Haziran

22 Haziran 2019

Günlerden cumartesi, sabah saat on buçuk gibi kalktım ve yine bilgisayar başına geçtim. Ne var şunda bilmiyorum ama kendimi saatlerce karşısında buluyorum. Hiç hoşuma da gitmiyor açıkçası. Bir yaz günü, yapılacak çok şey var aslında, hem de cumartesi günü. Bütün bir hafta şu iki günü bekle ama hiçbir şey yapma… Çok acınası cidden. Çok salağım cidden. Vakit öylesine hızlı geçiyor ki, aslında yaşamam gerektiğini, daha erken kalkıp bir şeyler yapmam gerektiğini bilmiyorum. Sürükleniyorum ve akışa karşı bir direnişim yok. Hiçbir şey yapmamak üzere sessiz modda takılıyorum. Öğleden sonra temizlik yaptım, bir arkadaş vardı, Antalya’dan gelecekti, hem onunla buluşacaktık grup olarak, hem de doğum günü olan bir arkadaşın doğum gününü kutlayacaktık. O kadar zaman kaybettim ki evde, ne yemek yedim, ne de zamanında onların yanına gidebildim. Aralarından bir tanesinin evinde, bana yakın olanın evine, bir arkadaşla birlikte metrobüs durağında buluşup gittik. Muhabbet güzeldi, eğlendik. Sonrasında dışarıya bir klübe gittik. İlk önce neredeyse kimse yoktu ama saat iki gibi dolmaya başladı. Sonrasında da zaten adım atacak yer kalmadı. Saat dört gibi oradan çıktık. Arabası olan bir çift beni evime kadar bıraktılar sağolsunlar. Eve varır varmaz pantolonumu çıkarıp yattım. Lenslerimi bile çıkaramadan uyumuşum.

Haziran

9 Haziran 2019

Çok sıkılıyorum, o kadar çok sıkılıyorum ki, içimden hiçbir şey yapmak gelmiyor. Yarın iş başı yapıyoruz ama iş yok, bu durum ne zamana kadar devam edecek bilmiyorum. Ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. İçimden bazen istifa edip başka bir işe girmek geliyor ama sil baştan tekrar bir şeyler için de koşturmak istemiyorum. Hayat çok monoton ilerliyor. Zevk veren neredeyse pek bir şey yok şu aralar. Bu yüzden de tek yaptığım spora gitmek, umarım istediğimi alırım. Zaman çok çabuk ilerliyor, lanet olsun… Önceden yapmam gerekenler diye bir listem oluyordu, son birkaç aydır ne yapmam gerektiğini bile bilmiyorum artık. Kendimi öylesine bırakmışım ki akışa, ne oluyor, ne olacak hiçbir fikrim yok.

Yalnız hissediyorum. Kendimi bırakmamın bir diğer nedeni de bu. Hiçkimse neden böyle yapıyorsun demiyor, neden bir şeyler yapmıyorsun da demiyor.

Mayıs

25 Mayıs 2019

Bugün kızın biri gevşek gevşek İngilizce konuşuyordu Nişantaşı’ndaki Rumeli Caddesi’nde. Dönüp baktım bir saniye için. Kafamı çevirdikten sonra içlerinden biri hakkımda İngilizce bir şeyler söyledi. Dönüp tekrar baktım ve ben de İngilizce şeyler söylemeye başladım. Neye uğradığını şaşırdı ikisi. Sonra da karşı kaldırıma geçtiler. Sanıyorlar ki toplumda sadece kendileri İngilizce biliyor. Kendini bilmez, tarzları varmış gibi takılıp da yüksekten bakan tipler var ya, onlar gibilerdi…

Mart

16 Mart 2019

Bu sabah saat yine sabah sekize doğru yola çıktım. Ofiste toplantı vardı ve bir hafta öncesinden belliydi. Sabah alarmım bir nedenden dolayı çalmadı, nedenini de anlayamadım. Eğer duyamamışsam durum kritik, muhtemelen her zaman olduğu gibi çaldı ve defalarca reddettim. Sekize yirmi kala hemen kahvemi yapıp termosuma koydum. Uzun zamandan sonra ilk defa duş almadan dışarı çıktım ve kendimi çok pis hissettim. Muhtemelen bir daha yapmayacağım. Apartmanın kapısından çıktığımda saat sekizi geçiyordu. Hızlı adımlarla metro durağına gittim. Metro – Marmaray – metro yaptıktan sonra ofise vardım. Bu kez erken gelmiştim, normalde füniküler – motor – otobüs yaptığımda kafadan yirmi dakika gecikiyorum. Metro ile gittiğimde de yerin altından gittiği için insanı bunaltıyor. Çareyi sabahları erken çıkıyorsam motor turu, geç çıkıyorsam Marmaray turu yapmakta buldum. İdeali bu. İnsan İstanbul’da yaşayınca ulaşımın optimizasyonunu yapmak zorunda kalıyor. Ofise gittiğimde daha erkendi ama ben hariç herkes oradaydı. Çay, kahvaltı falan derken zaten saati on yaptık. Toplantı kısmını anlatmayacağım, özel bilgi, lol. Öğlene doğru Özgü adında dört yaşında bir misafirimiz vardı. Annesi lobide otururken biz de projeksiyondan yansıyan ışıkla tahtada hayvanlar yaptık. Daha sonra ekipten bir arkadaşla tahtada zürafa, yılan, tavşan çizdiler. Aklıma çocuğum olsaydı, nasıl olurdu gibisinden sorular geldi. Çok ilginç bir duygu olmalı. Son aldığımız projeyle ilgili bir şeyler konuştuktan sonra dağıldık. Saat üç gibi yoldaydım. Hava güzel olmasına ve dönüş yolu olmasına rağmen motora ya da feribota binmek istemedim. Şişhane metrodan indikten sonra İsviçreli bir arkadaşımla, Galatasaray Lisesi’nin önünde buluştuk. Kitapçıdan çok eski olan bir kitabını, daha doğrusu ansiklopedisini, ciltletilmesini istemişti. Onu aldı, sonrasında kahve içmeye gittik. Ben içmedim, başka bir arkadaşla buluşmam gerekiyordu. Tam kahveciden çıkarken arkadaşım mesaj attı. Daha yeni uyanmıştı, eve gider gitmez onu aradım. Yaklaşık yarım saat kadar görüntülü konuştuk. Etrafı topla, çamaşırları yıka falan derken saat altı oldu. Diğer arkadaşı unutmuştum bile. Neyse, zaten mesaj atarım falan demiştim, o da bana mesaj atmadığına göre bir sorun yok. Akşam için beyaz noktalı, sevdiğim siyah gömleğimi giydim. Akşam yemeği yemek için Helvetia’ya gittim. Yemeğimi yedim, kahve ve bilgisayarda bir şeylere bakabilmek için EspressoLab’a geldim. Şu an da bu yazıyı orada yazıyorum. Saat on bir yönünde bir masa var ve resmen işgal etmişler. Sağ tarafımda da iki kız var, sanırım avukatlar, ellerinde kağıt kalem, savcılardan bahsediyorlar. Sanırım davaları çalışıyorlar. Sol tarafım da başı kapalı bacılarım var. Onlar da kınadan bahsediyorlar. Ne kadar boş insanlar ya, yani konuşabileceği tek konu kına, başka bir ortak noktaları yokmuş gibi. Ulan zaten kına yaparak saçmalamışsın, bir de gelmiş bahşediyor. Şu an da ARGE’den bahsediyorlar. Alla alla, ARGE mi? Hahaha, kucağa komik geliyor. Saat iki yönünde de iki yabancı sarışın var. Sanırım çiftler. Onlar da benim gibi Macbook’larını çıkarıp bir şeylere bakıyorlar. Eminim aynı dili konuşmuyorlar çünkü İngilizce konuşuyorlar, çat pat. Neyse onlar da ayrıldı şimdi. Etrafta bir tane barmen dolaşıyor, boşları topluyor. Ben de şimdi arkadaşımı bekliyorum. Şu masadan biri çıksa da ben de hemen kapsam yeri diyecem ama arkadaş geliyor olum, nereye gidiyorsun? Buradan sonra arkadaşlara mesaj atacağım. Bugün benden bu kadar. Yarın gün biraz daha iyi olacak gibi. Hava bugün güneşliydi, yarın da güneşli olacak. Umarım güzel bir gün olur.

Genel

4 Mart 2019

Günler çok çabuk gelip geçiyor. Bu haftasonu 3 hafta önce buluşmamız gereken fakat hava muhalefeti ve Viyana’dan gelen arkadaşımla buluşmak zorunda olduğumdan dolayı daha bu hafta buluştum. Saat iki gibi Eminönü’nde buluştuk. Kanada’daki bir arkadaşım için hediye almak istediğimi, bunun için Kapalıçarşı’ya gitmem gerektiğini söylemiştim. Onlar da birlikte gitmeyi kabul ettiler. Tramvaya binip Sultanahmet bölgesine gittik. Oradaki dikilitaşlara baktık ve sonradan Sultanahmet Camii’ne girdik. Ayakkabıları çıkartmak en kötü kısmı. Cami gezeceğimizi bilmiyordum. İçeri girip biraz dolaştıktan sonra dışarı çıkıp Ayasofya’ya gittik. Kendilerinin müze kartı olduğu için ikisi girdi, pek merakım olmadığı için ve giriş kartı alabilmek için uzun sıraya girmek istemediğim için ben dışarıda bekledim, onlar içeriyi biraz gezip geldiler. Yemek yemek için Kapalıçarşı’nın biraz aşağısındaki Virginia Angus’a gitmeye karar verdik. Bu arada da Kapalıçarşı’ya gidip hediye bakalım dedik. Tam içeri girdik, biraz dolaştık, yabancı bir arkadaşım bana mesaj attı. O da oradaymış. Benim de orada olduğumu söyledim, hatta arkadaşlarımın da yanımda olduğunu söyledim. Bir yerde buluştuk ve birlikte yemek yemeye gittik. Lezzetli bir burger yedikten sonra füniküler kullanarak İstiklal Caddesi’ndeki Türk Alman Kafesi’ne gittik. Üst kat dolu olduğu için oradan çıkıp yeni açılan EspressoLab’a geçtik. Kahvelerimizi yabancı olan arkadaşım ısmarladı. Saat sekiz buçuğa kadar konuştuktan sonra ben eve geçtim, onlar da metro ile evlerine, yabancı olan da metro ile Taksim’e geçti. Saat dokuz buçuk gibi de davet edildiğim housewarming partisine katıldım.

Şubat

7 Şubat 2019

Sabah kalkıp işe gittim, saat yedi buçuk civarı İstiklal Caddesi’ndeydim. Yemek yemek için her zaman gittiğim bir restorana gidip mantarlı et sote ve yayla çorbası aldım. Yukarı katta yemeğimi yedikten sonra eve gidip bilgisayarın karşısına geçtim. Saat on civarı karnımda bir ağrı hissetmeye başladım. Geçer dedim ve bilgisayara bakmaya devam ettim. Sonra saat on bir gibi biraz daha ağrımaya başladı ve saat on ikide öyle bir ağrı hissetmeye başladım ki yerimde duramıyordum. Üstümü değiştirip acile gideyim dedim ama sonra nasıl gideyim, taksiye atlayıp gitsem olur ama doktor illaki reçete yazacak ve ben de nöbetçi eczane bulmak için taksiciye yolu tarif edeceğim, bu acıyla çok iş yani. Neyse biraz daha kıvrandıktan sonra kıvama geldim ve yan tarafta kalan arkadaşa mesaj attım. Sağolsun o da beş dakika sonra yanıma geldi. Birlikte taksiye atlayıp Taksim’deki hastanenin aciline gittik. Önümüzde dört kişi vardı ama giren çıkmıyor gibiydi. Ağrım o kadar şiddetliydi ki, yerimde duramıyordum. Oturduğum zaman da dik oturup hamile kadınların bebek doğururkenki nefes alıp vermesi gibi nefesimi alıp veriyordum. Daha önce hiç böyle bir şey olmamıştı sanırım. Sıra bana geldi, doktor ilk başta ne yediğimi sordu. Tam mantar et sote diyecektim ki mantar dedikten sonra “bu benim için yeterli” dedi ve kağıda bir şeyler yazdı. Serum ve bir de kan sayımı yazmış. Kan için yan taraftaki yere geçtik hemen, kan yolu açtı ve kanımı aldıktan sonra biraz ilerideki odaya yönlendirdiler. Gözlem odası gibi bir yer. İnsanlar sedyelerde oturmuş, serumlu bir şekilde bekliyorlardı. Hemşireye reçeteyi verip uygun olan bir sedyeye oturdum. Cidden durumu benden kötü olan yaşlı biri vardı, sanki ölüme yaklaşmış gibiydi, akrabaları yanında bekliyordu. Onun hemen yanındaki sedyeye yattım ve bekledim. Getire getire küçük bir serum getirdiler, ben de büyük bir şey bekliyordum. Umarım bu deterjanlarda olduğu gibi yoğunlaştırılmış bir serumdur dedim, çünkü cidden fazla ağrım vardı ve bir an önce kurtulmak istiyordum. Arkadaşım biraz dışarıda olacağım, iki dakikaya dönerim dedi ama geri gelmedi. Biraz garipsedim açıkçası, ben olsam orada ne olursa olsun beklerdim. Sonuçta hemşirenin serumun ne zaman biteceğini söylediğini duydu. Serum bitti, hemşire bana doktoru görmem gerekdiğini söyledi. Bir yandan damar yolu açılmış kolumu düz tutmaya ve hemşirenin verdiği kağıdı tutmaya çalışırken, diğer taraftan da benim ve arkadaşım ceketini, beresini almaya çalıştım. Neyse dokturun oraya gittim, dışarıda telefona bakıyordu, bir yandan da bir şey içiyordu. Beni görür görmez hızlı adımlarla içeri geldi ve daha orada olacağımı düşündüğünü söyledi. Doktorun yanına gittik ve doktor kanımda bir şey olmadığını, yani mantarın süresinin geçmemiş olduğunu söyledi ve rahatladım. Ama hala bir karın ağrısı hissediyordum. Doktor onun bir yarım saate geçeceğini, bir sorun olmayacağını söyledi ve reçete yazdı. Damar yolumu çıkartırım taksiye bindik ve Taksim Acıbadem Hastanesi’nin oradaki eczaneye gittik. Eczacı kapıyı kapatmış, kapıdaki küçük gözden reçeteyi alıp ilacı veriyor. Taksici de buraların hiç güvenli olmadığını o yüzden eczacının tedbirli olduğunu söyledi. “Ulan ne iğrenç bir şehir, şehrin merkezinde insanlar bunu yapıyorsa” dedim kendi kendime. Eve geçtik ve arkadaşıma çok teşekkür ettim. Gelince de arkadaşımla telefonda konuştum. Çok merak etmiş beni, onunla da biraz konuştuktan sonra uyudum. Ertesi gün için doktor rapor vermişti, o yüzden gece geç saatte yattım biraz. Zaten eve geldiğimizde saat üç buçuktu, ben de dört gibi yattım işte.

Ocak

15 Ocak 2019

Bugün nüfus müdürlüğündeki işlerimi halledebilmek için işe gitmedim. Ondan önceki gün müdürlükten randevu almadan önce patrondan izin aldım. Sabah yedi buçuk gibi kalkıp duşumu aldım ve sekiz yirmi gibi yola çıktım. Halletmem gereken üç iş vardı: yeni kimlik çıkarmak, yeni sürücü belgesi çıkarmak ve ikametgah değiştirmek. İlk iş kimlik kartını çıkartmak oldu, çünkü çok fazla bir şey gerekmiyordu, gayet basit ve kolaydı. Binaya gittiğimde kapıda çok fazla kişinin beklediğini gördüm. Saat tam sekiz otuz değildi, o yüzden bekliyorlardı. Sekiz yirmi dokuzda bile kapıyı açmadılar. Yukarı çıkıp numaramı aldım ve sıramı bekledim. Randevum sekiz otuzdaydı ama beni sekiz kırkta aldılar. Bir dakikayı bile önemseyen insanlar, beni on dakika geç almışlardı. Parmak izimi aldıktan sonra bana geçici bir kimlik belgesi verdi ve halihazırdaki kimliğimi bir kaç yerden deldi. Elime bir kağıt verdi ve yan taraftaki şefe imzalatmamı söyledi. O şef de sürücü belgesine bakan bölümün şefiydi. Biraz bekledim ve sohbetlerini dinledim. Prenses isimli bir tatlıdan bahsediyordu övüne övüne. Ben de sohbete girdim ve bana anlatmaya başladı. İnsanları bilirsin, sevdikleri şeyleri anlatabilecekleri birilerini bulduklarında bütün ilgilerini o kişiye verirler. Oradan çıkıp sağlık raporu almak için Taksim’deki devlet hastanesine gittim. Alt katta bir kadın vardı ve sürücü belgesi yenilemek için sağlık raporu almak istediğimi söyledim. Bana iki yüz liraya mal olacağını, özele gitmemi önerdi. Çok şaşırdım ama haklı olabilirdi. Heyetten sözetmişti, belki de herkesten bu kadar para alıyorlardı. Oradan çıkıp annemi aradım ve kan grubumla ilgili bir iki soru sordum. Sonra da Acıbadem’i aradım. Bana yardımcı olamadılar. Metroya binim Şişli’de indim ve Akatlar’daki aile hekimime gitmek için otobüs bekledim. Hava soğuktu ve otobüs de bir türlü gelmedi. Belki de bir öncekini kaçırmıştım. Yarım saat sonra bir tanesi geldi ve bindim. Tam da aile sağlığı merkezinin önünde indim. Aynı şeyleri tekrar anlattım ve oradaki görevli benim buraya kadar gelmeme gerek olmadığını söyledi. Ben de aile hekimimi nasıl değiştirebileceğimi sordum, internetten yapabileceğimi söyledi ve siteyi gösterdi. Bir hasta adamın yanında yaşlı bir kadın vardı. Devletin bu sistemiyle ilgili bir şey söyledi ve yanındaki adam da araya girip şükretmesini bilin, devlet size sağlık hizmeti veriyor işte şeklinde bir şey söyledi. Belli ki AKP’liydi, pek bulaşmadım ama teyze iyi bulaştı adama. Sesi duyan doktor yanımıza geldi ve benim işimin çok olmadığını anlayınca beni sıradan aldı. İçeri girip bir fotoğrafımı çektikten sonra dışarıdaki formu doldurmam gerektiğini söyledi. Dışarı çıktım ve formu doldurmaya başladım. Formdaki cevapların hepsi neredeyse Hayır’dı. Formu doldurdum ve görevliye verdim, doktor yaşlı kadını içeri almıştı, dışarı çıktıktan sonra benim işaretlediğim formu aldı ve “bu adama mı şimdi sağlık raporu vereceğim” dedi. Şaşırdım. “Son yazana bir bak bakalım” dedi. En son kısımda “iki gözüm de iyi bir şekilde görüyor” yazılmış ve ben yukarıdaki bütün sorulara hayır işaretlediğimden buna da hayır’ı basmışım. Bu soruya herkes düşmüş, ben de düştüm. Normalde her soruyu okurdum ama acelem olduğu için birden işaretledim hepsini. Bu şekilde bir çıkış yapmasına sinirlendim ve düzelttim o kısmı. Görevli adam bana dönüp bunu doktora imzalatmanız gerekiyor dedi. Dışarı çıktım, bi baktım ki doktor dışarıda AKP’li adamla sigara içiyor. Kendi kendime dedim ki “ulan bu adam bana bu adama mı sağlık raporu vereceğim değil miydi?”. Gittim yanına, dedim ki “doktor bey, sigara mı içiyorsunuz? Ben sigara içen bir doktora sağlık raporumu imzalatmam” dedim. Zuhahaha. Ayrıca “o maddenin üstündeki diğer maddeleri okumamış olsaydım Hayır’a işaret koymazdım” dedim. Yanındaki adam “sen sigara içmiyor musun?” dedi. “Şimdiya kadar ağzıma bile almadım” dedim. Neyse, doktor imzaladıktan sonra kızıyla ilgili bir şey sordu bana. Oradan ayrıldım, yarım saat beklediğim otobüse ilk defa bu kadar kısa süre bekledim. Oradan Levent’e geçtim ve metroyla Taksim’e. Koştura koştura nüfus müdürlüğüne geçtim. Görevli polisti, evraklarıma baktı ama yatırmam gereken paranın az olduğunu söyledi. İnternetten, hem de Gelir İdaresi Başkanlığı’nin kendi sitesinden yatırmıştım parayı, kredi kartıyla, nasıl az olabilir? dedim. O da bana PTT’e iki lira daha yatırmam gerektiğini söyledi. Neyse, oradan ayrıldıktan sonra Türk Alman Kafe’sine gittim ve bir Berliner bir de şekerli bir çörek aldım, Dexter’in evine gittim. Çok hastaydı, gece öksürmekten uyuyamamış. Birlikte biraz konuştuktan sonra Avusturya Hastanesi’ne gittik. Doktor domuz gribi olabilir dedi ve bize hemen teste gönderdi. Burnuna bir kulak çöpü gibi bir şey sokup çıkardı laboratuvardaki adam ve dışarıda bekledik. Bu arada ben de Karaköy’deki PTT’e gittim ve parayı yatırdım. Döndüğümde Dex hala orada bekliyordu. Sonucu aldık ve doktorun yanına gittik, doktor da bir sorun yok dedi. Sadece dinlenmesi gerektiğini ve toplu alanlardan uzak durması gerektiğini söyledi. Spora da gidemeyecekti. Oradan çıktıktan sonra Galata’daki eczaneye gittik ve ilaçları aldık. Hemen karşısındaki Migros’a geçtik ve bir şeyler aldık. Eve kadar taşıdım ve sonrasında poşetleri ona verdim. Kendi evime geçip kira kontratının aslını aldım. Nüfus müdürlüğüne gittim tekrardan ve polis memur bu kez işimi tamamladı. Oradan da İstiklal’deki notere gittim. İlk önce ne kadara mal olacağını sordum. Veznedeki abimiz doksan yedi lira olduğunu söyledi. Göze aldım ve işlemi yaptırdım. Koştura koştura yine müdürlüğe gittim. Sıra için numara almaya çalıştım ama daha önceden aldığım için numara vermedi. Ben de o kısmın şefinin yanına gittim. O da beni oradakilerden birine gitmemi söyledi. Hemen karşı masasında oturuyorlardı. Hemen araya girdim, işimi hallettirdim ve eve döndüm. Biraz uzandıktan sonra çok yorgun olduğumu farkettim. Dexter’e yazdım ve bana kustuğunu söyledi. Ona götürmem gereken şeyleri aldım ve hemen yanına gittim.

Aralık

12 Aralık 2018

Sabah herhangi bir şey söylemeden çıktım. Bu kez beni Yenikapı’dan erken alacaklar diye biraz da acele ettim. Arabayla iş yerine geçtik. Karnımda bir şişlik, rahatsızlık vardı. Son zamanlarda daha fazla oluyordu. Gün içerisinde hiç mesaj atmadım. Kendi bena bir iki haber linki gönderdi. Hemen okumadım, biraz zaman geçtikten sonra okudum. Mesajını bekliyormuş gibi yapmak istemedim. Bir müddet sonra yazdım. Bugün spora erken gidebilir misin diye yazdım. O da bir müddet sonra sinemaya gitmek isteyip istemediğimi sordu. Evet dedim. Keşke demez olaydım.

İşten yine biraz geç çıktık, trafiğe takıldık. Taksim’de inip bir restoranda yemek yedim, bankadan biraz para çekip diğerine yatırdım ve eve gittim. Eve giderken beni aradı ve nerede olduğumu sordu. Sonr da saat ona çeyrek kala sinemaya gideceğimizi, arkadaşının biletleri aldığını söyledi. Eve gittim ve biraz dinlendim. Sonra sinemaya gitmek için yola koyuldum. Demirören’in önünde kendilerini aradım, nerede olduklarını sordum ve yolda olduklarını söylediler. Yukarıda beklediğimi söyledim ve üst kata çıktım. Sinemanın önünde biraz Instagram’a bakarken geldiler ve sinema salonuna geçtik. Hangi filme girdiğimizi bilmiyordum ama tahmin etmiştim. Ölümcül Şehirler adında bir filmdi. Yaklaşık üç saat boş bir filmi izledik. Evet dediğime işte bu yüzden pişmandım. Film arasında ve eve giderken pek de tadımın olmadığını arkadaşı anladı. Sonra eve geçtik ve pek konuşmadık. Ben yatağıma geçtim, o da telefonla bir şeyler yapıyordu. Sonra da uyuyakalmışım.

Kasım

3 Kasım 2018

Günlerden cumartesi. Bugün SAP ile ilgili bir firma için iş görüşmesine gittim. Sabahın kör saati olan yedi buçukta uyandım ve duşumu aldım. Ev arkadaşım bana sağolsun kahve hazırlamış ve bir kruvasanın arasına kaşar koyup masanın üzerine bırakmış. Duş altıktan sonra farkettim. Hemen yiyip onun da yanağından öpüp çıktım evden. Kullanığım uygulamaya göre bir buçuk saat sonra orada olabiliyormuşum. Metro, Marmaray ve tekrar metro yapmam gerekiyordu. Bir önceki gidişimde on onbeş dakika gecikmiştim, bu gidişimde geç kalmamam gerekiyordu. Şirketin ortaklarından bir tanesi ile görüşme yapacaktım. Neyse, ben biraz geciktim. Yaklaşık 10 dakika kadar. Haftasonu olunca ofiste kimse olmuyormuş. Sekizinci kattaki ofis girişinde bekledim (üçüncü katta da ofisleri var ama sadece çalışma için kullanıyorlar) Biraz bekledim, gelen geçen kimse olmadı. Vakit geçiyordu, içeriden de sesler geliyordu. Belki çalışıyorlardır, müsait olunca bitirler herhalde dedim. Biraz daha bekledim ama baktım bitirmeyecekler gibi. İnsan hiç mi o arada mola vermez de mutfağa geçmez? Birini gördüm ve Fatih Bey’i beklediğimi söyledim. O da hemen kendisine haber verdi. İçeri girdiğimde Fatih Bey bana tam da beni arayacağını söyledi. Güleryüzlü biriydi, biraz konuştuk ve kendimi yakın hissettim, tıpkı bir önceki işimde olduğu gibi. Kendi açısından görüşmenin olumlu geçtiğini söyledi. Benim açımdan da olumlu geçmişti. Fakat ücret konusunda biraz şaşırdım. Tamam, SAP’i bilmiyorum ama süreçler konusunda da sıfır sayılmam. Verdiğim ücreti biraz yüksek bulmuşlar ama bir şeyler yapacağını söyledi. Bilmiyorum artık. Oradan çıkıp metroya kadar gittim. Yol o kadar uzun sürdü ki, buna değer mi demeye başladım. Tabi burası sadece ofis, biz müşterilere gidecektik. Onlar da kim bilir nerede? Bana Fatih Bey İBM gibisinden bir şeyler söyledi, bir modüldü sanırım ama tam olarak ne olduğunu anlayamadım. Eve gelip arattım ama bir şey bulamadım. Arkadaşıma sorarım artık dedim.

Ekim

24 Ekim 2018

Son bir aydır sabah erkenden kalkamıyorum. Epey bir erkenden kalkmayı o kadar çok istiyorum ki. Fakat işte olmuyor, geceyarısında yatağa girip bilgisayarda dizi izleyince saat ikiyi iki buçuğu buluyor. Böyle de olunca erken kalkamıyor insan haliyle. Kahvaltı olarak bir bardak sütlü kahve, çilek ve cornflex’li meyveli yoğurt (yoğurtta zaten meyve var, bu neyin lüksü) ve muzlu süt vardı. Türk usulü adam gibi kahvaltı edemiyorum. Ev arkadaşımın saat ikide Skype üzerinden iş görüşmesi vardı. O iş görüşmesine katılırken ben de dışarıya çıkıp mahkemenin sonucuyla ilgili bilgi almaya gittim. Gittiğim ilk yer Şişli Nüfus Müdürlüğü’ydü. Görevlilerden bir tanesine durumumu anlattı ve bana bir alt kattan arkadaşların yardımcı olabileceğini söyledi. Alt kata gidip sıramı bekledim ve oradaki görevli de İstanbul Adalet Sarayı’na gidip nüfus müdürlüğüne sormam gerektiğini söyledi. Aldım başımı gittim adliyeye. O kadar büyük bir yer ki insan kendini kaybeder. Girişte çantamı aradılar. Ekran başındaki adam bağırıyor “abi çantayı kontrol et, içinde çok fazla kablo var”. Vay amk. Bilgisayarı da çıkarmıştım hani. Çantamı açtım ve ne varsa çıkardım. O kadar çok şey vardı ki ben bile inanamadım. Neyse. Görevlinin birine nüfus müdürlüğünün nerede olduğunu sordum. Beşinci katta olduğunu söyledi. Yine aldım başımı gittim beşinci kata. Oda numarası 502. Ara ara ara yok. Güvenlik görevlisine sordum nerede olduğunu. Adam sağolsun gösterdi yeri de öyle buldum. Odaya girmeden önce biri dışarı çıktı. Adam tıslıyordu, muhtemelen hastaydı. İçeri girip sorumu sordum. Kafam o kadar dağınık ki, kadının dediğinin yarısını anlamadım. Beni başka bir yere yönlendirdiler, oraya gittim ve durumu yine anlattım. Yazı işleri müdürü bana durumu, ne olması gerektiğini ve nelerin yapılacağını güzelce anlattı. İki hafta sonra tekrar gelmem gerektiğini, sonucu aldıktan sonra da gazetede ilan verebilmek için iki yüz lira yatırmam gerektiğini söyledi. Kadın kırmızı ruju ve elbisesiyle iyi görünüyordu. Teşekkür ettikten sonra dışarı çıktım, bir banka oturdum. Kütüphaneye hangi vasıtayla gitmem gerektiğine baktım. Yanlış çıkıştan çıktım ve sırtımdaki ağır çantayla yürümeye devam ettim. Oradan Cevahir’e kadar yürüdüm. Sırtımdaki yük artık ağırlaşmaya başladı ve eve mi gitsem diye düşündüm. Cevahir’e gitmeden önce esnaf lokantasına gidip yemek yedim. Masadaki bir kadın bir erkek yemeklerini bitirmiş güzel güzel sohbet ediyorlardı. Şu öldürülen gazeteci Kaşıkçı’nın olayıydı konu. Ben de dahil olduktan sonra konu konuyu açtı ve yemeği yedikten sonra aldım başımı yine gittim. Tam metro durağına varacakken bir de Migros’a gideyim dedim. Oradan Dexter’ın sevdiği kurabiyelerden aldım, çantaya attım. Şişhane metrosundan çıkarken mesajını gördüm ve aradım. Kapalı Çarşı’ya gitmiş arkadaşıyla. İyi, evde kimse yok. Eve vardım ve bilgisayarımı açtım. Tam tuvalette telefonumdan haberlere bakacakken merdivenlerden ayak sesi geldi ve tak tak tak. Aha, kapıyı çalışıyor. Gelecek başka zaman bulamadın mı abla ya? Tuvaletten “geliyorum 1 dakika” diye bağırdım. Ellerimi yıkadım ve kapıyı açtım. Alt komşunun altı gelmiş, evini su basmıştı bizim yüzümüzden, kadına az para teklif etmişler kadın beğenmemiş. Tamam da abla bunun bizle ne alakası var ya! Bir alttaki komşumuz almış parayı kendileri de evlerini istedikleri gibi tamir ettirmişler. Zaten evlerinin şeklini değiştireceklermiş, bu da onlara kısmet olmuş. Bu arada altı bin lira vermişler, kendisine de bin beşyüz lira teklif etmişler. Henüz kabul etmemiş, gelmiş kapıma. Abla, bütün bu olaylar olurken sen neredeydin? Aradan üç ay geçmiş, gelip benim kapımı çalıyor, bana az para teklif ettiler diyorsun. Tamam, haklısın, ben de istemezdim böyle olmasını ama kaza işte, napalım oldu bi kere. Neyse ablam sanki benden para istemiş de vermemişim gibi boynunu büküp gitti. İçim akşam akşam bir garip oldu. Neyse kapıyı kapatıp bilgisayarın başına geçtim. Vakit o kadar hızlı geçiyor ki… Dex geldi ve biraz konuştuk. Görüşmesi iyi geçmiş. Spora gidip gitmeyeceğimi sordu. Gidecem ama geç gidecem dedim. Şimdi de oturmuş bunları yazıyorum. Birazdan hazırlanıp spora gitmem lazım. Fazla geç kalmak istemiyorum, daha tıraş olmaya gidecem berbere. Yarın SAP ile alakalı bir iş görüşmesine gideceğim. Bakalım ne olacak.

Bu günün dersi:
Akılsız başın cezasını ayaklar çeker.

Ağustos

31 Ağustos 2018

On buçuktaki görüşme için sabah erkenden kalktım. Duşumu aldım, kahvemi yaptım ve dolaptan meyveli yoğurtumu çıkarıp salondaki masanın üzerine koydum. Yoğurttan biraz yedikten sonra üstümü giyinmeye başladım. Erken olduğunu biliyordum ama erkenden orada olmak istedim. Kahvemin de bir kısmını içtikten sonra yola çıktım. Saat dokuz elliydi. Otobüs aşağıdaki büyük caddeden geçiyordu, sokakların arasından kayarak takım elbisem ve gözlüğümle insanların bakışlarını üzerime çekiyordum. Durakta biraz bekledikten sonra otobüs geldi. Yaklaşık bir on beş dakika sonra tam da gideceğim yerin önünde indim. Saate baktım ve çok erkenden geldiğimi gördüm. Etrafta dolaşayım bare dedim ve saçma sapan bir yere yürümeye başladım. Sonra geri dönüp içeri girdim. Meğer orası şirketin iş yapan yeriymiş. Resepsiyondaki bayana iş görüşmem olduğunu söyledim. O da yanlış bina olduğumu, asıl binanın hemen arka tarafta olduğunu söyledi. Yavaştan oraya doğru gittim. Birkaç insanı görünce acaba orası mı diye biraz onlara doğru gittim. Görevlilerden biri bana nereye gitmek istediğimi sordu ve beni garajın girişindeki kulübeye gönderdi. Nedense bu kulübeyi oradan geçerken görmemiştim. Arka taraftan geldiğimi, girişin aslında diğer tarafta olduğunu söyledi. Kimliğimi verdi ve bana gideceğim yolu tarif etti. Neyse, resepsiyona ulaştım. Beni insan kaynaklarından biri karşıladı. “Yaklaşık kırk kırk beş dakikanız var mı test için?” dedi. “Evet, var” dedim. Beni bir odaya götürdü. Oda internet kafe gibiydi, yan tarafları kapalı masalarda bilgisayarlar, bilgisayarların önünde de bir şeylere tıklayan insanlar vardı. Ekranı güzel olan bir bilgisayar seçtim ve oturdum. Bana neler yapmam gerektiğini söyledikten sonra görevli gitti. İlk önce kendi sistemlerinde CV’mi doldurdum. Normalde bunu bizden oraya gelmeden önce isteyebilirlerdi. Doldurduktan sonra test aşamasına geçemedim, ekran hata verdi. Resepsiyona gittim ve bana görevlinin birazdan orada olacağını söyledi. Görevli geldi, bilgisayarda bir şeyler yaptı, olmadı. Yandaki bilgisayarı denedi, birkaç hata aldıktan sonra test ekranı çıktı. Ceketimi aldım ve yan tarafa geçtim. İyi bir izlenim değildi açıkçası. Testin ilk etaplar kolaydı ama daha sonradan zorlaşmaya başladı. Tamamladıktan sonra odadan çıktım ve aynı kadın odadan salona doğru benim ismimi çağırdı. Koridordan geçerken buradayım dedim. İki sandalye bir masanın bulunduğu odaya geçtim. Bir süre sonra da insan kaynaklarından başka biri geldi. Bana emaili atan kişiydi. İşi konuştuk, güzel bir konuşmaydı ve bana neler yapmam gerektiğini söyledi. Bu durum hoşuma gitti, başka bir yerde bunu yapmıyorlar. Çıkmadan önce bir sonraki görüşmenin olacağını söyledi. Oradan ayrıldıktan sonra yine arka taraftan çıktım ve aradım. “Şimdi mi gidiyoruz, yoksa eve geldikten sonra mı?” bana, “takım elbise var ve hava çok sıcak” dedi. “Tamam, eve geliyorum o zaman” dedim. Biraz ilerideki duraktan otobüse bindim ve yine o büyük caddenin bir kısmında indim. Yukarı doğru dik yokuşta tırmanırken eski bir ev ve önünde bir incir ağacı gördüm. İlk önce fotoğraf çektim, sonra bir de ağaçla çektim. Tam ikinci fotoğrafı çekiyordum ki önümden bir araç geçti ve adam bana bir şeyler söyledi. Duymamıştım, kulaklığım vardı. Aldırmadan tırmanmaya devam ettim. Eve geldim ve üstümü çıkartıp rahatladım. Sonra dışarı çıktık.

Ağustos

12 Ağustos 2018

Gece saat iki gibi yattım, sabah on gibi uyandım. Telefonuma uzandım ve gündemde neler olmuş bitmiş, daha doğrusu döviz ne alemde bakmak istedim. Haberler her zamanki gibi iç açıcı değil, Türk Lirası almış başını yerin dibine doğru gidiyor. Daha ne kadar düşecek herkes gibi ben de merak ediyorum. Ülkenin durumu çok vahim. Sabah kahvaltımı yapmak için mutfağa gittim. Kendimize yulaflı sütlü kötü bir şey yaptık. Daha önceden de yediğim için tadının ne kadar berbat olduğunu biliyordum ama ne yapayım, o seviyor, daha doğrusu yiyebiliyor. Masaya oturduk, bir yandan haberlere bakıyor bir yandan da tabağımızdaki bir an önce bitmesini istediğim şeyleri yiyorduk. O hemen silip süpürdü, her zaman böyle, hemen yiyip masadan kalkıyor ya da telefonundan haberlere bakıyor. Bense hep geriden geliyorum. Çok mu yavaş yiyorum acaba diyorum kendime. Ama yok, insanlar çok hızlı yiyor, hızlı yememeleri gerektiğini bilmelerine rağmen. Yarınki iş mülakatına hazırlık yapmam gerekiyordu. Önce takım elbisemi kontrol ettim. Gömleğimi çoktan yıkamıştım, sadece ütülenmesi gerekiyordu. Ütüyü ve ütü masasını salona çıkardım, kendi gömleğimi ve onun gömleğini ütüledim. Ütü yapmayı sevmiyor, bilmiyorum nasıl yapacağız böyle… Tişörtlerini, gömleğini ve şortlarını ütüledim. Bu arada arka planda, canımız sıkılmasın diye Spotify’da yaz hitleri adlı çalma listesini açtım. İlk bir iki şarkı gayet iyiydi, sonra saçma sapan Türkçe parçalar çalmaya başladı. İnsanlar bunları mı dinliyor ya dedim. Aşırı saçma, müzik kulağı olan insanı hayattan soğutacak derecede berbat şeyler yapılmış ve ortaya sunulmuş. Hayatımda bu kadar kötü müzikler duymamıştım. Ülkenin müzik kültürü bile yerlerde sürünüyormuş, devamlı yabancı şarkı dinlediğim için ülkenin müzik kültürüne uzak kalmışım belli ki. İnsan “nerede o eski doksanlar” diyor. Saçma sapan insanlar çıkmış, şarkı söylüyorlar ve işin ilginci insanlar da bunu dinliyor. Allah’ım, ne hale gelmiş ülke. Çok yazık gerçekten. Bir de şu siyahi arkadaşların yaptığı müzikleri sevmiyorum. R&B değil onlar, başka bir şey kesinlikle. İçlerindeki nefreti, saçma sapan düşüncelerin hepsini biriktirip alt alta yazmışlar, sonra da bir tını eşliğinde hızlı hızlı söylüyorlar. Resmen kulaklarım kanadı. Neyse… Biraz dinlendikten sonra saç tıraşımı yapmak için banyoya gittim. Yaklaşık beş ya da altı yıldır kendi saçımı kendim tıraş ediyorum. İçten içe biraz inat ettim sanırım. Etrafı biraz temizledikten sonra onunla biraz konuştuk. Eleştirilmeyi hiç sevmiyor, benim ona söylediğim her şeyin, onun yararına olduğunun farkında değilmiş gibi davranıyor. En iyisi mi kendi haline bırakmak, hiçbir şey söylememek gibi. Kendi aklı var, kendi kararlarını alabilir ki bu yaşa kadar zaten kendi kararlarıyla ayakta durmuş. Çok inatçı ama. Hayatımda bu kadar inatçı kimseyi görmedim diyebilirim. Söylediklerimi hep yanlış anlıyor, aslında yanlış yere çekmeye çalışıyor, haklı çıkabilmek için. Kendi de biliyor aslında haklı olmadığını ama ne diyeyim. Şimdilik bu şekilde devam edeceğim. Pek bir işine karışmayacağım.

Bugün şunu öğrendim, ikisi de aynı kapıya çıkıyor aslında:
“Sana sorulduğu takdirde fikrini söyle. Aksi halde seni dinlemeyecekler.
“Dinleselerdi, fikrini sormaz, her dediğini önemserlerdi”

Ağustos

1 Ağustos 2018

Erken bir saatte kalktık. Aslında ben ona nazaran biraz geç kalktım, ayaktaymış bir-bir buçuk saattir. Yaptığımız ilk iş banyonun fotoğraflarını çekmek oldu. Banyodaki gereksiz eşyaların çoğunu çıkarıp fotoğrafları çektik. Çektik ama istediğimiz gibi, yani dergideki gibi çıkmadı. Dergide kullanılan fotoğraf, geniş açılı bir lensle çekilmişti, aynı açıyı yaklayabilmek için çok uğraştım. Bir kaç tane güzel fotoğraf çekip bilgisayara yükledik. Saat iki gibi hazırlanmaya başladım. Birlikte onun gittiği The Marmara Oteli’nin havuzuna gidecektik. Hazırlanmam resmen kırk dakika sürdü. Aslında yaptığım bir şey yok ama ıvır zıvır işler yüzünden hep zaman kaybettim. O da hazırlandıktan sonra evin kapısını kitleyip dışarı çıktık. Tam apartmanın kapısından çıkmıştım ki güneş gözlüğümü almadığımı farkettim. Geri dönüp gözlüğümü aldım ve yola koyulduk.

Otelin havuzu aslında beklenildiği kadar büyük değil, küçük de değil. Hani havuz, otel falan diyince en az bir yarım olimpik bir havuz bekliyor insan ama öyle değil. Yarı olimpik havuzun da üçte ikisi kadar büyüklükte. Neyse, zaten kendi de ben de havuza girmeyi sevmiyoruz. Şezlonglarımızı kenara çekip güneşin tadını çıkardık. Ara sıra konuşuyor, sonra o sessizliğe gömülüyor, ben de sabırsızlıkla okumayı beklediğim Fahrenheit 451 isimli kitabı okudum. O kadar zamandır elimdeydi ki, elimdeki kitaplar bitsin, ona başlayacağım diye diye bu zamana kadar beklettim bu şaheseri. Dışarıdaki sesten rahatsız olup kulağıma kulaklıklarımı taktım. Bir yandan klasik modern müzik dinlerken bir yandan da kitap okuyordum. İşi bıraktıktan sonra aslında tatil yaptığımı ilk o an farkettim. Sanki bu zamana kadar sadece yaşıyordum.

Havuzun kenarında oynayan iki Alman çocuk vardı. Anneleri de bizim şezlongun hemen yanındaki şezlongu gölge bir yere çekmiş kitap okuyordu. Çocuklar, diğer çocuklar gibi bağıra bağıra etrafta koşuşturmuyor, uslu uslu aralarında şakalar yaparak oynuyorlardı. Bir süre sonra anneleri de havuza girdi ve yüzmeye başladılar. Sanırım Almanları, Almanca’yı seviyorum. Kafa yapımın da öyle olduğunu söylerler. Saat altı gibi yemek yemek için Cihangir’e gittik. Öncesinde bir mağazaya girip protein tozu aldık. Cihangir’de, köşe başında duran pastaneye girip iki sandviç iki kola zero istedik. Siparişimiz şipşak hemen geldi. Spora gideceğimiz için ağır yemek yiyemezdik. Atıştırdıktan sonra otele geri döndük. Üstümüzü değiştirdik ve fitness salonuna geçtik. Bugün salon kalabalıktı. Daha önce de bu saatte gelmiştik ama bu kadar kalabalık değildi. O, kendi hareketleri yapmaya başladı. Ben de koşmaya başladım. Koşmak iyi geliyordu, daha fazla koşmak istedim ama vücudum spor yapmadığı için pek dayanamadı. Salonda hangi hareketleri yapmam gerektiğini de bilmediğim için önceden bir fitness sitesinde bulduğum başlangıç seviyesi hareketleri denedim. Ağırlıklı olarak kol çalıştırıyorlardı ama bir harekete gelince kollarımın kaldırmadığını farkettim. Sonrasında mide hareketleri yaptım ve saat dokuzu on beş geçe gibi salondan çıkıp duşumuzu alıp evimize gittik. Giderken bir şeyler yememiz gerektiğini, sandviçle günü geçiştirmememiz gerektiğini söyledim. Eve gelince bana hemen bir salata tabağı ve iki dilim ekmek üzerine sürülmüş krem peynir ve tütsülenmiş ince somon balığı hazırlamış. Tabu bu arada da ben de onunla ilgili olan işleri hallediyordum. İşlerimizi bitirince masaya oturup yemeklerimizi yedik. O somon sandviçler çok lezzetliydi!

Şu an ise yatağa uzanmış bu yazıyı yazıyorum. Yarın bir iş görüşmesi var, Skype üzerinden. Şu an masada, ellerinde kağıtlar ona hazırlanıyor. Umarım her şey istediği gibi geçer. İyi geceler!

Temmuz

29 Temmuz 2018

Gece biraz geç yattım, aklımda cevapsız sorular dolaşıp durdu. Bunlarla neden vakit harcıyorum bilmiyorum. Halbuki yapmam gerekenleri biliyorum.

Mayıs

30 Mayıs 2018

Dün hava kapalıydı, bugün ise güneşli. Dizimin biraz üzerinde kalan şortumu giyip dışarıda dolaşmak için güzel bir gün gibi görünüyor. Biraz rüzgar var, üşür müyüm acaba? Binaların kenarlarından yürürsem üşümem belki. Sabah kahvaltıda, dün aldığımız kruvasan vardı, reçel ve kahvenin yanında iyi gitti. Biraz telefondan haberlere göz attım ve vazgeçip kapattım. Şu an ise oturmuş bu cümleleri yazıyorum.

Güzel bir gün, güzel bir yaz… İş arama çabalarına yavaş yavaş girdim, hatta dün bir saat süren bir iş başvurusunu tamamladım. Görünürde büyük şirketler ama iş başvuruları bile bir saat sürüyor. Acaba bu başlı başına bir test mi? İşi ne kadar isteyip istemediğini daha her şeyin başında mı ölçüyorlar? Henüz ne yapmak istediğimi bile bilmiyor gibiyim. Aslında bir nebze biliyorum gibi. Freelancer gibi çalışıp yazılımcı olmak istiyor gibiyim. Öylesi çok daha rahat gibi ama yazılım sektörü hızla ilerleyen bir sektör ve neyi, nasıl takip etmen gerektiğini bilmen gerekiyor. Bu yüzden şansım biraz az gibi. Artık zaman kaybedemem. Bir şeylerde tecrübem olması gerekiyor ve daha sadece lojistik alanında bir yıl yedi aylık bir tecrübem var – ki bu alanda çalışmak istemiyorum. Beni daha çok sistem işleri ilgilendiriyor. Ayrıca pazarlama alanına da merakım var. Belki de yapmam gereken şey, bir yandan marketing alanında çalışıyorken diğer yandan da yazılıma önem vermem. İki işi bir arada yapmak zor gelebilir ama ilgi duyduğun her şey aslında birer iş değil, bildiğin ilgi alanı işte. Zaman çok çabuk geçer ve sevdiğin şeyi yaparsın, seni boğmaz. Eğer yazılıma biraz ilgi duyabilirsem oradan da freelancer olarak yürüyebilirim.

Benim iş konusunda doğru insanlarla karşılaşmam lazım. Bu da neredeyse çok zor çünkü insanlar iyi olan insanlara değil, yakınlarına yardımcı olmayı, onlar için zamanlarını harcayıp onlar için bağlantılarını kullanmak istiyorlar. Biliyorsun, bağlantıları kullanmak kredi kullanmak gibi, buna değecek insanlar için kullanılmalı gibi. Gerçi hayat bu, insanı kimlerle karşılaştıracağı hiç belli olmuyor.

Bugün güzel güneşli günün tadını çıkarmak istiyorum. Fakat o da ne? Macfit’e gidip üyeliğimi iptal ettirmem gerekiyor. Yoksa bir sonraki ay için kredi kartımdan para çekecekler. Halbuki ayın yedisinde Ankara’ya, onbirinde de Adana’ya gideceğim.

Mayıs

20 Mayıs 2018

Uzun bir süre geçti, ihmal ettim, farkındayım. Bu geçen süreç zarfında çok şey oldu yazmadığım, ileride dönüp baktığımda hatırlayamayacağım. Öncelikle işten çıktım, bu kötü haber. İkincisi ev arkadaşlarım evden çıkıyor, tek başıma kalıyorum. Bedenime iki kurşun yemiş gibi hissediyorum. İşten ayrıldığıma seviniyorum aslında, çünkü hem benim yapmayı istediğim bir iş değildi, hem de sürdürebileceğim bir iş değildi. Müdürüm ve daha üst kademedeki kişilerin beni bir yere taşımayacağı çok belliydi, hatta yüzde yüz emindim. Bana geldiği günden iki ay sonra “şu departmanda boş yer varmış, gitmek ister misin?” diye soran müdürümden empati yapıp beni anlamaya çalışmasını bu zamana kadar hiç beklemedim. İşten ayrılacağımı biliyordum, sadece bir bahane oldu. Neyse, şu an işten ayrıldığıma memnunum. Beni şu an endişelendiren durum şu ev durumu. Daha kalabileceğim bir yer yokken nasıl iş aramaya odaklanabilirim?

Şu aralar yine sınanıyorum. Amerika’da da iş aramayla sınanmıştım, Avrupa’da da ev bulmayla sınandım. Her ikisinde öyle böyle bir şey buldum ama bu kez ikisinde sıkıntı yaşıyorum. Yani duble bir sorun var. Bunun üstesinden nasıl kalkarım bilmiyorum. Fakat şunu biliyorum, bu durumu bir avantaja çevirmem gerekiyor. Nasıl yapacağımı şu an bilmiyorum ama önümüzdeki günlerde eminim karşıma bir şey çıkacak. Çünkü inancım var ve Allah bir kapıyı kapattığında diğerini açıyor.

Şu bir hafta hem kafamı toplamam, hem de CV’mi güncelleyip başvurular yapmam gerek. İşten çıkmamın yaz mevsimine denk gelmesi benim için büyük bir avantaj. Kafamı dağıtabilmek için az da olsa gezmeliyim ve neyse ki İstanbul yazın gezmek için çok ideal bir yer. Ne deliler gibi sıcak havası vuruyor yüzünüze, ne de ılık havadan etkilenip nezle olmuyorsunuz.

Bu yaz nasıl geçecek hiç bilmiyorum. Merak da etmek istemiyorum. Tek istediğim bir an önce iş bulup bir yerde düzenimi kurmak.

İnsanın kafasını sokacak bir yuvası olmasınının şu çağda ne kadar önemli bir şey olduğunu çok iyi görebiliyorum. Çağ öyle bir çağ ki çalışıp kendinin parçalasan bile ev sahibi olamıyorsun. Sadece birikmiş epey parası olanlar ve yüksek maaş alanlar ev sahibi olabiliyor. Bu dananın kuyruğu bir yerde kopacak, bir şeyler olacak ama ne zaman olacak ne ben ne de başkası bilmiyor.

Nisan

25 Nisan 2018

Yarın doğum günüm. Sevdiğim insanla bir bütün gün geçireceğim için mutluyum. Ayrıca 23 Nisan ile doğum günümün aynı hafta olması ve ikisinin de tatil olması epey iyi geldi. Sanırım bu doğum günü tatili olayı şirketin bize verebildiği tek güzel şey.

İlginç bir şey oldu. Eve gelir gelmez arkadaşımdan bir çağrı aldım. Telefonda sinirli bir şekilde bana cüzdanının çalındığını söyledi. İçinde çok parası olduğunu söylerken ağlıyordu. Koskoca insanın ağladığını duyduğumda yüreğim öyle bir parçalandı ki ben de ağlamaya başladım. Bir yandan sakinleştirmem gerektiğini biliyordum ama yine de ağladım işte. Nerede olduğunu sordum, sonra da hemen eve gitmesi gerektiğini, en kısa sürede geleceğimi söyledim. Üstümü daha değiştirmeden eşyalarımı aldım ve çıktım evden. Ülkeme karşı o kadar nefret doluydum ki, onun başına gelen şeylerin kendi başıma gelmiş olabileceğini bizzat hissettim ve daha da nefret ettim. Ne berbat, ne iğrenç bir ülkeyiz… Ne iğrenç insanlar var şu toplumda, ne berbat bir yönetim var başımızda. Taksiye atlayıp gitmeyi düşündüm ama metro daha hızlı giderdi, hemen metroya gittim.

Metrodan indikten sonra eve gittiğini söyledi. Hemen evine gittim. Kapıyı ben daha merdivenleri çıkarken açık bırakmış. Masanın başına oturmuş, kartlarını iptal ettirmeye çalışıyordu. Aradığı müşteri hizmetlerinin TEB’e ait olduğunu söyledi ve yaklaşık kırk beş dakikadır hatta olduğunu, telefonu kimsenin açmadığını söyledi. Sinirlendim ve ben de kendi telefonumdan müşteri hizmetlerini aradım. Hemen iki dakika içinde bağlandım ve “yabancı bir arkadaşım var ve sizi yaklaşık kırk beş dakikadır telefonda bekliyor, kimse de açmıyor” dedim ve sonrasında durumu anlattım. Kendilerinin Türkçe hizmet veren hat olduğunu ve yardımcı olamayacağını söyledi ve beni İngilizce menüsüne yönlendirdi. Tabi yine kimse açmıyordu. Kapatıp tekrar aradım. Bu arada arkadaşım hala telefonla ulaşmaya çalışıyor. İkinci kez tekrar aradım ve bu kez beni aktardıkları menüden kimseye bağlanamadığımı söyledim. Arkadaşımın kimlik numarasını, ismini ve telefon numarasını sordu. Ben de hepsini doğru bir şekilde ilettim. Bu arada beni biraz hatta beklettiler ve sonra tekrar sesini duydum. Aynı zamanda arka tarafta bir kadın bir erkek konuyla ilgili konuşuyorlardı, duyuyordum. Tam bu sırada arkadaşım telefonla konuşmaya başladı, ulaşmıştı. Görevli ona sistemlerinin kapalı olduğunu ve yarın aramaları gerektiğini söyledi. Arkadaşım küplere bindi ve bağırmaya başladı. Bağırmakta da haklıydı, yani kredi kartı çalınmış ve bunu iptal ettirmek istiyordu, nasıl sistem çalışmıyor diyebiliyorsunuz? İçinden para çekilse bunun hesabını kim verecek? Sinirlenip kapattı telefonu. Ben bu sohbeti duyunca çok sinirlendim yine. Bu kez hatta beni bekleten kişiye durumu anlattım. Kısa bir süre sonra kartını Türkçe menüdeki bayan sayesinde kapattırdık. Daha sonra kendisinin tekrar arayıp onaylatması gerektiğini söylediler. Aslında durum kendileri açısından riskli. Ben, bu bilgilere sahip bir başkası da olabilirdim.

Kartı iptal ettirdikten sonra doğru Taksim Karakolu’na gittik. İki masa, üç de sandalye vardı. Kadının biri sol tarafta, kapının bulunduğu masada oturmuş ifade veriyordu. Biz de sağ tarafta, kadın bir polis memurunun olduğu yere oturduk ve arkadaşım durumu anlattı. Polis raporunun tutulması gerektiğini, içinde parasının da olduğunu ve sigorta şirketinden bu paranın bir kısmını alabileceğini söyledik. Onlar da parayı ifadeye koyamadıklarını söylediler, haklı olarak. Neyse biz cüzdanın içinde ne var ne yok hepsini söyledik ve yazdılar. Önemli olarak, kredi kartları, İsviçre sürücü belgesi ve Bahreyn sürücü belgesi olduğunu rapora yazdılar. Bu arada bir anlam karmaşası oldu ve kısa bir süre sonra “ya daha yemek yemedik, yemeğe gideceğiz” dedi aralarından biri. Saat akşam sekiz buçuk olmuş, yemeğe gidecekler ve bunu bu şekilde söylüyorlar. Karakolu kapatıp mı gideceksiniz diyecektim ama burası Türkiye, polis devleti, sizi nedensiz yere içeri atabilirler. Artık polislerden korkar olduk. Adama şöyle bir baktım, kadın polis bunu farkedince araya girdi ve sakince durumu çözmeye çalıştı. Karakoldaki avukatın yerinde olmadığını fakat bir iki saate geleceğini, istersek bekleyebileceğimizi söyledi. Biz de yarın geleceğimizi söyledik ve ayrıldık.

Arkadaşım eve gitmek istiyordu. Son kez bir Taksim metro istasyonuna gidelim dedim ve birlikte istasyona gittik. Oradan bir güvenlik görevlisine rastladık ve durumu anlattım. O da bizi, ekranların olduğu ve büyük bir camdan herkesin içeri bakabileceği bir odaya götürdü. Birilerine telefon edildi ve cüzdanın Yenikapı metro istasyonunda olduğunu söylediler. İçimiz rahatladı bir an. Ama para yokmuş içinde. Neyse dedik, en azından bulundu. Adamlara onun yaşadığı durumu anlattım ve ülkemden artık nefret etmeye başladığımı söyledim. Onlar da bir kaç olay anlattılar ve bu durumun sadece ülkemizde olmadığını söylediler. Ayrıca Şişli – Taksim arasında bu yıl içerisinde, yani son 4 ayda 700 çalınma vakası olmuş. Bunların çoğu da Faslı, ya da Afrikalı hırsızlarmış. Bu bilgiyi de öğrendikten sonra doğru Yenikapı’ya gittik. Yine aynı oda. Adamlar zaten arkadaşın yüzünü görünce cüzdanın ona ait olduğunu anlamışlar, hemen verdiler ve bir kağıt imzaladık. Cüzdanın içinde para yoktu ama kimlik belgesi ve Bahreyn sürücü belgesi vardı. İsviçre olanı evde unutmuş herhalde. Eve gittik, para gitmişti zaten, yapacak bir şey de yoktu. Sürücü belgesi ve kimlik belgesiyle yetindik sadece.

Bir doğum günü öncesi de böyle geçti.

Şubat

18 Şubat 2018

Yazmayalı uzun zaman olmadı aslında, yazdığım bazı yazılar özelin özeli olduğu için gizli olarak görünüyor, o yani. Son iki üç haftadır haftasonları hava çok kapalıydı, dün de öyleydi, fakat bugün hava tamamen açık, güneşliydi. Arkadaşın evinde kalmıştım, dışarı çıkacağımızı düşünmüştüm ama işleri olduğu için kendi çıkamadı. Onun yerine ben çıktım. Hava güneşliydi ama hava soğuktu, tahmin etmiştim aslında. İstiklal Caddesi’ne çıkıp yürüdüm. Kalabalığın arasından yardıra yardıra Galata Kulesi’ne gittim. Bir kaç fotoğraf çektim, sonra da etrafta dolandım biraz. Kulenin ününde upuzun bir kuyruk vardı, yazın bile bu kadar uzun kuyruk olmuyordu. Muhtemelen millet fırsat bu fırsat diyip kuleye çıkmak istedi, kim bilir. Galata’ya ne zaman gelsem çok sevdiğim bir arkadaşımı ararım. Galata Kulesi’ni çok sevdiği için görüntülü olarak aradım ve etrafı gösterdim. Havalar iyi olduğunda gelmesi gerektiğini söyledim. Çektiğim fotoğrafları gönderdikten sonra Karaköy’e doğru yürüdüm. Planda Karaköy’e gitmek vardı ama Eminönü’ne gittim. Galata Köprüsü’nden geçerken köprünün altından geçen yolcu gemilerini izledim, bir kaç fotoğraf çektim. Denizde denizanaları var hala, yaza doğru azalır diyorlardı. Hayvanlara yazık, gemiler geçiyor üzerlerinden parçalanıyorlar. Bazıları köprünün ayaklarına vurula vurula parçalanmış, bazıları da oltalardan dolayı parçalanmış. Galata Köprüsü sonunda bir alt geçit var, Eminönü’ne bağlanan. Ucuz şeyler satan dükkanlarla dolu ve resmen insan seli. Alt geçitten geçip Eminönü’ne, Doğubank’a doğru yürüdüm. Mısır Çarşısı’nın kapısının önünde polis kimlik sorgusu yaptı, siyah giyen adamların kimliklerini sorguluyormuşçasına. Doğubank’a gittim fakat kapalıydı. Tabi günler hızlı geçiyor, cumartesi sanıyorum, halbuki pazar. Geri dönüp balıkçıların olduğu yere gittim. Mecbur yine o alt geçitten geçtim. Millet süt mısırı yiyordu, canım çekti bir de ben aldım. Mısır satan adamın yanında durmak zorunda kaldım, tuz için. Afiyetle yedikten sonra Galata Köprüsü’nden geçtim. Tarihi İş Bankası’nın önünde bir kalabalık gördüm. Bir koltuğa oturmuş bir adam bir de kadın gördüm. Merak edip yaklaştım ve reklam filmi çektiklerini gördüm. İlk başta film çekimi zannettim tabi. İş Bankası’nın önünde olduğunu farkedince reklam filmi olduğunu anladım. Tam ikinci fotoğrafı çekiyordum ki adamın biri geldi ve “lütfen fotoğraf çekmeyelim” diye beni uyardı. Yavaştan yukarı doğru, Komando Merdivenleri’ne yürüdüm. Oradan Galata’ya çıktım ve tam yukarı çıkarken arkadaşım mesaj attı “Aç mısın?”. Gerçekten de acıkmıştım. Bir şeyin gerek olup olmadığını sordum. Hippi kıyafetleri satan bir dükkana girdim, bir kaç şeyin fiyatını sordum. Ucuz değillerdi, pahalı da değillerdi. Çıkarken internet sitelerinin olup olmadığını sordum. Kartlarını verdiler. İstiklal Caddesi’nden geçip arkadaşımın evine gittim. Yemek hazırlıyordu, yardım ettim. Oturup yemeğimizi yedikten sonra akşamdan izlediğimiz bir dizinin ikinci bölümünü izledik. Bir müddet sonra da o spor salonuna gitti, ben de evime.

İyi ki varsın.

Eylül

10 Eylül 2017

Sabah yine arkadaşımın evinde uyandım. Şu aralar onuna neredeyse her iki günde bir buluşuyoruz. İnsanın karşısına bazen aşık olduğu insan değil, dostum diyebileceği birileri çıkar. İşte o da benim için şimdilik bu. Sabah kalkar kalmaz bana kahve ve yumurta yapmış, tost ekmeği kızartmış. Ne zaman onun evinde kalsam, aynı günün sabahında bana ne yemek istediğimi soruyor, sonra da gidip yapıyor, bugün de olduğu gibi. Çok düşünceli biri. Kendime “yabancılar hep böyle mi acaba” dedirten türden bir kişi. Şu sıralar evini boyatıyor. Ben de yardımcı olabilmek için onda kaldım bugün. Yapması gereken çok fazla iş var. Nasıl yetiştirecek bilmiyorum. Ayrıca bir kaç günlüğüne vefat eden annesinin evi için İngiltere’ye gitmesi gerekiyor, ne zaman gidecek kendi de pek emin değil. Daha evine, ev tasarımı ile ilgili yayın yapan ünlü bir dergiden birileri gelecek. Bir kaç fotoğraf çektikten sonra ev ve kendi hakkında yazı yazacaklar. İş dekorasyon dizaynını o kadar çok seviyor ki, bir gün bana “eğer avukat olmasaydım, iç tasarımcı olurdum” dedi. Ben de “eğer mühendis olmasaydım, mimar olurdum” dedim. Kafa yapılarımız ve tarzlarımız birbirine çok benziyor. Zıt düştüğümüz konulardan biri mimari dönemleri. Mesela ben modern mimariyi severken o eski mimariden hoşlanıyor. Yaşının verdiği bir özellik sanırım, bilmiyorum. Bu arada ev kendinin ve çok güzel dizayn etmiş. Dairenin girişinden tut, balkona kadar, her şey bir uyum içinde. Sanırım annesinden kalma bir özellik, ev eşyalarına olduğundan fazla önem veriyor. Mesela avizelerin bazıları Swarovski’den. Koltuk Alman bir tasarımcının elinden çıkmış. Ayrıca şöyle ilginç bir detay var. Çalışma odasında bir çok ünlünün, altında imzası bulunan çerçevelenmiş fotoğrafları bulunuyor. Görünce çok şaşırdım. Prenseslerin bazılarının bile ıslak imzalı fotoğrafları var. Kırmızı rengini seviyor, evin bir çok bölümünde kırmızı renkli eşyalar var. Neyse, genel olarak belli bir zevke sahip biri. Bakalım, bu arkadaşlığımız nereye kadar gidecek?

Eylül

8 Eylül 2017

Bayramdan sonra iş yükü artmaya başladı. Altından nasıl kalkabilirim bilmiyorum. Bugün yine çıldırmak üzereydim. Amerika’daki işlerin bazıları bana verildi, daha doğrusu operasyonu görebilmek için ben istedim. Çok fazla bir şey yok ama yapmam gereken diğer işlerle birleşince zor olmaya başladı. Emailleri kaçırmaya, devamlı hatırlatma yemeye başladım. Amerika’dan gelen istekler için aldığım aksiyonları karıştırır hale geldim. Bazen öyle bir an oluyor ki, emailleri yanlış kişilere gönderiyor, saçma sapan şeyler yazıyor, genellikle de yaptığım şeyleri hatırlamıyorum. Büyük bir sorun. Protein miktarını yeteri kadar alamamamdan kaynaklı diye düşünüyorum. Bu konuyu Nida ile Kanyon’da buluştuğumuzda da konuştuk. Onda da aynı durumun olduğunu, B12’yi aşı olarak alması gerektiğini, hap olarak alınanların pek bir yararı olmadığını söyledi. Sanırım benim de B12 alma vaktim geldi.

Bir an önce şu günün bitmesini istedim. Kolay kolay bitmeyeceğini biliyordum. Cuma günleri sancılı geçiyor artık benim için. Emailleri o kadar çabuk yanıtlamaya, işleri o kadar hızlı yapmaya çalışıyordum ki, bazen durup “ne yapıyorum ben burada ya” diyordum. Neyse ki kısa sürüyor ve işe geri dönüyorum. Zaman o kadar çabuk geçiyor ki, keşke bir saatim daha olsa da şu işleri bitirebilsem diyorum. Neyse, saat altıya geldi ve normal yüz ifademle servise binip yabancı arkadaşımın yanına gittim.