Nisan

18 Nisan 2017

Diğer günlerden pek bir farkı yok gibiydi. Sabah kalkıp duş aldım, elbiselerimi giydim ve evden çıktım. Hızlı adımlarla metrobüs durağına yürüdüm. Birkaç metrobüsü kaçırdım, birkaçına da dolu diye binmedim. Klasik bir metrobüs bekleme durumu. Boş bulamazsın, sadece hesap yapıp binmeye değer mi değmez mi diye düşünürsün. İş yerine vardığımda neredeyse herkes yerinde oturuyor, günün erken saatlerinde, biraz işkence gibi de olsa emaillerine bakıyordu. İş hayatı işte, emaillere cevap vermek – yani iletişim içinde olmak – işin en kilit noktası. Yapılması gereken işlerimi sırayla bitirmeye çalıştım. Saat on ikiye kadar her şey sıradan bir şekilde gidiyordu. Ta ki genel müdürümüz masamın başına gelip garip bir şekilde “arkadaşlar hemen bir toplantı yapalım” diyene kadar. İnsanların ne dediklerinden çok, dediği şeyi nasıl dediğine dikkat ediyorum. O anda zihnimde videoyu durdurup geri sardım ve müdürümüzün yüzündeki o ifadeyi gözlerimin önünde tekrar izledim. Garip bir şekilde eli ve gözleri titriyordu. Belli ki bri şey onu hem sinirlendirmiş hem de üzmüştü. Küçük bir şok içindeydi galiba. Arkadaşlarla toplantı odasına girip müdürümüzün açıklama yapmasını bekledik. Konuşmaya başlamadan önce kendini toplamaya çalıştı. Bu kadar kötü ne oldu ki diye düşündüm içimde. Acaba kovulmuş muydu? Ya da şirketimiz mi batıyordu? Aklımda saçma sapan ölümcül vuruşlu teoriler dolaşıyordu. Fazla zaman geçmeden ağzından sözcükler dökülmeye başladı. Şefimizin – ki kendisiyle ilginç bir iş ilişkimiz var – bundan sonra bizimle çalışmayacağını söyledi. İptal oldum o anda. Nasıl artık bizimle çalışmayacak? Şefim, ki işini düzgün bir şekilde yapmaya çalışan biriydi. Tamam, dili biraz sertti ama belki de bu sektörde böyle biri olmak gerekiyordu. Müdür bunu söyledikten sonra diğer arkadaşların yüzlerine şöyle bir baktım. Özellikle bir tanesi anlayamadığım bir şekilde yüzü kızarmıştı. Sanki kendisi işten kovulmuştu. “Kendine gel” diyerek suratına bir şaplak atasım geldi. Neden artık bizimle çalışmayacağı ile ilgili birkaç şey söylüyordu ama olayın şokundan dolayı dediklerini de tam anlayamıyordum. Sanki bir şeyler söylüyordu ama aslında söylemek istediğini söyleyemiyordu. Konuşmanın ortasına doğru kendini biraz daha topladı ve konuşmaya devam etti. Toplantı bitti ve yerlerimize geçtik. Uzun bir süre ne yapacağımı bilmeden öyle mal mal ekrana baktım. Kendi kendime “nasıl ya, onu nasıl kovabilirler ki?” dedim. Şirkette kovulmayacak, etkisi düşünüldüğünde belki de kovulamayacak insanları gözümün önünde bir sıraladım ve kendisini ilk beşe koydum. Birinci sırada genel müdürümüz vardı. Fakat şöyle bir durum da gözümden kaçmadı. Müdürümüz ile şefimizin arası pek iyi değildi. Bu durumu daha önceden de farketmiştim ama şefimizin yeri değiştirilen (argo: çalınan) telefon kablosu (bir insan neden bunu yapar?) için müdürümüzle uzun konuşmasında daha da netleşmişti. Konuşmalarını dinlemiyordum, kapıları açık olduğudan hepimiz duyuyorduk. İçimden şefim için “bak adamlar seni ileride bir yönetici olarak görüyorlar, senin peşine düştüğün şeye bak? Tamam, kendine bir şekilde yediremiyorsun ama üstüne de çok düşmemeliydin” dedim ve kendi kendime sitem ettim. Bir an konuşmaları çok mantıksız ve yersiz geldi. Belki kendi açısından haklıydı, bu tip bir durumun olmaması, yaşanmaması gerekirdi. İlginçtir ki bu telefon kablosunun yer değiştirmesi olayı, telefon kablolarının uzun olmasının önemli olduğu ile ilgili yaptığımız gereksiz bir konuşmadan sonra olmuştu. Yazdıklarıma şöyle bir bakınca, durumun gerçekten ne kadar saçma olduğunu bir kez daha farkettim. Bu durumun, şefimizin işten ayrılmasını hızlandıran, bardağın son damlası gibi bir şey olduğu gerçeğini kabul etmeli miydim? Hatta konuşmalarında sonra müdürün şefin masasının önünden geçerken “bu konuyu kapalım artık” demesi, durumun üzerine sıcak bir mum döküp mühürle artık demesinin kötü bir şekliydi.

Biz aval aval bilgisayar ekranına bakarken şefimiz geldi ve masasından eşyalarını toplamaya başladı. Öğleden sonra ayrılacağını toplantıda müdürümüz söylemişti. Bazıları durumdan hiç haberdar değildi ve işlerini yapmaya devam ediyordu. Şefimizin yanına gittik ve yardım edebileceğimiz bir şey olup olmadığını sorduk. Fazla bir eşyasının olmadığını söyleyip konuyu kapattı. İçimden “senle daha kavga edecektik, deli edecektim seni” dedim ama boş boş laflar işte. Baksana, adam çekip gidiyor. Yemeğe birlikte inelim mi diye gereksiz bir soru soruldu. Adam işten ayrılıyor, oturup aşağıda hiçbir şey olmamış gibi yemek mi yesin? Aşağıya inip yemek sırasına girdik. Birden arkadaşlardan ikisi yukarıya çıktı. Neden çıktıklarını bilmiyorum. Arkalarından ben de çıktım ama onları göremedim. Aşağıya inip tekrar sıraya girdim. Yemeği yerken diğer ikisi de geldi ve birlikte yemek yedik. Normalde olması gereken fakat evde izinli olan başka bir arkadaşımız vardı. O, şefimize diğerlerinden biraz daha yakındı. Onun olmadığı bir gün gitmesi daha da garipti. Şimdi ona kim söylemeliydi? En iyisi kendi söylesin dedik.

Yukarı çıktığımızda şefimiz ortalıkta yoktu. Arkadaşlardan biri Amsterdam’a gidiyordu ve euro alması gerekiyordu. Bunun için şirketin biraz uzağındaki döviz bürosuna gittik. Giderken konuyla ilgili pek konuşmadık. Dönerken ışıkların orada, arabanın içinden bir ses geldi. Baktık ki şefimiz! Ben gidiyorum diye gülerek bize sesleniyordu. “Bizi de götürsene” dedim. Yeşil ışık yandı ve gitti. Biz de yürümeye devam ettik.

Sabah “arkadaşlar biraz geç kalacağım” diye mesaj atarken, öğleden sonra işten ayrılması, hayatın aslında hiçbir zaman plan yapamayacaksınız demesinin başka bir şekliydi. Şefimiz artık yoktu. Onun artık bizimle çalışmıyor olması, arkadaşımız olamayacağı anlamına gelmiyor gibi demode bir cümle söyleyeyim. Gerçekten de öyle. İşten ayrıldığından beri onu aramadım. Belki de diğerleri aradı ama Caner aramadı diye düşünüyordur. Onun için gönülden en iyisini dilediğimi kendisi bilmiyor ama ben biliyorum.

Mart

30 Mart 2017

Bugün, diğer günlerde olduğu gibi tıklım tıklım olan metrobüse atladım. Bu kez gerçekten atladım. Nefes bile alınmayacak derecede kalabalık olan metrobüslere bile binmeye başladığımı farkettim. Metrobüsten indikten sonra hızlı adımlarla iş yerime gittim. Bütün gün boyunca hızlı tempoda çalıştık, dünyayı kurtardık. Mesai bitmeden bir iki saat öncesinde, kandil gecesi vesilesiyle küçük kutular içinde kandil simitleri dağıtıldı. Ofisteki bazı arkadaşlar kutuyu bile açmadan eve götürüp sevdiklerine vermeyi düşündüler. Benim aklımdaysa başka bir şey vardı. Kandil simitlerini sokakta gördüğüm o yaştı teyzelerden birine vermeyi düşündüm. Kutuyu poşete koydum ve mesainin bitmesini bekledim. Akşam bir arkadaşımla yemeğe gidecektik. Servisteyken mesajlaştık ve bir kargosu olduğunu, onu eve bırakıp yemeğe geçebileceğimizi söyledi. Levent’ten metroya atladım ve Şişli’de indim. Bu kez mesaj atmak yerine arayıp konuştum. Kargosu çok ağır olduğundan yukarı çıkaramayacağını söyledi. Ben de hemen yanına gelip yardım edebileceğimi söyledim. Hızlı adımlarla evinin önüne geldim. Apartman kapısının önünde beni bekliyordu. İki metre uzunluğunda bir kargosu vardı. Kucaklamaya çalıştım ama çok ağırdı, biraz afalladım. Sonra yükledim üzerime ve dört kat yukarı duraklamadan çıkardım. Epey yoruldum aslında. Zaten dizlerim de ağrıyordu. Bunu yaptıktan sonra da diz kapaklarımın üzerindeki kaslar ağrımaya başladı. Bir şey belli etmedim tabiki, çok sevdiğim insanlardan bir tanesi kendisi. Elimdeki poşeti eve bırakmayı düşündüm ilk başta ama sonradan belki geçenlerde sokakta peçete satmaya çalışan yaşlı teyzeyi görür de ona veririm düşüncesiyle yanıma aldım. Arkadaşla sokaklardan geçtikten sonra bu yaşlı teyzeyi gördüğüm sokaktan geçtik. Etrafa bakındım ama göremedim. Neyse dedim, kısmet. Poşet elimizde kaldı. Belki ileride böyle birini görürüz de veririz dedim. Mecidiyeköy trafik ışıklarının önünde, karşıya geçmeden önce nereye gideceğimizi belirledik. Gideceğimiz yer Teşvikiye’de bir Asya restoranıydı. Yürüyerek gidelim, dönüşte metroya bineriz dedik. Yolda giderken bir iki yaşlı kadın gördük ama onlar bir şey satmıyorlardı, dileniyorlardı. Sokakta bir şeyler satan insanları, dilenen insanlara tercih ederim (tıpkı bütün herkes gbi) Biraz daha yürüdükten sonra tıklım tıklım olan kaldırımın hemen yanında, mağazaların çöpün kenarına bıraktığı kartonları toplayan küçük bir kız gördüm. Boyu bacağım kadardı. Hemen yanına gittim ve kandil simitlerinin bulunduğu kutuyu poşetten çıkardım. Bantını çıkardım ve hafifçe kutunun içinde ne olduğu gösterdim. İster misin dedim. Utanarak evet dedi. Al o zaman dedim ve kutuyu ona verdim. Bana dönüp utanarak 1 tanesini alayım dedi. Halbuki ben kutunun hepsini ona vermiştim. Al hepsi senin olsun dedim. Elindeki kutunun içine bakıp diğerlerini aileme veririm o zaman dedi. Paramparça oldum. Kutuyu uzatmama rağmen içinden sadece 1 tanesini almak istedi. Sadece 1 tanesini! Sadece 1 tanesi ona yetiyordu. Yanından ayrılırken arkadaşıma ve bana kırık bir gülüş attı, sanki pek gülmezmiş gibi. Yolda yürürken gözümden yaşlar gelmeye başladı. Ağlamamaya, çaktırmamaya çalıştım ama yapamadım. Bu kez içimdeki utanma duygusu, insanları bu hale getiren insanlığımıza duyduğum nefretle öyle bir karıştı ki resmen sinirlerim boşaldı, ağlamaya başladım. Yolda bir yandan yürüyor, bir yandan sessizce ağlıyordum. Arkadaşım yanımdaydı ama bir şey diyemedi. Akan gözyaşlarımı silip yürümeye devam ettim. Yüzü o kadar güzel bir kızdı ki. Yürürken aklıma hep utanarak söylediği o “1 tanesini alayım” sözü ve yanından ayrılırken attığı o kırık gülüş geldi.

Mart

16 Mart 2017

Haftasonlarını bekleye bekleye günler o kadar çok çabuk geçiyor ki. Gün içerisinde bile günün tam olarak nasıl geçtiğini bilemiyorsun. Yaptığım işin yoğun olması, çok fazla insanlar aynı ortamı paylaşıyor olmam bunun temel nedenlerinden. Peki haftasonunu beklememin nedeni ne? Kendim oluyorum, ondan. Haftasonları da çok hızlı geçiyor ve genelde tek başıma geçiriyorum. Şehride yeni olduğum için henüz pek kişi tanımıyorum. Yakınımda tanıdığım birkaç kişi var ama onlarla da her haftasonu vakit geçiremem. Onların da benimle vakit geçirmek isteyip istemeyeceğini bilmiyorum. Sonuç olarak haftasonu da yalnız kalıyorum. Bu, benim için bir ceza ve günümü dışarıda geçirmediğim her gün boş bir gün. Hatta bomboş bir gün. Yalnız olmak istemiyorum, sevdiğim insanlarla vakit geçirmek istiyorum. En azından onların yanımda olduğu hissini yaşamak istiyorum. Belki de yalnız bırakılmaktan korkuyorum. Bazen bu, ölümden daha korkutucu geliyor. Ölüm demişken, bugün alakasız bir anda içimden “sadece öleceğim günü bekliyorum” dedim. Birden mantıklı gelmeye başladı. Etrafımdaki insanları izlemeye başladım. Kafalarının bir köşesinde yapılması gereken fiziki ve dünyevi şeyleri tamamlamaya çalışıyorlar. Ama hayat bu değil. Gelişimizin bir amacı olmalı. Rastgele buraya gelmiş olamayız. Bir rastlantı olamayız. Dünyevi şeyleri düşünen insanları görünce, ne kadar da yüzeyde kaldıklarını; varlığımızı ve amacımızı düşünenlerin de derinde kaldıklarını, zamanla boğulduklarını gördüm. Kendilerine verilen sürelerin sonuna gelenler, siyahın binbir tonunun derinliklerinde kaybolup gidiyor. Ben de onlar gibi, hayatıma biçilen sürenin bitmesini bekliyorum. Bir geleceğimin olmayacağı gerçeği on yıl önce hissettirilmişti.

Şubat

26 Şubat 2017

Sıkıcı günlerimden bir yenisi daha. Gece iki gibi uyuyabildim. Kitap okumayı planlamıştım fakat her zaman olduğu gibi telefonu elimden düşüremedim. Son zamanlarda hayatımın ne kadar boş geçtiğini söylemeden edemeyeceğim. Her zaman söylediğim gibi, yapmam gereken şeyler var, fakat yapmıyorum ve neden yapmadığımı da bilmiyorum. Vakit geçiyor, yeteri kadar farkındayım. Tanımadığım bir çok insan almış başını giderken ben daha yapmam gerekenleri yapmaya çalışmakla uğraşıyorum. Kendimi eğitmem gerek. Gerekirse ceza bile vermeliyim. Ama mutlaka bunları yapmalıyım – ki ileride üzerinden atlamam gereken o duvarlardan biraz daha kolay atlayabileyim.

Yanmam lazım, daha yol almam lazım. Kendimden caymam lazım. Zor.

Şubat

24 Şubat 2017

Sıkıcı günlerimin bir yenisi. Dünden pek bir farkı yok. Üzerine biraz düşününce “bir fark var aslında”. Dört gün önce bilgisayarım çöktü, üç gündür kurtarmaya çalışıyorum. Ne kadar önemli bir şey olduğunu şu son bir kaç günde anladım. Devamlı yanımda olan, işe gittiğimde yolumu gözleyen birkaç şeyden biri bilgisayarım sanırım.

Şubat

7 Şubat 2017

Kitap okumaya nasıl zaman ayırmıyorum, anlamıyorum. Halbuki en çok istediğim şey şu aralar. Burada her zaman söylediğim gibi, yapmam gereken çok şey var ama yapamıyorum. En çok da bunun yüzünden kendime kızıyorum. Kendimi bir çok yönden çok ileriye taşımam gerekiyor. Çalışmam gerek, hatta birden çok konuda eşzamanlı olarak. Ancak o zaman hedeflediğim noktaya doğru ilerleyebilirim. Önümde bunları yapmamak için herhangi bir engel yok ama hala neden yapmıyorum, ya da neden başlamıyorum bilmiyorum. Nedenlerini bilmediğim çok parametre var ve bunları belirlemekte güçlük çekiyorum. Zamanı kendime göre nasıl durdurabileceğimi biliyorum, bunun için yapmam gereken tek şey, düzenli olarak çalışmam. Aklımda bir yapılacak listesi var, kağıtta da öyle. Bunlar gün geçtikçe artmaya ya da farklılaşmaya ve daha da kompleks olmaya başlıyor. Ödevler üst üste yığıldıkça işin ucunda hepsini yapmayacağım için hedefimden uzaklaşmaya başlayacağım. O noktada eğer hedefime tekrar odaklaşmayı düşünürsem, karşıma çıkan yol çok daha çetrefilli olacak. O yüzden yapmam gereken şey, kendime bir ivme kazandırmak. Bunun için de yapılması gereken ilk şey, B-A-Ş-L-A-M-A-K. Başlamam gerekiyor. Mesela İngilizce sınavına girmeliyim, yüksek lisans için olmazsa olmazlardan. Sınav günü yaklaşıyor ve ben daha hiç kitabımın kapağını bile açmadım. Ne kadar sorumsuz biriyim. Hani zorluklara göğüs gerilecekti, hani her şeyin üstesinden gelinmeye çalışılacaktı. Bunlar benim kendime verdiğim sözler değil miydi? Şu an kendimle bir vicdan hesaplaşması yapıyorum, farketmişsindir. Her neyse. Şu an bile yazıyı yazmayı bırakıp o işe başlamam gerek, eğer doğru yolda ilerlemek istiyorsam. E o zaman bana müsaaadeee… Caner kaçar. Sii yuuu!

Şubat

5 Şubat 2017

Günlerden pazar. Yine evde olduğum bir haftasonu. Yine hiçbir arkadaşımın “Caner hadi gel şuraya gidelim” demediği başka bir gün. Üniversiteden bir grup arkadaşlarım var, çok yakın olduğum. Onlar da ya mesafe olarak çok uzaktalar ya yüksek lisansa hazırlanıyorlar ya da başka bir nedenden dolayı dışarı çıkamıyorlar. Tanıdığım başka kimse olmayınca mecburen günü evde geçirmek zorunda kalıyorum. Ev arkadaşlarım da kendi hallerinde yaşıyorlar. Eve taşınmadan önce “oo çok güzel, onların arkadaşları ile de tanışır, çevremi biraz daha genişletirim” diye düşünüyordum. Fakat öyle olmadı. Belki ileride olur, bilmiyorum. Bugün öğlen dörtte staj yaptığım bir yerden arkadaşım olan Volkan’ın nikahı vardı Beşiktaş Evlendirme Dairesi’nde. Çok saçma bir nedenden dolayı gidemedim. Haftalar öncesinden belliydi ve gitmeyi gerçekten de istiyordum. Neden gitmedim, hiç bilmiyorum. Bu aralar kafası karışık, karamsar, dikkatsiz ve kararsız görüyorum kendimi. Aklımda çok fazla soru var. Bunların zamanla netleşeceğini düşünüyorum ama zaman çok hızlı akıyor. Ya tedbir alamadan vakit geçerse ve bir şey yapamazsam? Sanki herkes beni geçecek ve ben olduğum yerde kalacakmışım gibi hissediyorum. Sanki yanlış bir yöne gittiğimden geleceğim pek de iyi olmayacakmış gibi, memur gibi bir yerde çalışıp biriyle evlenmeden yaşlanıp gidecekmişim gibi geliyor. Kafamı dağıtmam gerek. Buna bir çözüm var tabiki. Sevgili bulmak. Ya tamam da nasıl bulacağım, daha kimseyi tanımıyorum ki. Aklımda bir isim var, yakın zamanlarda onunla tanışmayı ve arkadaş olmayı istiyorum. Düşüncelerimizin paralel olduğunu ve anlaşabileceğimizi düşünüyorum. Ben onu beğeniyorum ama o beni beğenecek mi? Off, çok karamsarım. Yoksa gerçekçi miyim? Keşke yanımda birileri daha olsaydı, varlıkları bile yeterdi. Annem, babam olsaydı ne güzel olurdu ya. Hatta bütün akrabamız burada olsaydı, 7 sülale İstanbullu olsaydık ne mükemmel olurdu? Hepimiz aynı yerde olurduk. Adana’dayken gitmeye bile üşendiğim akrabalarımı şimdi mumla arıyorum. Onlar olmadıkları zaman anladım işte değerlerini. Özellikle annemle babamın. Aslında o kadar da uzak değil, haftasonları gidip gelebilme şansım var ama bu da beni psikolojik olarak kötü etkileyecek, biliyorum. Bunun için birini suçlamam gerekiyorsa o da devlet olacaktır. Eğer bütün yatırımlar İstanbul ve çevresine yapılmasaydı, ben bugün buraya taşınıp çalışmak zorunda olmazdım. Almanya gibi olsaydık, devlet yatırımını ülke genelinde homojen olarak yapmış olsaydı olmazmıydı?

Bugün de kendimi yalnız hissettim.

Genel

30 Ocak 2016

Günlerden pazartesi. İş yerinde sıradan bir gün. Gözlüğümün ön tarafındaki jelatin gibi katman çizildiği için önümü net göremez oldum. Önceki gün tırnağımla ve bıçakla çizdiğim için bu kez hiç göremez oldum. Sabah lenslerimi taktım, gömleğimi ütüledim. Sırf şu iki şeyden dolayı işe geç kaldım. Geç kaldım ama o kadar da değil. Genel müdür yardımcımız ile yaptığımız bir saatlik ders haricinde günüm diğer günlerden pek de farklı değildi. Güzel insanlar, hoş esprileri saymıyorum. Bazen “benim burada ne işim var?” sorusunu soruyorum kendime ama maksimum beş saniye sonra kaldığım yerden devam ediyorum. İşimi yavaş yavaş sevmeye başlıyorum. Genel müdür yardımcımız, olayı daha detaylı bir şekilde anlatınca bazı şeyler daha da netleşti. Kendisi şirkette çalışanları yoran uygulamaları, zorlukları ortadan kaldırmayı hedefliyor. Benim genel anlamda yapmak istediğim de bu aslında. Neyse, konuyu daha da derinlemesine anlatmama gerek yok. Zaten burada yazılan yazıları sadece ben okuduğum için, kendi düşüncelerimi de bildiğim için konuyu kısa tutsam da olayı anlatmaya yetiyor.

Metroyla Şişli’deki Cevahir AVM’ye geldim. Yeni bir şeyler bulabilir miyim diye bir iki mağazaya girip çıktım. Farklı olan ne olabilirdi ki? Ayaklarımdaki yorgunluğu anlayana kadar etrafta gezindim. Eve gelirken yolun üzerindeki marketten bir kaç şey alayım dedim. Yemek yapmak için gereken malzemeleri aldıktan sonra eve giden yolda, yağan karın altında, iki elimde poşet yürüdüm. Bir yandan etrafıma bakıyor, diğer yandan işini bırakmayı düşünen ablamla konuşuyordum. Evli olmak, özellikle çocuklu olmak çok zor. Yanında annen baban yoksa zaten çocuk sahibi olmak bir hayal. Asansörden yıkarı çıktım, anahtarla kapımızı açtım. Kilitli değildi, demek ki evde biri var. Diğer arkadaşın odasına şöyle bir baktım, o değil. Yukarıdaki arkadaşım – benim tanıdığım olan – evdeymiş. Elimdeki poşetleri yere bıraktıktan sonra odama geçtim. Üstümü değiştirdim, doğru mutfağa geçtim. Yorulmuş bir beden ve doyurmak zorunda olduğum bir karnım var. Dolaptan tavuk etini çıkarıp mikrodalgada ısıtırken et tahtasını ve malzemeleri alıp odama geçtim. Tam o sırada kapı açıldı ve içeriye diğer arkadaş girdi. Yanında birileri daha vardı. O da ne, bir bayan sesi. Bunda şaşıracak ne var ki? Pek oralı olmadım, yapmam gerekenleri yapmaya devam ettim. Mutfakta mikrodalgayı kontrol ederken içeriden arkadaşım çağırdı. Salona gittiğimde arkadaşlarını gördüm ve merhabalaştık. Sonra masadaki paketleri gösterdi. Birinin üzerinde Caner, diğerinde diğer arkadaşın ismi yazıyordu. Şaşırdım, hiç beklemediğim bir anda bir hediye. Hem de iki kişiye. Birini aldım ve yorgun bedenimi odama sürükledim. Paketi masama koydum ve yemek yapmaya devam ettim. Merak edip açmadım çünkü kafam orada değildi. Ben yemeğimi yaparken onlar salonda oturuyorlardı. Şen şakrak konuştular, futbol maçı izlediler. Ben de yemeğimi yapıp odama çekildim ve yemeye başladım. Günün belki de en güzel vakti, akşam yemeğini dizi başında yeme vakti. Yemek bitti, dizi bitti. Tabakları mutfağa götürdüm. Ütülenmesi gereken gömleklerimi sabah ütülemektense akşam ütüleyeyim dedim. Çünkü bu sabah sırf ütü yüzünden geç kalıyordum. Ütü dediğin kısa sürer ama ütüle ütüle bitmiyor sanki gömlekler. Yukarı çıkmam gerekiyordu. Ütü, yukarıda olduğu için salondan geçmem gerekiyordu. Acaba yarın mı ütülesem diye geçirdim aklımdan bir kaç kere. Sonra “ya nolacak, git ütüle” dedim ve gömlekleri aldım salona doğru yürüdüm. Bu arada arkadaşın odasının kapısının kapalı, ışıklarının sönük ve içeriden konuşma sesleri geldiğini duydum. Allah allah, acaba içerde bir erkek bir kız ne konuşuyor olabilirlerdi. Çok ilginç! Salonun kapısını çaldım, bir baktım benim arkadaş orada oturuyor. E peki içeridekiler kim ve sessiz sakin ne yapıyorlar? O dakika, günün anlam ve önemini anladığım dakika oldu. Benim eve daha taşınmadan önce “ben çok titizim, çok dikkat ederim, her hafta evde temizlik yaparım, eve arkadaş getireceksem önceden haber veririm” diyen arkadaş, eve bir çift getirdi ve o çift şu an benim kaldığım odamın bitişiğindeki odada, ışıklar sönmüş bir şekilde, akşamın onunda, baş başa takılıyorlardı. Bu belki de şu zamana kadar bana karşı yapılan en büyük saygısızlıktı. Birincisi arkadaşlarının geleceğini haber vermiyor. İkincisi de eve getirdiği arkadaşları yan odada bilmem neler yapıyor ve hala hiçbir şey söylenmiyor. Tabi durumdan o kadar rahatsız oldum ki, yani böyle bir saygısızlığa kim göz yumabilir ki? Hemen diğer arkadaşa mesaj attım. “Arkadaşın arkadaşlarını tanıyor musun? Şu an evde olanları? Hayır. Şu an iki arkadaş, arkadaşın odasında kalıyor da, ne yapıyorlar Allah bilir.” Bunların bir kız bir erkek olduğunu yazmayı unutmuşum. Bunu yazsaydım muhtemelen beni biraz daha iyi anlardı. O da şundan dolayıdır, bu olabilir şeklinde geçiştirdi sanki. Yarın oturup konuşacağız bu durumu. Ben böyle bir saygısızlık görmedim. Erkek arkadaşını eve getirirsin, sorun değil ama bir bayan arkadaşını eve getirirken insan mutlaka sorar ya. Çok sinirlendim bu akşam. Yani sırf bunu düşünerek geçti akşamım. Ben bunu düşünmek zorunda mıyım? İşten yorgun argın geliyoruz, evimizde üç dört saat huzur bulalım diyoruz, başımıza gelen şeye bak. “Ben çok titizim, eve arkadaş çağırıyorsak bunu önceden haber veriyoruz…” Hadi lan ordan! Bir de gelmiş gecenin on ikisinde Whatsapp grubuna “Arkadaşım bu gece de yukarıda kalacak” yazmış. İnsanda biraz ar olur!

Ocak

10 Ocak 2017

Yeni yılın ilk yazısı. Son iki gündür İstanbul’a deli gibi kar yağdı. Cuma günü eve giderken çok zorlandım. Acaba yerler kar tutacak mı derken ertesi gün bir baktık her taraf bembeyaz ve deli gibi kar yağmış. Haftasonunu evde, yatağımın üzerinde, yorganımın altında geçirmek zorunda kaldım. Hem elektrikler gitti, hem de su. Elektrik gidince otomatik olarak kombi de gitti. Ev buz gibi oldu, üşüdüm. Evdeki arkadaşlardan bir tanesi Adana’ya dönmüştü, diğeri de bu soğukta arkadaşlarıyla takılmak için dışarı çıktı. Evde tektim ve yapacak hiçbir şeyim yoktu. Yanına gidebileceğim insanlar vardı fakat müsait olmadıklarını biliyordum. Geriye tek bir şey kalıyordu, kitap okumak. Yatağıma uzandım, yorganı üzerime çektim ve kitap okumaya başladım. Telefonun şarjı da az olduğundan ona da pek bakamıyordum. Bizimkilere elektriğin gittiğini, akşam altı gibi geleceğini söyledim.

Elektrik saat dört gibi geldi. Hemen telefonumu ve bilgisayarımı şarja taktım. Hemen kombiye baktım. Çalışıyordu ama çalışır hali bile pek hissedilmiyordu. Bir kaç ayar yaptıktan sonra biraz düzeldi ama odanın ısınmasına yetmedi. Yorganın altına tekrar girdim. Bir türlü kendimi ısınmış hissedemedim. Bende mi sorun vardı bilmiyorum. Belki de bu soğukluğa alışık olmadığımdandı. Ama yine de soğuk olmamalıydı. Umarım bu sadece bu haftaya özgüdür, daha sonra düzelir. Pek sanmıyorum.

Pazartesi ve salı, yani bugün işten erken çıktık. Hava şartlarından dolayı saolsun şirketimiz bizi erken bıraktı. Servisle ilk önce Levent’e, oradan metro ile Şişli’ye geçtim. Karda yalpalayarak eve geldim. Saat dört gibi petekleri kontrol etmesi için usta gelecekti. Arkadaşlardan birine sordum, benim odadakini de düzelttiler mi diye. Bakmışlar ama normalmiş. Salondaki ve yukarıdaki arkadaşın odasındakileri değiştirmeye geleceklermiş cumartesi günü. Bakalım bu haftasonu neler olacak. Şimdi işle ilgili birkaç Excel işi yapmam gerek. Fazla yazamıyorum, lakin oda da soğuk. Biran önce yatağa girmem lazım.

 

Aralık

6 Aralık 2016

Günlerden salı. Bu gece saat on iki buçuk gibi yattığım için uykumu tam alamadım. Bir önceki gün aldığım montu deneyebilme heyecanı vardı üzerimde. İşe gidip geldim, sorun yoktu. İşten sonra bir AVM’ye gidip birkaç parça bir şey de aldım. Eve dönerken her zaman olduğu gibi annemi aradım ve uzun uzun konuştuk. Markete girdim, hazır yiyecekten bir tane aldım. Sabah tavada gözleme gibi yapabilmek için yufka da aldım. Eve geldiğimde saat sekizdi. Normalde de eve yedi gibi geliyordum. Gelir gelmez elimdeki poşeti mutfaktaki masanın üzerine bıraktım. Apartmana girerken salonun ışığının yanmadığını görünce teyzemlerin bir yere gitmiş olabileceğini düşünmüştüm. Fakat ışıklar sönmüş bir şekilde salonda namaz kılıyorlardı. Namazlarını bitirdikten sonra selam verip odama geçtim. Teyzem ortada yoktu. Odama girdiğimde üç gündür yıkamayı planladığım eşyalarımın yıkanmış bir şekilde yatağımın üzerinde olduğunu gördüm ve içimden teyzemin elini öpmek geldi. Henüz ortada olmadığı için biraz bekledim. Bekir amca namazını bitirdiği için onun yanına geldim. Birşeyler söyledim ama yüzü asıktı. Az bir şey yanında oturduktan sonra kalktım, İlker abimin odasına gittim. Kuzenim yemek yiyordu. Tepsinini içeriye götürüp temizledim ve odaktaki yemekten bir kase aldım. Bir tabağın üstüne koyduktan sonra İlker abinin odasına girip sohbet ederek, televizyon izleyerek çorbamı içtim. Marketten aldığım hazır çiğ köftenin de yarısını yedim ve diğer yarısını götürüp dolaba koydum. İlker abinin odasına bu kez yastığımla geri döndüm. Yatağına uzandım, biraz kafamı yastığa koydum. Çok yorulduğumu, uykusuz olduğumu farkettim. İlker abiye iyi geceler dedikten sonra odama geçtim. Yatağımın üzerindeki eşyaları düzenli bir şekilde katlayıp yerlerine koyarken – ki bazıları hala ıslaktı – teyzemi tuvaletten çıkarken gördüm. Eşyaları yıkadığı için çok teşekkür ettim. Teşekkür ettim ama yüzüme sadece donuk bir şekilde baktı ve gitti. Biraz şaşırdım ve üzüldüm. Ben olsaydım gülerek “önemli değil yeğenim” derdim. Üzüldüm açıkçası. Eşyalarımı toparlarken bir yandan da bunu düşünüyordum. Teyzem mutfaktan yanıma geldi ve elindeki yufka paketiyle, “bunu buzluğa koyuyorum” dedi. “Teyze sabah ben kullanacaktım onu ama” dedim. O da bana “yapma, rahatsız oluyoruz biz” dedi. Ben bir darbe daha aldım. Bunu daha nazik bir şekilde de söyleyebilirdi. Mutfağa gidip yufkayı buzluğa koydu. Ben de “dün dolaba baktığımda yufka bulamamıştım, sanırım kullanıldı, tekrar kullanırız diye bugün de aldım” dedim. Halbuki teyzem yufkayı buzluğa koymuş. Daha sonradan anladım ki sabahları kullanamayım diye buzluğa atmış. Normalde dolapta duruyordu. Bu şekilde düşünmesi beni daha da kötü etkiledi. “Sana önceki gün rahatsız olduğumuzu söylemiştim, ertesi gün tekrar yaptın” dedi. Bana sadece “yağ yakmışsın, kokmuş” demişti. Ben de ertesi gün daha dikkatli bir biçimde yaptım. Sandım ki sadece o gün için öyle oldu. Bana “yeğenim, dün yaptığın şeyden dolayı evde ağır bir koku oldu, onun yerine başka bir şey yap sabahları” gibi dese ben anlarım da hiçbir şey söylemeden tavır alması pek hoş değildi. Rahatsızlık veriyor olabilirim ama ben onun yeğeniyim ya. Kardeşinin çocuğuyum yani. O kadar bir yakınlık var aramızda. Odama geldiğimde uzun süre bunu düşündüm ve üzüldüm. Bugün yorgun olduğum için erken yatıyorum.

Kasım

27 Kasım 2016

Yarın günlerden pazartesi. Yeni çalıştığım yere yavaş yavaş ısınıyorum. Neredeyse her gün yeni bir şey öğreniyorum. Kendimi neredeyse mutlu gibi hissediyorum. Neredeyse diyorum çünkü şu an hiç bilmediğim bir sektörün içine girdiğimi ve önümü hiç göremediğimi düşünüyorum.

Kasım

7 Kasım 2016

Son birkaç gün içim içime sığmıyor resmen. Yeni bir işe başlayacağım için gerçekten heyecanlıyım. Hani ilk okula başlayan bir çocuğun aklında heyecan ve belirsizlik duygusu olur ya, işte bende de şu an öyle bir duygu var. Gün geçtikçe bu duygunun azalacağını düşünüyorum. İnsanın kendine güveninin tam olmasına rağmen bu duygular sanki bir başarısızlık, hata getirecekmiş hissini veriyor. Tabi ortada öyle bir durum yok.

İş yerinde tanıştığım insanları sevdim. Hepsi sanki yıllardır tanıdığım, birlikte çalıştığım insanlar gibi. Bu konuda ya ben çok sıcakkanlıyım ya da insanları çabucak sahipleniyorum.

Şöyle kendimi bir değerlendirsem; iyi biri olmaya çalışan, insanlara iyi davranan ve onları sahiplenen, onlara saygı duyan biriyim. Aynı Japonlar gibi. İçimde en ufak bir kötü niyet yok. Bu beni saf mı yapıyor ya da bunca zaman karşıma kötü insanlar mı çıkmadı bilmiyorum ama kendimi bildim bileli ben böyleyim.

İş için benden istedikleri bütün belgeleri topladım. Tek bir sorun var, ki aslında bir sorun değil, kan grubu kartımı fotokopi çektirmemiş olmam. Aklımda devamlı “kan grubu kartı” olarak kaldığı için fotokopi çekilmesi gerektiğini bilmiyordum. Şirkete gidince insan kaynaklarındaki Berna Hanım’dan kartın fotokopisini çekmesini rica edeceğim. Bu konuda yardımcı olacağından eminim.

Son zamanlarda düşündüğüm tek bir şey var. Keşke annemle babam da İstanbul’da olsaydı, keşke buralı olsaydık. İstanbullu olan insanları kıskanmaya başlıyorum artık. Kendi memleketimi de seviyorum, hiç kuşkum yok fakat insanın doğduğu, büyüdüğü şehir ile çalıştığı şehrin bir olması kadar güzel bir şey yok. Asıl gerçek şu aslında. Benim için her zaman önemli olan tek şey insanlar. Ailem ve akrabalarım, benim yanımda var oldukça ben huzurluydum. Mesela şu an kendimi pek huzurlu hissetmiyorum. Yarım kalmış gibiyim. Tamamlanması gereken bir şey varmış gibi… Yalnızım, belki de tek sorun bu. Bir kız arkadaşım yok. Edinemediğimden değil, şimdilik istemediğimden dolayı.

(Nereden aklıma geldiyse bunları yazmak) Çocukluk dönemimde ablamla birlikte devamlı bir şeylerden kısarak yetiştik. Zor dönemlerimiz oldu, özellikle ablamın. Şu an o günler aklıma geldi ve gözyaşlarımı tutamadım. Gözlerimden yaş geliyor. Kendimi bir kenara bırakıyorum, ablam çocukluğunu doğru dürüst yaşayamadı. Babamın işinden dolayı, diğer arkadaşları dışarıda gezerken ablam, annem ve bazen ben, babamın işini yapardık. O zamanlar daha küçüktüm, o yüzden ben pek o işleri yapmıyordum ama ablam benden büyüktü. Ailemizin en kötü yılları onun gençlik dönemine rast geldi. Çok iyi hatırlıyorum, bir komşumuzun kızı vardı. Tek çocuktu. Aynı ilkokula gidiyorduk ama o benden 3 yaş küçüktü. Bir gün apartmanın bahçesinde otururken babasının ona ne kadar harçlık verdiğini sordum. O zamanın parasıyla, 1 milyon dedi. Çok şaşırmıştım. O dönemde ben 250 bin lira alıyordum ve bu sadece bir simit ve ayran alabilmek için yetiyordu. Oysaki o bir çok şey alabilirdi 1 milyonla. O gün böyle geçmişti aklımdan. Benim çocukluğum yine iyi geçiyordu. Ablamın gençlik yıllarında dershaneye giderken test çözebilmesi için soru bankaları almamız gerekiyordu. Çok çalışkan biriydi. Dershanede ilk beşteydi. Ablama yeteri kadar paramız olmadığı için ikinci el çözülmüş soru kitaplarını alır, çözülmüş soruların şıklarını doğru şık nasıl işaretlenmişse aynı şekilde işaretlerdik. Sonra da silerdik. Bu sayede ablam o sorunun doğru şıkkını anlamazdı ya da anlamamazlıktan gelirdi. Şu an ablamı düşünüyorum da, zor bir dönem geçirdi. Onun gibi olanlar da vardı, onlar için de üzülüyordum.

Neyse şimdi üzülme vakti değil. Ablamın durumu şu an iyi. Allah biliyor ya, ona öyle iyi bir eş, çocuklar ve imkanlar sağladı.

Ailem benim bir parçam. Her ne kadar uzakta yaşayabilirim diye kendimi kandırsam da eksik bir şekilde yaşayacağımdan eminim. Ama buna alışmak zorundayım.

Üzerimde en çok emeği olan kişi annemdi. Annem çalışıyor olduğu için beni bakıcıya bırakıyordu. Biraz büyüdükten sonra, beş altı yaşlarımda alerjik astım teşhisi kondu. Annem bu durumdan dolayı kendini sorumlu hissetti ve işinden emekli olup bana bakmaya başladı. O zamanlar emeklilik yaşı epey düşüktü. Neredeyse her hafta hastalanırdım ve hastane hastane dolaşırdık annemle. Bazen geceleri nefes alamamaya başlar hemen acile giderdik. O günü orada geçirirdik. Bazen de gecenin bir vakti nöbetçi eczane arardık, hem de yürüyerek. Bütün bunlar, annemin aslında beni tamamlayan en büyük parça olduğunu bilmemi sağlıyor. O benim hayatımdaki en değerli insan. Benim kurtarıcım. Meleğim.

Güçlü olmak zorundayım. Her zaman ve her yerde kendimi güçlü hissetmeliyim. O yaşananlar boşa yaşanmadı ve boşa akılda kalmadı. “Bir gün yalnız başına kalacaksın, annen ve baban yanında olmayacak, hatta kardeşin bile” cümlesini düşünerekten kendimi hayata hazırlıyorum. Her işimi kendim yapmaya çalışıyorum, kadın işi erkek işi ayırt etmeden.

Uyumam gerekiyor. Yarın büyük bir gün. Farklı bir yolda atılacak ilk adım. Umarım benim ve sevdiklerim için hayırlı bir yoldur.

Ekim

20 Ekim 2016

Bugün, dün bahsettiğim sınava gittim. Sabah kalkamam diye saat üçteki sınava katıldım. Hiçbir hazırlık yapmadım. Mülakat olmadığı için acaba üzerime ne giysem diye de pek düşünmedim. Üstümü başımı giyindim, hemen yola çıktım. Gideceğim yer Büyükçekmece’deydi. Daha öncesinden metrobüsle Avcılar tarafındaki bir yere gitmiştim, benim için yabancı bir yer değildi. Telefondaki uygulamadan hangi taşıtlara bineceğime baktım. Allahtan öyle bir uygulama yapmışlar, yoksa düşün babam düşün. Muhtemelen İstanbul’da toplu taşıt kullanan bir çok insanda bu tip en az bir uygulama vardır. Caddenin üzerindeki durakta biraz bekledikten sonra otobüs geldi. On beş yirmi dakika sonra metrobüs durağına geldim. İstanbul’da hangi taşıtlara binmen gerektiğini bilmenin yanında o taşına ulaşabilecek yolu da bilmen gerekiyor. O da zor yani. Yoksa yanlış bir durakta vakit harcayıp bineceğin vasıtayı da kaçırma ihtimalin var. O yüzden ayık olman gerekiyor. Metrobüs durağında bekledim, insanların bazıları biniyor bazıları binmiyor. Sanki ilk defa metrobüse biniyormuş gibi şaşırdım nedense. Acaba başka bir metrobüsü mü bekliyorlar diye düşünürken benim otobüsüm geldi ve o gördüğüm kalabalığın yarısı araca hücum etti. Yine şaşırdım çünkü başka bir metrobüse binecekler diye düşünüyordum. Salaklık ben de ya, ben de bindim metrobüse. Sanki üç durak sonra inecekmişim gibi. Önümde otuz küsür tane durak vardı. Son durağa gidecektim. Yuh! Aracın orta kısmına gittim, demirlerin kesiştiği yere resmen kamp kurdum. İlerde birileri iner umuduyla müzik dinlemeye devam ettim. Her geçen durakta artan insan sayısını görünce bunun hiç de mümkün olmayan bir şey olduğunu gördüm. Yolda giderken İstanbul’un çok ama çok büyük bir yer olduğu değil, insanların çok fazla olmasından dolayı şehrin genişlediğini düşündüm durdum. Çok fazla insan olduğundan bu kadar büyükmüş gibi görünüyor. Şöyle düşününce Adana’da da 15 milyon insan yaşasa, Adana için de epey büyük bir şehir derlerdi. Epey bir yol gittikten sonra koltukların yavaş yavaş boşaldığını gördüm. Hatta bir durağa gelince neredeyse aracın çoğu boşaldı. Farkettim ki son duraktan bir önceki duraktaymışız. Bare bir duraklık oturayım dedim ve ters yöndeki koltuklardan birine oturdum. Metrobüsten indim, şimdi geldi sıra uygulamanın gösterdiği otobüse binmem gereken durağa. Biraz dolaştım baktım etrafta durak falan var mı diye. Simit satan birine sordum bilemedi. Oradaki büfeden birine sordum, adamlar tarif etti sağolsun. Köprüden geçtim, merdivenlerden indim ama etrafta hiç durak yoktu. Kafamı bir çevirdim ki durak tam çaprazımda. Otobüs de hemen geldi. İşte geliyoruz ilginç kısma. Metrobüse binmeden önce kartıma yirmi lira yüklemiştim ki içinde biraz para da vardı. Otobüse binince beş lira kestiğini farkettim. Gözlerime inanamadım. Beş lira düştü yazıyordu. Kalanda da on dört lira. Hayatımın en büyük ikinci kazığını yemiştim herhalde. (Birincisi Akmerkez’de kuzenimle gittiğimiz sinema biletine adam başı otuz iki lira vermemizdi)  Halbuki üç dört durak sonra inecektim. Tüh dedim ya, o kadar param boşa gitti. Bare iş olsaydı. Neyse, inmem gereken durakta indim. Ulan, dedim, ulan burası İstanbul mu? İç Anadolu’nun herhangi bir şehrini andırıyordu. İstanbul ile yakından uzaktan alakası yok. Aydınlı Grup yazısını gördüm ve içeriye girdim. Gayet güzel bir lobisi vardı, Allah var. Sağ tarafımda büyük camlardan yapılmış küçük toplantı odaları vardı. İçeride de bekleyen adaylar vardı. İki odanın birinde kızlı erkekli oturan adaylar, diğerinde de başı kapalı üç kız duruyordu. Hmm dedim, bu muhafazakar bir şirket. Gelirken de Google’da aratmamda Fetö ile ilişkisi olduğu haberlerini okudum. Neyse, zaten beni buraya almazlar dedim. İlk önce iş başvuru formunu doldurdum, sanki Kariyer.net’ten bilgileri çekemiyorlarmış gibi (hatta bunu görevlilerden birine söyledim) sonra başladı sınav. O kadar zor soruları nereden bulmuşlar anlamadım. Artık şirketlerin ve devletin yaptığı sınavlar mantık üzerine zor sorular barındırıyor. Eskisi gibi artık yapamıyorum. Zar zor, belki soruların yarısını yapabilmişimdir. Eminim, hepsini yapabilen kimse yoktur. Sorular kolay olsa bile en azından 2 dakika zaman kaybettiriyor. O yüzden hepsinin yapılabilmesi çok zor. Bunu gelen bayan görevliye de söyledim, o da bana “yaptıklarından eminsen sorun yoktur” dedi. Aaa, demek ki önemli olan işaretlediklerinin doğru olup olmaması. Keşke bunu sınava girmeden önce söyleseydin be ablacım. Neyse, sınavdan çıktım, aynı güzergahla bu kez minibüse binerek metrobüs durağına ulaştım. Metrobüs durağının yakınında bir kolej vardı ve tam da öğrencilerin çıkış saatine denk geldim, şans ya. Durağa geldim, önümde epey bir insan var. Otobüs geldikçe belli bir sayıda kişi biniyor, sıra az ilerliyor. Sıra bize geldiğinde ben hemen sol tarafta olan bir yere oturdum. Ters bir yere oturmuştum, o an aklımda olan tek şey “bir yere oturabilmek”ti. Artık ayıkmıştım. Son durağa gelene kadar oturarak gittim. O kadar uzun sürüyor ki yolculuk. Metrobüsle gelmeme rağmen Büyükçekmece’den Zincirlikuyu’ya bir buçuk saat sürdü. Oradan da 58A’ya binmek için diğer durağa gittim. Epey bekledim, sonunda geldi. Yine doluydu, bu kez de iş çıkışı saatine denk gelmişti, şans! Tıkış tıkış eve gittim. Otobüsten indiğimde bir oh çektim, sonra da “teyzemler gerçekten çok güzel bir yerden ev almışlar” dedim. Gerçekten de çok güzel bir yerden almışlar. İstanbul’un en iyi yerlerinden. Boğazı görmese de semt olarak çok güzel. Acaba ben o tarafta bir yerde işe başlasam ve kirada otursam, mutlu olabilir miyim diye düşündüm. Mecburen mutlu olmalıydım çünkü ekmek aslanın ağzında ve ben hala iş bulamadım. İş nerede ben orada pozisyonundayım. Tecrübesiz olduğum için seçme gibi bir lüksüm yok şimdilik. Bakalım ileride nasıl olacak. Bu gün de böyle geçti işte.

Ekim

19 Ekim 2016

Bugün kendimi biraz huzurlu hissediyorum. Ailemin yanımda olduğunu bilmek bugün iyi hissetmemi sağladı. Şu an beni anlayabilecek ve destek olabilecek birine o kadar çok ihtiyacım var ki. İstanbul gibi büyük br şehirdeyim, güzel bir semtte, güzel bir evde kalıyorum ama yalnızım. Sanki beni anlayabilecek, bana sahip çıkacak hiç kimse yok şu hayatta. Keşke annem babam da benim gibi mühendis olmuş olsalardı. Hayat belki o zaman daha da kolay olabilirdi benim için. Onları bu konuda suçlayamam, o dönemim şartlarına göre bu durum zaten çok zormuş. Ama en azından biraz daha kendilerini geliştirmiş olabilirlerdi. Tabi ben böyle konuşuyorum ama ileride benim de nasıl bir baba olacağım belli değil. Bakalım benim bir aileden beklediklerimi ben çocuğuma verebilecek miyim.

Zaman çok hızlı geçiyor. Henüz bir işim olmadığı, dışarı çıkmadığım için günler çok verimsiz geçiyormuş gibi geliyor. Yapmak zorunda olduğum şeyleri yapmayınca, zaman o kadar hızlı geçiyor ki.

Şimdi düşünüyorum da, bana gerçekten destek olabilecek bri hayat arkadaşına çok ihtiyacım var. Önceden insanın bir sevgilisi olmasını çok garipserdim. Neden ihtiyaçları olabilir diye düşünür, kendime bakarak “kendi ihtiyaçlarımı kendim giderebiliyorum” derdim. Şu aralar bunu çok iyi bir şekilde anlamaya başladım. Birinin eksikliğini çok net bir şekilde hissediyorum. Beni anlayan, benimle ilgilenen biri yok gibi. Ailemi saymazsak… Gerçi onlar da beni pek anlamaya çalışmadı ama neyse… Şimdi onların da hakkını yemeyeyim, bana yardımcı olmaya çalışıyorlar.

Gerçek anlamda büyüdüğümü hissediyorum. İleriye gidebilmemi sağlayacak temelleri iyi attığımı düşünüyorum. Belki de tek eksiğim, yanımda benimle birlikte bu yolda ilerleyebilecek bir kişinin olması. Aslında biliyor musun, bunun bir kadın olması da gerekmiyor. Bir erkek de olabilir, yeter ki beni anlasın ve benim yanımda olsun. Aynı kafa yapısına sahip olalım ve arkadaşlığımız ilelebet devam etsin. Yüz kere söylüyorum ama durum bu: benim birine ihtiyacım var. Duygusal olarak kendimi yıpranmış hissediyorum. O yüzden beklenmedik bir yerden gelen destekler bile benim için çok etkili. Fırtınalı olmasa da çetin sulardan gelen, tek ihtiyacı güvenli hissettiği bir limana demir atmak olan bir gemi gibi hissediyorum. O kadar badireler atlatmasam da, zorlukları yaşamasam da benim de bir limanım olmalı.

Yarın bir şirketin Management Training (MT) programı dahilinde bir sınava gireceğim. Normal bir görüşmeymiş gibi gidiyorum. Hazırlıksız ve düşüncesiz bir şekilde. Firma ile ilgili herhangi bir bilgim bile yok. O derece vurdumduymaz olmuşum bu iş konusunda. Haksız da değilim aslında. Yaklaşık bir yıldır iş bakıyorum, bakınıyorum. Tabi bunun ilk 6-8 ayı pek iş arıyormuşum gibi geçmedi ama son ayları iyi bir şekilde iş aradığımı düşünüyorum. Zaman geçtikçe kendime olan saygım da azalıyor. Hani her insan kendini az da olsa özel hisseder ve bu insan için önemlidir ya, işte ben bu hissi yavaş yavaş kaybetmeye başlıyorum. Halbuki yapabileceğimin şu anki düşünceme göre sınırı yok. Tabi şimdilik böyle hissediyorum. Sistemin içine dahil edince, herkes gibi ben de yavaş yavaş tükenmeye başlayınca, bu düşüneceden eser kalmayacak, eminim. İçimdeki küçük bir “yapabilirsin” pırıltısı bile bir aleve dönüşebilir, biliyorum.

Sonuç olarak, bugün içimde hala bir umut var. Yalnızlık ve çaresizlik de var. Belli ki her şeyi zaman gösterecek.

Ekim

18 Ekim 2016

Zaman çok çabuk geçiyor. Nasıl geçtiğini de bilmiyorum. Bir kahvaltı yapıyorum, internete bakıyorum, bir oyun atıyorum, bir tane daha, bir tane daha sonra bir tane daha. Akşam yemeği yapıyorum, İngilizce’ye bakıyorum, internete bakıyorum. Film izliyorum, dizi izliyorum, yatıyorum. Çok mu şey yapıyorum? Hayır. Yaptıklarımın elle tutulacak hiçbir yanı yok. Peki neden vaktim bu şekilde boş ve hızlı geçiyor? Nedeni belli aslında. Henüz işim yok, hala iş arıyorum. Ulan şu iş olayını bir halledeyim, belki de o zaman açılacağım. Ama o zamana kadar malesef hayat bu şekilde ilerliyor. Belki de bunları yaşamam gerekiyor, bilemiyorum. Şuan Athena’nın Ses Etme klibini izliyorum. Müzik o kadar güzel ki. Dinledikçe dinleyesim geliyor. Normalde Türkçe şarkı pek dinlemiyorum. Bu parça kendini dinletti. Transların gündelik hayatlarını konu alıyor olması dikkatimi çekti. Yazık bu translara ya, gerçekten üzülüyorum onlar için de. Ulan ülkede Bülent Ersoy gibi biri varken insanlar nasıl olur da translara karşı çıkar? Binlerce lira verirler Bülent dinleyebilmek için, sokakta dolaşan Bülentleri taşlarlar. Bu mantık, taş bir mantık. Katılaşmış, katıklaşmış ve fosilleşmiş beyinler… O bir insan, ister trans olsun, ister eşcinsel olsun, ister normal bir insan olsun. İster Musevi, ister Hristiyan, ister Budist. Bu bir hayvan da olsa, bir bitki bile olsa onu incitmeye hiçbir kuvvetin hakkı yok, yukardakinden başka. Çok ama çok duyarsız, duygusuz bir varlık haline geldik.

Ben dinlemeye devam ediyorum. Canım sıkıldıkça buraya bir şeyler yazmaya devam ederim herhalde.

Kovalıyorsun kendi kendini,
Hayat buysa ben yokum der gibi.
Dönüyorsun hep aynı yere,
Yeni baştan başlıyormuş gibi.

Eylül

22 Eylül 2016

Zaman, yapmam gerekenleri kağıda yazıp yazılanları takip etmememle geçiyor. Nasıl oluyor da bu işin sonunu getiremiyorum, anlamıyorum. Kafam belirli belirsiz şeylere takılıp kalıyor sanki. Belki de nedeni geçiş döneminde olmamdır.

İngilizceyi hayatıma entegre etmiş olmama rağmen hala karşıma bilmediğim kelimelerin çıkması şu aralar beni hayli bir düşündürüyor. İkinci dile başladım, onda ilerlemeyi düşünüyordum ama önce şu İngilizceyi bir ilerletmem gerekiyor. Kitap okumam lazım aslında. Bilgisayarımdaki kitapları okusam benim için yeter de artar bile.

Şu aralar yaptığım şeyler sıradan olduğu için anlatmamı gerektiren konular olmuyor. O yüzden bu yazıyı kısa tutuyorum.

Ağustos

26 Ağustos 2016

Bu ay içinde yazmak istediğim bir olay yok. Artık uzun uzun yazmak gerçekten zaman kaybı gibi geliyor. Önceden yapmaktan az da olsa zevk aldığım şeyler artık canımı sıkmaya başlıyor. Bu ay içinde yaşanan olaylardan bir kaç tanesini yazayım. Başvurular devam ediyor, moral bozuk. Bazı şeyler için çok geç kaldığımı düşünüyorum. Bir arkadaşım İstanbul’a geldi, aynı evde kaldık, gezdik, fazlasıyla fotoğraf çekildik. Çocukluk dönemimde çok yakın olduğum iki kızdan birinin annesi kanser yüzünden hayatını kaybetti. Enişteme iPhone ve bilgisayar aldık, arada sırada onun yanına gidip ufak tefek şeyler öğretiyorum. Bazen Pendik’te oturan doktor arkadaşım ve sevgilisiyle buluşuyoruz.

Temmuz

16 Temmuz 2016

Bugün belki de ülke için garip anların yaşandığı bir gün oldu.

Akşam her zamanki gibi bilgisayarın başındaydım. Gece yarısına doğru Whatsapp’tan bir bildirim geldi. Göz ucuyla şöyle bir baktım. Mesajı atan annemdi. Mesajda annem “darbe oluyor, televizyonu aç” diye yazmış. Darbe mi? Ne darbesi? Hemen yan odadaki kuzenimin yanına gittim ve darbe olduğunu, televizyonu açmamız gerektiğini söyledim. Ntv’yi açtık ve harbiden darbe olduğunu öğrendik. Oha, darbe yapıyorlar dedim içimden. Kuzenim de pek sevinmişti, cumhurbaşkanını sevmiyordu. O yaşına rağmen hala nasıl oluyor da darbe yapıldığına sevinebiliyor bilmiyorum. Zaten biraz zaman geçtikten sonra şaka yapmış gibi davrandı. Hemen ertesi gün de olumlu sonuç çıkabilme şansı olan bir iş görüşmem vardı. Tüh, şansa bak! Tabi o anda insan ne düşündüğünü anlayamıyor. İlk başta “eyvah, gittik” dedim. “Hemen sokağa çıkma yasağı ilan edilir, ülkece batarız” dedim. Çok endişeliydim, ülkenin gidişatı resmen değişecekti. Başka isterse A. Hitler olsun, darbe olayı iyi değildi. Bilgisayarımı odamdan getirdim, bir yandan haberleri izlerken diğer yandan internette yazılanlara bakıyordum. Şok üstüne şok oldum. Haber kanalları Cumhurbaşkanı ile telekonferans özelliği ile konuşuyorlardı. Yani rehin falan alınmamıştı. Hemen TRT’yi açtık. Ekranda beti benzi atmış, yüzü bembeyaz olmuş bir kadın kameranın arkasında yazılan yazıları okuyor. Kadın o kadar çok korkmuş ki alnından terler akıyordu, o kadar fondöten sürmelerine rağmen. Tehdit etmiş olabilirlerdi. Bir ara “sabahtan itibaren sokağa çıkma yasağı” cümlesini duyunca “eyvah” dedim. Evde de hiçbir şey yoktu. Kuzenime söylemiştim o kadar gidip bir şeyler alalım diye. Aç aç oturacaktık günlerce. Aklıma hemen suların, elektriklerin kesilebileceği düşüncesi geldi ve telefonumu bilgisayarımı şarja taktım, mutfaktaki su bidonlarına içmediğimiz çeşme suyundan doldurduk. Korkuya bak! Haberlere göre İstanbul’daki köprüleri asker tanklarla kapatmış. Ayrıca İstanbul üzerinde savaş uçağı geziyormuş. Biz bir ara duymadık. Ta ki çok şiddetli bir ses duyana kadar. Öyle bir sesti ki camlar neredeyse patlayacaktı. Bir yere bomba attılar herhalde dedim. Sonra farkettik de savaş uçağıymış, ses hızını açınca öyle ses çıkarıyor. Neredeyse sabaha kadar uçtu havada. Bir ara ses kaydını alayım dedim, aldım ama ilkinden eser yok tabi o kayıtta. Birkaç saat sonra bu darbe olayının başarısız bir girişim olduğu ortaya çıktı. Cumhurbaşkanı o kadar çok korkmuştu ki halka “sokağa çıkın” talimatı verdi. Nasıl çıkalım o korkuyla. Başımıza ne geleceği bile belli değil. Anam yok babam yok yanımda, başıma bir şey gelse ne olur? Neyse, haberlerden izlediğimiz kadarıyla halkın bir kısmı sokağa çıkmış ve askerlerin önünde durmuş. İnternetten izlediğim kadarıyla askerlerin bazıları İstanbul’da Boğaziçi Köprüsü’nde sivillere ateş açmış. Ayrıca Ankara’da bir helikopter üzerinden de insanlara ateş açılmış. Çok yazık oldu, gerçekten. Yani orada daha gencecik erler var, komutanlarının zorlarıyla oraya gönderilmişler. Tabi sivillere ateş açanlara hiç acımıyorum, Allah onların belasını versin.

Saat beşe doğru uyumaya çalıştım. Belki de şu yaşıma kadar gördüğüm en tedirgin edici olaylar yaşandı. Allah ülkemin yardımcısı olsun. Bu güzel halk bunu kesinlikle haketmiyor.

Haziran

23 Haziran 2016

Sabah uyanmam gereken saatte kalktım. Duş aldıktan sonra takım elbisemi giydim, kahvaltı olarak bir kaç şey atıştırdım. Apartmandan çıkar çıkmaz ayağımda bir ağrı hissettim. Tataaaa, ayakkabı ayağıma vuruyor. Neyse dedim, az vuruyor, sonra acıya alışırım. Otobüse binmek için durağa geldim, tam otobüs geldi, “sanırım kartımda para yok” dedim. Yürümeye başladım. Yaklaşık yirmi dakikalık bir yürüme mesafesi ile Levent’e kadar gittim. Ama ayağım nasıl acıyor, nasıl acıyor. Resmen küfür ettim aldığım yere. Halbuki bir önceki gün bir sorun yoktu, her şey normaldi. Keşke yanıma yara bandı alsaydım da yapıştırsaydım. En azından sadece basınç hissederdim. Neyse öyle böyle metro durağına kadar gittim. Yürüyen merdivenlerden aşağı indim, takım elbiseli adamların ceketlerini de giydiklerini görünce içime bir dert oldu bu ceket. Hepsi sıcak olduğu için ceketlerini ellerinde tutuyordu. Ben sıcak olduğu için ceketimi almamıştım bile. “Umarım bir sorun yaratmaz” dedim kendi kendime. Biraz daha ilerledim, Allah Allah, herkesin ceketi ya kolunda ya elinde. Tövbe estağfurullah, bu ne? Neyse, kartıma para yükledim, metroya bindim. Maslak’ta indim. Kalabalığı takip edip yukarıya çıktım. Ayakkabı hala ayağıma vuruyor tabi. Ayağımın ön tarafı ile basmaya çalışıyorum ama nafile. Neyse telefonu açtım, gideceğim yere baktım. Yaklaşık beş yüz metre ötede gösteriyordu. Zar zor gittik. Bankanın önüne geldiğimde iki görevli bankamatiğin etrafını temizliyordu. Bankanın ne zaman açılacağını sordum. O da dokuzdan sonra dedi. Biraz etrafta oyalandım. Meğer adam banka şubesini söylüyormuş. Bir yığın insan önümden geçtikten sonra farkettim, genel müdürlüğün girişinin yan tarafta olduğunu. Neyse, içeri gidip resepsiyona grup mülakatı için geldiğimi söyledim. Bana bir giriş kartı verdi ve biraz beklememi söyledi. Yanımda bir bayan daha vardı. Muhtemelen o da grup mülakatına girecekti. Resepsiyona “mülakat dokuzda başlayıp on iki buçukta bitiyor, o kadar sürüyor mu?” diye sordum. O da “yaklaşık on gibi başlar, bir buçuk, iki saate biter zaten” dedi. Neyse oturup bekledim. Başkaları da geldi benden sonra, onlar da yan taraftaki yerlere oturdular. Aralarında sadece bir erkek vardı, gerisi bayandı. Bir bayan, yanımda durdu, yer olmadığı için ayakta beklemeye başladı. Ben de kalktım kendi yerimi verdim, zaten on on beş dakika vardı. Kalktım dışarıda bekledim. Hava esiyordu hafiften. Oksijen almam iyi oldu aslında. Mülakata gelen erkek aday da hemen kapının önünde duruyor, biraz tedirgin duruyordu. Bense gayet rahat ve hazır gibiydim. Bir müddet sonra içerideki bayanlar kalktığını gördüm. Ben de içeriye girip onları takip ettim. Asansöre bindik. Asansörde “kaçıncı kattaymış?” diye sordum ve onlar da ikinci katta olduğunu söylediler. İkinci katta indik, bir kat daha aşağı inmemiz gerekiyormuş. Diğerlerinden önce atıldım ve en önden gittim. Bizi insan kaynaklarından bir bayan karşıladı. İlk elini sıkan bendim (sanki büyük bir şeymiş gibi 🙂 ) Kat numaramızı sordu, bize gönderdikleri emailde varmış. Allahtan aklımda kalmış da hemen söyledim. Geçtim oturdum koltuklardan birine. Erkek olan arkadaşı diğer gruba aldılar. Toplamda sekiz kişilik bir gruptu ve grubu ikiye ayırdılar. Öyle olması daha iyiydi bizim için. Yoksa her kafadan bir ses çıksa iyi olmazdı. Neyse, gruptakilerden sadece ben varım erkek olan. İki bayan geldi içeri, insan kaynaklarındanmış. Biri bizim başvurduğumuz yönetici adaylarından bir tanesiymiş. Ellerindeki özgeçmişlerden bizim bilgilerimize bakıyor, bir yandan da o kişinin kendisini anlatışını dinliyorlardı. En sonra ben vardım. Arkadaşlardan bir tanesi Odtü’lü, diğeri Boğaziçi’li, bir diğeri de Hacettepe’liydi. Ama hepsi yeni mezun ya da bu yaz mezun olacaklardı. İşin ilginci, hepsi farklı mesleklerden. Mesela Odtü’lü olan siyasal bilimler (tam hatırlamıyorum aslında) okumuş. Boğaziçi’li olan fizik, Hacettepe’li olan da kimya. Ya diyorsun, bu insanlar yanlış ilana mı başvurmuş. Hani ben endüstri mühendisiyim. Bizim iş zaten yönetimle ilgili. Benim mesleğim normal de, diğerleri? Hani şuna da şaşırıyor insan, bu adayları mülakata çağıran da yine banka sorumluları. Bir bildikleri var herhalde dedim. Neyse. Adaylar kendilerini anlatırken gözüme çarpan bir durum oldu. Onlar kesinlikle bu iş için istekli değillerdi. Olsa da olur diye düşünüyorlar gibiydiler. Ama ben kesinlikle bu işi istiyordum. Hatta yanımdaki arkadaş, “aslında bankacılık hiç düşünmüyordum, nasıl oldu bilmiyorum ama sizin ilanınıza başvurdum” dedi. Ben şok. “Aslında ben bu işi istemiyordum, siz çağırdınız” demek gibi bir şey yani bu. Bu arkadaşı bir de İzmir’den çağırmışlar. İki kat şok. İçlerinden sadece diğer ikisi iyi gibiydi. Odtü’lü olan suskundu, Boğaziçi’li olan çok sakin konuşuyordu, ben hiç susmuyordum. Arada sırada onlara da hak tanıyordum tabi 🙂 Şaka bir yana onlara bıraksam hiç konuşmayacaklardı. Verilen örneği alıp okuduk. Yirmi dakika kadar düşündükten sonra başladık konuşmaya. İlk adım atan pastanın büyük payını alacaktı. Bil bakalım kim ilk konuştu? Ben! Hemen olayı özetledim, yapılması gerekleri sıraladım. Boğaziçi’li ilk başta benim sözümü kesmeye çalıştı ama daha sonra tekrar toparladım. Benim sonraki söyleceklerimin bir tanesini söyledi ve ben de hemen dikkati kendimde tekrar odakladım. Anlatmam gerekenlerin hepsini anlattım. Sonra diğerleri konuştu. Aslında şöyle olması gerekiyordu. Hepimiz eşit sürelerde konuşmalıydık fakat öyle olmadı. Sohbet havasında geçti. Son yirmi beş dakikada ben masadaki marker’ı aldım ve tahtada yapılması gerekenleri sıraladım. Yazarken aklıma başka düşünceler de geliyordu. Onları da söyledim. Onlar da başka düşüncelerini söyledi tahtaya ekledik. Sonra sunum yapmamız gerekiyordu. Masaya yaklaştım, “sen yap olmazsa” dediler. Bu söz, beni lider olarak seçtiklerinin kanıtıydı. Bence olay orada bitmişti. Ben resmen baskın gelmiştim. Yapılması gerekenlerin şemasını masaya, takım arkadaşlarıma doğru anlattım. Sanırım bir tek orada hata yaptım. Ama onlar da şöyle bir şey söylemediler: “sunumu bize yapacaksınız”. O yüzden ben de sanki masada, olaydaki kişiye anlatıyormuşum gibi anlattım. Geçip yerime oturdum. Keşke bir de “dinlediğiniz için teşekkürler” deseydim. Neyse, o da heyecandan oldu, söylemeyi unuttum. Elimize bir de değerlendirme formu verdiler. Soruları doldururken bazıları bitirip çıktı. En son çıkan ben olmak istiyordum. Son dakika insan kaynaklarından biri ile konuşmak biraz iyi gelebilir diye düşündüm. Şu uçak meselesini sordum.

“Bayram dolayısı ile Adana’ya dönmem gerekiyor. Bayramdan sonraki hafta içinde geri dönüyorum. Uçak bileti ayırttım. Bire bir mülakatlar o hafta içinde olursa uçak biletimi iptal ettirmek zorunda kalacağım. Tabi eğer o aşamaya geçersem (sanırım bu cümleyi üstüne basa basa söylemem gerekiyordu, sanki tamam ben bir sonraki aşamayı garantidim dermiş gibi hissettim, ama karşımdaki kişi nasıl hissetti bilmiyorum). Hatta email atarak da sordum” dedim. O da bana “bayramdan sonraki hafta, ilk iki gün bir değerlendirme yapacağız. Ona göre de bire bir mülakat için çağıracağız” dedi. Sonra gülerek teşekkür ettim ve iyi günler dedim.

Bankanın giriş kısmındaki turnikelerden geçtikten sonra kartımı verdim, kimliğimi aldım ve dışarı çıktım. Tam dış kapıdan da çıkıyordum ki o Odtü’lü arkadaşı gördüm. O da istemeye istemeye “aa merhaba” dedi. Beraber yürüdük, konuştuk. Kendinin pasif kaldığını ve söylediği bir cümleden pişman olduğunu söyledi. Metroyla Şişli’ye gidecekmiş. Birlikte aynı metroya bindik. Email adresini istedim, sonuçlar için. Levent’te indikten sonra kuzenime mesaj attım. Normalde mülakattan sonra onların yanına gitmem gerekiyordu. Ayakkabının çok vurduğunu ve eve gitmem gerektiğini söyledim. Eve gittim, bir şeyler atıştırdım ve onlara gitmek için yola çıktım. Son dakikada aklıma düşün terlik durumu yüzünden Levent’teki AVM’lere bakmaya gittim. Biraz gezdikten sonra otobüse bindim, kuzenin bana Whatsapp’ta yolladığı lokasyona yakın yerde indim. Kuzeni aradım, “ooo yanlış yerde inmişsin, çok yürüyeceksin, nehri geçeceksin” dedi. Bir yandan ayağım ağrıyor, bir yandan sıcak yürüye yürüye nehri geçtim. Sonra tekrar aradım. “Kur’an kursu var, cami var, onun arasından gir, uzun bir merdiven göreceksin, oradan çık” dedi. Yanlış aradan çıkmışım. Öyle bir yokuş ki sanırsın Ankara’nın Dikmen’i. Bir cami gördüm, park gördüm ve kuzeni aradım tekrardan. Merdivenlerden çık dedi, çıktım. Bir baktım market. Girip dondurma aldım, eli boş gidilmez sonuçta. Markette çalışanlara sordum, sitenin girişini, bana bir şeyler söyledi ayaküstü ama anlamadım. Çıkıp parka tekrar girdim ve teyzenin birine sordum. O da bana gösterdi sağolsun. Öyle böyle buldum apartmanı, kuzen de zaten çocuğu almış aşağı indirmişti. Apartmanın yanındaki çardağa geldik. Pöfür Pöfür esiyor ama. Biraz oturduk, çocuk top oynadı. Dondurmamızı yedik. Kuzen “burayı çok seviyorum, çok güzel” dedi. Ya görseniz apartman bloklarını, Adana’da daha iyileri var. Kendi de biliyor zaten. Sırf burası İstanbul olduğu için bundan iyisi çok pahalı olurmuş. Zaten yukarıdaki komşulardan bir tanesi evlerini dört yüz bin liraya satmış. Ulan buradaki evler eder mi o kadar diyorsun kendine. Ediyormuş demek ki. Yukarı çıktık, evi gördüm, küçücük. Ula ben teyzemlerin Akatlar’daki evlerine küçük diyordum, onların evi daha da küçük. Yetmiş-seksen metre kare anca var. Bu evi bir de dört yüz bin liraya satıyorlar ya, bir şey demiyorum. Kirada oturdukları için evin duvarları falan kötü. Ya biraz içim burkuldu aslında. Kuzenimin burada yaşadığına inanamadım. Daha iyisini hakediyordu. Neyse. Biraz vakit geçirdik, ben çocukla oynarken o yemek yaptı. Sağolsun ben geliyorum diye bir de lahmacun söylemiş dışarıdan. Bir tanesini yedim. Diğerini de yeğenime yedirmeye çalıştım ama yemedi. Çocuk çok hareketli ya. Allah kuzenimin yardımcısı olsun. Biz oturma odasında otururken evdeki topu aşağıya attı. Hep atarmış öyle. Bir de beşinci katta oturuyorlar. Babası da iner alırmış. Böyle çocuk mu olur diyorsun ama oluyormuş işte. Kuzenim de yazık, alışmış artık onun bu durumuna. Şu Mario’daki mantarlardan bir tane versek de hemen büyüse diyordum içimden 🙂 Kuzenin eşi geldi, onunla da uzun uzun sohbet ettik. Akşam diğer kuzenime iftara davetliydim. Birlikte yaşadığım erkek kuzenime mesaj attım. O da eve gidiyormuş, unutmuş gideceğimizi. Levent’te metrodan inip gidiyormuş eve. Sonra geri dönüp ablasıgile gitmiş metroyla. Bana da yeni haber veriyor, güya buluşacaktık. Kuzenlere Şişli’ye nasıl gidileceğini sordum. Onlar da bu saatte yetişemezsin, trafik vardır dediler ve beni araçla dördüncü Levent’teki metro durağına kadar götürdüler. Çok iyiler ya, Allah bizim bu halimizi bozmasın. Metroya binip Osmanbey’de indim. Erkek kuzenimin bana attığı lokasyona doğru yürüdüm. Cadde epey kalabalıktı. Çok hoşuma gitti. Yukarı doğru giderken ayağımın ağrısını bile hissetmemiştim. Evden çıkmadan önce her birine ikişer olmak üzere dört yara bandı ile bantlamıştım. Yolun kenarında at arabası ile kiraz satan birini gördüm. Baktım insanlar da alıyor, ben de aldım. Şimdi yemeğe davetliyiz ve elimiz boş gidilmez, değil mi? Bir kilo aldım ve yola devam ettim. Büyük kuzenimin oturduğu evin bulunduğu sokağa girdim. Televizyonlarda gördüğüm gibi bir sokaktı. Amsterdam’daki evler gibi yan yana dizilmiş iki-üç katlı apartmanlardan oluşuyordu. Lokasyondaki noktaya geldiğimde kuzeni aradım. O da pembe bir apartman olduğunu söyledi. Etrafıma bakıyorum, pembe bir apartman yok. Sonra “zemin katta, burada burada” diye bir ses durum. “Tamam, buldum” dedim. Apartmandan bir genç çıktı, ben girdim. Bir baktım, yanlış apartmana girmişim. Çıkıp diğerine girdim. Zemin kattaki kapının bir açıktı, beni kuzenim (ablam) ve eşi karşıladı. İçeride de erkek kuzenim vardı. Onların çocuğu da salonda televizyonun karşısında oturmuş oyun oynuyordu. Epey bir sohbet ettik. Ezan okunduğunda da yemeğin başına geçtik ve yemeğimizi afiyetle yedik. Çay, pasta, kiraz derken saat on buçuk oldu. Güzel bir ortamdı, çok hoşuma gitti. Evlerini beğenmiştim, yüksek tavanlı evleri oldum olası severim. Onların evi de küçüktü ama tavanlarının yüksek olması, evi büyük gösteriyordu. Mesela mutfakları çok küçüktü. Neredeyse banyo kadar mutfakları vardı. Maksimum bir kişi sığardı, biraz zorlasan iki kişi. Neyse, metroya binip Levent’te indik. Oradan eve kadar da yürüdük. Tabi benim ayak hala ağrıyor.

Benim için güzel bir gündü. Sanırım hayatımın en uzun günüydü. Üç farklı yerde üç farklı olayla karşılaştım. İstanbul böyle işte. Uçsuz bucaksız, farklı zorluklarla dolu. Bir de akşamları dışarı çıkabilseydik çok iyi olacaktı ama zamanla o da olur diye düşünüyorum. Benden şimdilik bu kadar.

Güncelleme: İş olmadı.