Şubat

27 Şubat 2024

Sıradan bir iş günü. Toplantı üstüne toplantılar var fakat bazılarına girmiyorum. Fakat yine de başka kısa toplantılar yapıldığı için günüm yine dolu dolu geçti.

İş dışında o kadar çok şey var ki yapmam gereken, yani birinden resmen diğerine koşuyorum, yapılacak listesi hiç ama hiç bitmiyor. Cidden sırf bu yüzden kafam da hafızam da gidiyor. Bir şeyi yaparken diğer şeyi düşünüyorum. Bir türlü yemek olarak yapamadığım karnabahar ve brokoli pişirip onları yemek yapmam gerekiyordu. Neyse bir şekilde yemeklerini de yaptım.

Eşyalarımı hazırlayıp önce her zamanki gittiğim lokantaya (Helvetia) gidip yemeğimi yedim, sonra da Starbucks’a gidip biraz Almanca çalıştım. Saat dokuza doğru da spor salonuna geçtim. Üstümü değiştirdikten sonra yukarı çıkarken Dexter’ın da geldiğini gördüm. O da bisiklet dersine gelmişti. Yukarı çıkıp hareketlerimi yaptıktan sonra eve gitmek için soyunma odasına gittik. Üstümü değiştirdikten sonra yüzümü yıkamak için lavaboların olduğu yere gittim. En soldaki lavaboyu kullandım, yüzümü yıkadım. Tam o sırada genç bir çocuk vücudunun fotoğrafını çekiyordu (yukarıda da bir ara aynada fotoğrafını çektiğini görmüştüm) Döndüm ve “Türkçe biliyor musun?” dedim. “Evet biliyorum” dedi. Aynaların iki yanına da koydukları “Soyunma odasına fotoğraf çekmeyiniz” uyarısını gösterdim ve fotoğraf çekmenin yasak olduğunu söyledim. Bana “ben senin fotoğrafını çekmiyorum ki. Ayrıca başka bir gün biri fotoğraf çekerse ve seni de orada görürsem, o kişiyi de uyarmazsan o zaman sana sorarım” dedi. Tehditkar bir şekilde söylemiyordu bunu, eğer söyleseydi orada olay çıkarırdım. Oradaki bir Suriyeli çocuk da “fotoğraf çeksin, nolacak ki?” dedi. “Kural kuraldır” dedim ve dışarı çıktım. Yukarıda turnikelerden geçmeden önce yöneticinin de bilgisayar başında, odasında olduğunu gördüm. Durumu kendisine de anlattım ve bana bu kişinin hala soyunma odasında olup olmadığını sordu, kendisine göstermemi söyledi. Uyarı verecekti ve birkaç uyarıdan sonra da muhtemelen atıyorlar. Kişiyi söylemeyeceğimi belirttim ve soyunma odasında ve yukarıda fotoğraf çekilmemesi gerektiğini belirttim. Özellikle buranın halka açık bir alan olmadığını ve parasını verdiğim bir yerde başkalarının fotoğraflarına girmek istemediğimi belirttim. Kendisi de beni onayladı. Ayrıca daha önceden yüksek sesle konuşan İranlıların çoğunu da gönderdiklerini söyledi. Salonda biri var ve her defasında “ohh, shit, yeah, baby” diye bağırıyor, sanki bir marifetmiş gibi. Bugün de ben bir aleti kullanırken, kulağımda kulaklığım ve gürültü engelleme özelliği açık olmasına rağmen yine de kendisinin sesini duyuyordum. Bunu da kendisine belirttim. Öyle bir durumda yanlarına gelip durumu söylemememi istedi. Bunu kesinlikle yapmam, kendilerinin gidip insanları uyarıyor olması gerekiyor. Gidip de milleti şikayet edemem çocuk gibi. Neyse, bunları söylerken aşağıdaki iki genç de geldi. Söylendiğim çocuk dedi ki “beni herkesin önünde rencide ettin”. Dostum, sen rencide edilmek nedir görmemişsin. Ayrıca orada sadece sen ve arkadaşın vardı. O da şu an yanında. Müdüre dönerekten, “soyunma odasında fotoğraf çekilmek genel olarak yasak mı, yasak. O zaman ne olursa olsun fotoğraf çekilmemeli” dedim. “Kural kuraldır!” diye de ekledim. Baktım bu hala konuşuyor, odadan çıkıp asansöre gittim. Asansörün önünde biri vardı, eğitimli birine benziyordu. Durumu asansörde de ona anlattım. O da MacOne’dan gelmiş buraya ve buradaki profilin çok kötü olduğunu söyledi. Yukarı çıkıp Dexter’la buluştuktan sonra bir de ona anlattım durumu sinirli bir şekilde ve eve geldik.

Türklerin kural tanımamazlığı beni benden alıyor.
Kuralların aslında insanların birbirine saygıdan ibaret olduğunu hiç bilmiyorlar.
“Saygı” kelimesinin ne olduğunu bilmiyorlar ki kuralları anlasınlar…

Şubat

1 Şubat 2024

Spordan geldim, çamaşırlarımı yıkadım, nevresimimi değiştirdim ve aldım bilgisayarı dizime, emaillerimi kontrol ettim. Bir de Twitter’da haberlere bakayım dedim. Bir video gördüm, herkes o video hakkında konuşuyordu. Bir taksi şoförü, kapüşonlu ve maskeli bir genci taksisine almış soğuktan etkilenmemesi için. Konuşmalarının kamera kaydı da var. Adam çocuğu bir yere kadar getiriyor parayı veriyormuş gibi yaparken adamı silahla üç kurşunla vuruyor. Bir kadın ambulansı arıyor, ambulans geldiğinde adam hala hayatta ama ne dediğini bilmiyor. Hastaneye kaldırdıktan sonra adam hayatını kaybediyor.

Bu ülke bu kadar tehlikeli işte. Herkes cep telefonu taşır gibi belinde silahla dolaşıyor etrafta. Adamları yakalıyorsunuz, tamam da bu silahı nereden temin etmişler, onu araştırıyor musunuz?

Bu ülkede sivil insanların elindeki silah sayısı, Türk Polis Teşkilatı’ndaki silah sayısından eminim çok fazladır.

Bu ülkede yaşamak cidden çok tehlikeli ve boş.

Ocak

23 Ocak 2024

Dexter geçen hafta göç idaresinden eksik evrakla ilgili bir mesaj aldı. Aynı yere tekrar gitmek istemediği için daha önceden kendisini böyle bir durumdan kurtaran bir avukatla konuştu. Avukatın gidip kendisi için il göç idaresinde aynı işlemleri yapabilmesi için vekaletname verilmesi gerekiyor.

Bugün notere gittik. Dexter’ın avukatı çeviriye ihtiyaç olmadığını söyledi. Bu bilgi ile gittik oraya ve noterdeki kadın pasaportunun çevirisinin yapılması gerektiğini söyledi. Bize kendilerinin çalıştığı bir çevirmenin kartını verdi. Oraya gittik ve masaya oturduk. Kadına “daha önce pasaportunun çevirisi yapılmıştı, pasaport 10 yıllık olduğu için neden tekrar tekrar aynı çeviriyi yapmamız gerekiyor, onu anlamadık” dedim. Arkamda oturan adam bir şeyler söyledi, kendileri ondan para kazanıyor ya… Saçmaladı adam iyice. Dexter da salak olduğu için, parayı verip çıktı işin içinden.

Notere tekrar gittik ve işlemleri hallettik, çevirmen de gelip noterin verdiği kağıdın doğru düzgün çevirisini yapmadan gitti zaten. Onun yapacağı çeviriyi ben de yapardım.

Valla ülke iyice yolunu bilenlerin ülkesi olmuş. Herkes birbirini nasıl kazıklarımın peşinde.

Aralık

3 Aralık 2023

Öyle bir hafta ki, bitmesine o kadar çok sevindim ki anlatamam. Geçen hafta pazar günü Harold ile buluştuk. Kendisini iyi hissetmediğini, rahatsız olduğunu söyledi. Dexter da bana psikolojik nedenlerden dolayı bu şekilde kendini hasta hissettiğini, dışarı çıkıp yürümek istemediğini söylemişti (ki Harold aslında spor hocasıyla fitness yapmak için Beyoğlu’ndan Kanyon’daki MACOne’a giden, 76 yaşında bir amcamız) Hani hiçbir şey yapmayan bir adam olsa bir terslik var falan diyeceğim ama adam spora gidiyor, pazar alışverişine bile kendi gidiyordu, o yaşta.

Pazartesi günü sabah aramadı, öğleden sonra bir buçuk gibi aradı. Hemen hazırlanıp yanına gittim. Bir taksi bulup adamı alıp Avusturya Hastanesi’ne gittik. Yolda taksi şoförü, adamın İsviçreli olduğunu söyledikten sonra saçma sapan Almanca bir şeyler söylemeye çalıştı. O da futboldan duyduklarını söylüyormuş. Biraz ona maruz kaldıktan sonra hastaneye vardık. Gittiğimizde sistemleri yoktu, hemen doktorun yanına gittik. Bir doktor ismi söylemişlerdi, evden çıkmadan önce hastaneyi arayıp sormuştum. Adamın yanına geçtik hemen, şikayetleri dinledikten sonra bizi EKG’ye gönderdi. EKG’si çekildikten sonra direkt doktorun yanına gittik. Oradan oraya gidiyoruz ama durumu kesinlikle iyi değildi, sıklıkla nefes alıyordu. Sanki her an bayılacak gibiydi. İç hastalıkları doktoru grafiği inceledikten sonra durumu anlattı. Hemen asistanına kalp doktorunun hastanede olup olmadığını söyledi. O da şans eseri çıkmış bir saat önce. Doktor bize “Harold’un acilen bugün içerisinde bir kardiyoloji doktorununun görmesi lazım” dedi. Adam bunu iki kez söyleyince ben iyice tedirgin oldum. “Florance Nightingale ya da Memorial’a götürebilirsin” dedi. Hemen Dexter’ı aradım. O da Florance’i söyledi. Orayı aradım, telefondaki kişiyle uzun uzun konuştuktan sonra müsait doktorun olmadığını öğrendim. Sonra da Memorial’ı aradım. Bir doktordan saat akşam beş için randevu alabildim. Ben ararken saat zaten dört buçuktu, o saatte bütün doktorlar genelde hastaneden çıkıyorlar.

Avusturya Hastanesi’nden Memorial Şişli Hastanesi’ne gidebilmek için bir de taksi bulmam gerekiyordu. Galata’da da taksi bulmak imkansız, taksicilerin çoğu çakal, turistleri almaya çalışıyor, o saatler de tam turistlerin Eminönü’ne vs. geçme zamanı. Galata Kulesi’nin oraya doğru gittim, taksi çevirmeye çalışıyorum. Elimi kaldırdığım 4-5 taksici durmadan devam etti. Yoldaki bir polis de durumu farketmiş olmalı ki, taksicilerden bir tanesini durdurdu ve benim binmemi sağladı. Durumu anlattım, adam da iyi biri çıktı şansımıza. Harold’u Avusturya Hastanesi’nin önünden alıp yola koyulduk. Şansımıza taksi şoförü de çat pat Almanca biliyormuş. O da biraz konuştu Harold ile.

Hastaneye vardık, önce lobide biraz oturduk, dinlendi, sonra yukarıya çıktık. Saat zaten dört kırk falandı. Lobide otururken hemşireye bir çevirmen gerekiyor dedim. Ben İngilizce biliyorum ama çevirmen teknik şeyleri daha iyi çevirir diye düşündüm. Gelen çevirmen de siyahi uzun boylu bir kadındı. Doktoru beklerken telefonda birileriyle konuşuyordu. Doktor hazır olunca odasına geçtik. Harold durumunu anlattı, çevirmen çevirmeye başladı. Doktor da ardı ardına soru soruyordu ama çevirmen birebir çevirmiyordu. O kadar şaşırdım ki, benim İngilizcem daha iyiydi, bir ara araya ben girip çevirmenin işini yapmaya başladım. Doktor da sonra bana bakıp durumu çevirmemi bekledi. Ben de çevirdim tabi. O tam bir fiyaskoydu açıkçası. Harold’un sırtını dinledi, kalbini dinledi. Sonra bizi bir odaya gönderdi. Orada ultrason cihazı ile kalbini izledi uzun uzun. O arada da hemşireler kan almaya çalışıyorlardı, sonuçları en erken zamanda alabilmek için. Fakat damardan kanı bir türlü alamadılar. Kolundan denediler, elinden denediler… Biraz aldılar ama bazı testler için gereken kanı alamadılar. Doktor kalbine ultrason ile baktıktan sonra bu gece burada yatması gerektiğini, hatta ertesi günün de anjiyo olması gerektiğini söyledi. Kalbinin bir damarında incelme olduğunu, nedenin tam olarak o olup olmadığını bilmediğini söyledi. Ama yine de oraya bir anjiyo yapılması gerektiğini söyledi. Aynısını Harold’a açıkladım, o da kabul etti.

Hastane üç bloktan oluşuyordu, biz C blokundaydık ve B blokundaki hasta odasına gitmemiz gerekiyordu. Bizi öncesinde muhasebeye götürdüler, önden avans yapabilmemiz için. Harold banka kartıyla öncesinde kardiyoloji ve testler için on beş bin lira ödedi (kan testi, doktor ücreti, ultrasonla bakma hizmetleri için) Muhasebe kısmına geldiğimizde kartından ön avans olarak kırk bin almaları gerektiğini söyledi adam. Kartında atmış bin olmasına rağmen önce kırk denedik, olmadı. Otuz denedik olmadı, yirmi denedik olmadı, on denedik olmadı. Sonra Harold bankayı aradı, bankadaki görevliye ulaşması epey sürdü. Mesai dışı olduğu için normal IBAN ile transfer edemiyormuş, bir limiti varmış. Başka bir şekilde parayı göndermesi gerekiyormuş, mobil banka üzerinden. Telefonundan yirmi bin göndermeye çalıştık ama bu kez altı haneli bir şifre istedi uygulama. “Onun ne olduğunu bilmiyorum ben” dedi Harold. Onun için de bi bankayı aradık, yapamadık bir türlü. Benim hesapta on sekiz bin küsür bir para vardı. Dedim ki ben kendim göndereyim. Geri kalan kısmını odaya geçtiğimizde ödeyelim. Hayır, yeter ki şu adamı bir odaya alalım, dinlensin. Zaten hasta, gelmişiz bir de para ile adamı oyalıyoruz. Harold telefonla konuşurken ben de paralelde Avusturya Hastanesi’ni aradım iki üç kez. Dönüş alamadım, daha telefondan dönüş alınamayan hastaneden de hayır gelmez zaten. Neyse ben kendi hesabımdan hastanenin IBAN’ına on sekiz bin gönderdim, adama da dekontunu gösterdim. Adam dekontun fotoğrafını çekti… Allah kimseyi özel hastaneye mecbur bırakmasın.

B blokta, beşinci katta, bin beş yüz iki nolu odaya götürüldük. Sonra tekrar bankayı aradık, diğer kalan yirmi bini gönderebilmek için. Bankadaki kız, o altı haneyi tanımlatabilmek için uygulama üzerinden bize bir şeyler yaptırmaya çalıştı ama arkadaş, bir iş bu kadar mı zor olur ya, ben bile anlamadım adama anlatılanı. Yarım saat sonra “hastanede ve durumunuz acil olduğundan ben sizin paranızı kolay gönderebilmeniz için SMS’li bir şekilde gönderme işlemini aktif hale getireceğim” dedi. Onu yaptıktan sonra yirmi bini gönderebildik. Bu da bizi zorlayan bir durum olmuştu.

Ertesi gün sabah saat 9 gibi doktor geldi ve durumunu, değerlerini kontrol etti. Yanında da başka bir doktor vardı, onun anjiyosunu yapacak doktor. O da birkaç şey söyledikten sonra çıktılar odadan. Yarım saat sonra Harold’a bir önlük getirdiler, üstünü değiştirip saat onbir gibi anjiyo yapılacak yere gittik birlikte. Anjiyoları yaptıkları odaya aldılar, kocaman bir monitör vardı. Orada olamayacağım için çevirmenin gelmesi gerektiğini söyledim ama çevirmen gelmedi. Anjiyoyu on beş yirmi dakikada yaptılar, sonra bana seslendiler. Ben de içeri girdim. Odanın hemen önünde küçük bilgisayar monitörlerinin olduğu başka bir oda vardı. Orada durabilirsiniz dediler. Sonra doktor gelip bana, Harold’a anjiyo yaptıklarını, fakat stentin de takılması gerektiğini söylediler. Stent demek, ekstra para demekti. Ne kadara mal olacağını bilmiyordum ama durumu kendisine anlattım. Harold da hazır oradayken ve damar yolu vs. açılmışken yapılmasını istedi. İki kez sordum, teyit edercesine ve doktora da kabul ettiğini söyledim. Küçük odaya gittim ve küçük monitörlerden kalbine nasıl stent taktıklarını gördüm.

Operasyon bittikten sonra yukarıya odasına götürdük. Sonrasında her on beş dakikada bir birileri gelip ilaç verdi, tansiyonunu ölçü, bir şeyler yaptılar. Öğleden sonraki toplantılara girmeye çalıştım. Öğlen Velat, akşam da Dexter ile Mehmet geldi. Onlarla biraz oturduktan sonra hastanenin hemen yanındaki taksi durağından taksiye bindirip evlerine gönderdim onları da. İlk gün televizyonumuzda Netflix ve Youtube yoktu, sabah ayarlamışlardı, sonrasında Harold ile bir şeyler izledik Youtube’da. O gece yine orada kaldım.

Ertesi gün de hastanedeydik, yine haplar verildi, tansiyonu ölçüldü. Bir cihaz vardı, devamlı parmağından kalp ritmini ölçüyordu. Onla birlikte tansiyon da ölçüyorlardı. Bir ara uykuya daldı, o arada ben de dışarıdaki bekleme salonunda toplantılara girdim. Sonra yine kontroller, yemekler vs. yedikten sonra doktor geldi ve durumu özetledi. Harold burada kalmak istemediğini söyledi, doktor da “yarın sabah son bir durumuna bakalım, ona göre seni eve göndeririz” dedi. O gece yine bir şeyler izledikten sonra uyuduk.

Ertesi gün doktor geldi, değerlerine baktı, öğleden sonra eve gidebileceğini ama rıza metnini imzalaması gerektiğini söyledi. Onu imzalattık ve ne kadar ödememiz gerektiğini öğrenmek için aşağıya indim. Dexter bankadan para çekip kalan kısmını ödemesi gerekiyordu. Daha önce gittiğim muhasebe yerine gittiğimde beni anjiyonun yapıldığı yere gitmem gerektiğini, ödemeyi de oradaya yapacağımızı söylediler. Oraya gittim ve durumu anlattım. Sonrasında bana bir kağıda yazılmış bir şekilde yüz altmış bin TL faturanın olduğunu söylediler. YÜZ ALTMIŞ BİN… Çok şaşırdım, maksimum yüz bin bekliyordum. Sonra profesyonel bir şekilde, bunun için bir döküm alabilir miyim dedim. Dökümü getirdikten sonra fotoğrafını çekip Dexter’a gönderdim ve o da çok şaşırdı.

Parayı bir şekilde ödedik ve Harold’u evine götürdük.

Kasım

18 Kasım 2023

Sıkıcı bir cumartesi günü. Uyandığımda neredeyse öğle vaktiydi. Bir şeyler yedikten sonra komşu geleceği için hemen temizliğe başladık. Gece hava fırtınalıydı, balkondaki büyük zeytin saksısı rüzgardan ayn yatmış, bizi bekliyordu. Etrafındaki küçük bitkiler de bizim gibi uyuyakalmış olmalı ki hala yan yatmış dikilmeyi bekliyorlardı. Arkadaşım onu düzeltirken ben de yeri süpürüyordum. Temizliği tam bitiriyorduk ki üst komşu geldi, bizimle bir şey konuşacakmış. Haber vermeden geldiği için arkadaşım sinirlendi ve bir on dakikaya hazır olacağını söyledi. On dakika sonra da adam geldi, ben odamdaydım. Birlikte yukarı çıkıp üst kattaki boş daireye bakmışlar.

Bir önceki gün, arkadaşım üst komşunun bir konuyu konuşmak için geleceğini söylemişti. Ben de kendisine salondaki daha önceden ev sahibinin yıkmış olduğu duvardan bahsedeceğini söylemiştim – ki öyle de oldu. Adamın üst katında o duvarın yıkıldığı yere çoktan konstrüksiyon yapmışlar, sağlamlaştırmışlar. Üst komşu da kendisinin de yaptıracağını, bizim de yaptırıp yaptırmak istemediğimizi (daha doğrusu yaptırmamız gerektiğini) söyledi. Bence de yapılması gerekiyordu, o kadar deprem olaylarından ve uyarılarından sonra binanın ne durumda olduğunu bilmeden yaşıyorduk. Aklımdan hep binanın ne kadar güvenli olduğu düşüncesi geçiyordu.

Arkadaşım eve gelip durumu anlattıktan sonra birlikte tekrar yukarı gittik. İki üst katta, boş olan dairede o konstrüksiyonu yapmışlar demiştim, ustalar da oradaydı. Onlarla durumu konuştum. Adam binanın kolonlardan yapılmadığı, seri şekilde demirlerden örüldüğünü söyledi. Böyle deyince ben biraz daha tırstım. Bizim yapmamız gereken şey, bir mimar tanıdığı çağırıp bina hakkında düşüncesini sormak. Ayrıca depremle ilgili birini de çağırmamız, binanın sağlamlığını sordurmamız gerekiyor.

Bunlar aklıma gelince moralim daha da bozuldu. Normalde çalışacaktım, yapılması gereken bazı işler vardı ama onlar da kaldı. Sonrasında sadece bilgisayara baktım, kedi vardı, biraz da onunla ilgilendim.

Bu ülkeden de insanlarından da nefret ediyorum.

Kasım

16 Kasım 2023

Bu hafta çok yorucu oldu diğer haftalara nazaran. Müşteri lokasyonuna gittik, sabahtan akşama kadar toplantılar, yapılması gerekenler vs. derken canım iyice çok sıkıldı yine. Bu kadar çalışmaya değer mi bilmiyorum. Bazen bırak hepsini çek git demek geliyor içimden. Bu can sıkıntısının bir diğer nedeni kendimi yalnız hissediyor olmam da olabilir.

Eylül

10 Eylül 2023

Günlerden pazar ama çok sıkıcı bir pazar. Her hafta içi, özellikle perşembe ve cuma günü, hafta sonu ne yapacağımı düşünmekle geçiyor. Fakat ne hikmet ki hafta sonu geldiğinde herhangi bir şey yapmıyorum. Hatta hiçbir şey yapmıyorum diyebilirim. Hafta sonu sporla yemek arasında koştura koştura Almanca çalışabilmek için Starbucks’a gidiyorum, hatta bazen sıra olduğunda ve kahvemi geç aldığımda da söyleniyorum sadece bir saatim kaldı diye. Hafta sonu da böyle hiçbir şey yapmadan bomboş geçiyor işte.

Bugün ne yaptığımı en azından yazayım. Gece geç yatmıştım (saat üç gibi), sabah saat onbir otuz gibi kalktım. Kahvaltı yaparken biraz haberlere baktım. Evi temizledim ve biraz daha internete baktım. Hafta içi o kadar plan yapıyordum ya, öyle bomboş takıldım internette. Fethiye Hanım Hanım’ı aramam gerekiyordu, onu da aramadım. Annemlerle konuşacaktım ama onlarla da konuşamadım. Hiçbir şey yapmamanın verdiği tembellikle yine yapmam gerekenleri de yapamadım.

Bir ara bizim sokakta davullu zurnalı gelin alma töreni yapıldı. Bu tip olaylardan o kadar nefret ediyorum ki. Adamlar geliyor bangır bangır sokağın ortasında, zaten aşağıda konuşanların ne dedikleri bütün katlarda duyuluyor, o kadar yankı yapıyor binaların arasında. Eski adetlerle yapılan işlerden nefret ediyorum ama burada yapılandan iki kat nefret ettim. Yaklaşık beş altı gün önce, yabancının biri arabasını düzgün parketmediği için binalardan bir tanesinin oğlu arabayı hemen arkasına çaprazlamasına park etmiş. Adam çıkmak istediğinde üç kez kornaya bastı. Binalardan birinden “kornaya basma lan” diye bir ses duyuldu. Sonra pencereden dışarı baktığımda, çapraz parkeden kişi geldi, ki genç bir çocuktu, İngilizce durumu kaba bir şekilde anlatmaya çalıştı. Sonra bir şeyler oldu ve bir baktım herkes aşağıya inmişti. Abartmıyorum, yirmi otuz kişi vardı aşağıda. Epey bildiğin kavga ettiler. Neyse, “kornaya basma lan” diyen insanlar bugün davullu zurnalı düğün ile gelinlerini götürdüler evden. Giderken de araçların kornalarına basa basa gittiler tabi… Bu Türkler bu kadar iğrençler işte. Bunlar ilkelliği beni resmen öldürüyor… Bir ülke bu kadar cahil ve medeniyetten uzak olabilir… Hani en gelişmiş ülke biz olsak, bizden iyi bir ülke olmasa ve elimizdekiler bunlar olsa hadi neyse de, ulan Almanya, Fransa gibi ülkeler var, siz neden örnek almıyorsunuz orada yaşan insanları, onların yaşayış şekillerini? Adamlar unlarını eleyip eleklerini de asmış insanlar, medeniyetten nasibini almış insanlar, onları örnek alsanıza gerizekalılar… Yok ya, bir bok olmaz bu ülkeden.

Benim gitmem lazım bu ülkeden.

Eylül

14 Eylül 2021

Sıradan bir gün gibi başladı. Sabah altı buçuk gibi uyanıp hemen hazırlanıp spora gittim. İki saat spor yaptıktan sonra eve gelip direk çalışmaya başladım. İşler birbirini takip ediyordu. Planlı olmasam bile bakmam gereken işler vardı Şişecam’da. Onları bitirdikten sonra öğle arası verdim. Dışarı çıkmam gerekiyordu çünkü bir önceki gün pek dışarı çıkamamıştım.

Starbucks’a giderken ilk önce halamlarla konuştum. Sonra da annemleri aradım. Hastanedeydiler, babam pansuman falan olacak diye düşündüm. Annem test sonuçlarıyla ilgili bir şey söyleyip duruyordu, geçiştirmeye çalışıyormuş gibi. “Ağzındaki baklayı çıkar hadi” dedim Starbucks’taki upuzun sıranın sonunda. “İlaç tedavisine başlayacak” dedi. “Kemoterapi ilaçları almaya başlayacak…” Göğsümde, kalbime doğru bir ağrı hissettim. Annem bunu söylerken sesi titriyordu. Ameliyatta aldıkları kitleyi Ankara’ya göndermişler emin olabilmek için. Bunlardan iki tanesinde bir şey çıkmamışken diğerinde kanser hücresi tespit etmişler ve ikinci seviye olduğu bilgisini vermişler. Zaman resmen durmuş gibiydi, annemin neler yapılması gerektiğini anlatmasını dinliyordum sadece. Ne dediğimi pek hatırlamıyorum. Hastanede onkoloji bölümündeki hastaların bazılarının evine gitmesini bekliyorlarmış, yatakta tedavi edilebilmesi için. Biri gidecek de babam yatacak ve ilaç vermeye başlayacaklar.

Kahveyi alıp eve geldim ama nasıl geldiğimi bilmiyorum. Ablama mesaj attım ama dönmedi. Eve gelip bilgisayar başına geçtim ama babamı düşünmekten başka bir şey gelmiyordu aklıma. Ne odaklanabildim ne de başka bir şey yapabildim. Yaptığım tek şey ekrana öyle bom boş bakmaktı.

Ablamla mesajlaştım, durumdan haberi varmış. O kadar sinirlendim ki, babamın hastaneye kaldırıldığı gün de amcamdan öğrendim haberini. Ulan babam öldüğümde mi haber vereceksiniz bana? Ben bu kadar mı ailenin dışındayım? O kadar sinir oldum ki… Bunda eminim annemin payı var, kesin “Caner’e söyleme” demiştir ablama.

Saat üç gibi kendi senior’uma söyledim, açıkladım durumu. Direkt beni aradı ve biraz konuştuk. Sesim kötü gidiyordu, kendisinden biraz izin istedim. O da zaten yapılacak bir şeyin olmadığını belirtti. Kendimi cidden kötü hissediyordum, zaten hiçbir şeye odaklanamıyordum. Biraz yatağa uzandım ve uyumaya çalışırken Şişecam’daki arkadaşlarım aradı, sorular sormak için. Mecburen bilgisayar başına gidip onlarla konuşmak zorunda kaldım. Sonra tekrar yatağa dönüp biraz telefona baktıktan sonra bu kez de AHC’deki projeden aradılar. Onlarla da konuştuktan sonra tekrar yatağa gidip iki üç saat uyudum.

Şu an saat on bir ve kendimi hala uyuşuk hissediyorum. Yapabileceğim tek şey, olumlu düşünmek ve aileme moral açısından destek verebilmek.

Ocak

24 Ocak 2021

Neredeyse bütün gün, bütün hafta çalışıyoruz projenin yüzünden. Herkes deli gibi çalışıyor, herhangi bir sıkıntı çıkmaması için. Son iki ay resmen yemek yapmaya bile zaman kalmayacak şekilde çalışıyoruz ki bazen ilk öğünümü akşama doğru beş altı gibi yiyorum. Bu gidişle istediğim fiziki gelişimi yakalayamayacağım. Daha fazla yemek yiyebilmem gerekiyor. Daha fazla protein tüketebilmem, karbonhidrat almam gerekiyor ama bu tempoyla gidersem yapamayacağım. Umarım bu projeden sonra biraz daha insani koşullarda çalışıyor olurum. Ya ben en azından spora gidebilmek istiyorum. Yapabildiğim tek şey spora gitmek. Pandemi bittikten sonra da ne kafeye gidip bir arkadaşla saatlerce oturmak ne de başka bir aktivite yapmak istiyorum. Sadece çalışmak ve spora gidebilmek istiyorum. Sanırım bu istediğim şey o kadar da zor bir şey değil, yapılabilir yani. Şu an bizimkilere “ben spora gidiyorum, iki saate dönerim” desem bana “gitme, müşteri gelir de bir isterse bir şey yapamayız” falan derler. Ya kardeşim, ben günün sadece iki saati için bilgisayar başında olmayacağım, bunu da yapamıyorsak zaten ölelim yani. Adamlar iki saat içinde ölmez sonuçta.

Şu aralar hava o kadar soğuk ki, kaloriferler sıcak olmasına rağmen oda ısınmıyor. Benim ne altımda ne de üstümde kimse kalmadığı için yerler deli gibi soğuk oluyor. Gerçi bu sadece benim evimde olmuyormuş, bunu bugün öğrendim. Soğuklardan cidden nefret ediyorum, şöyle bir an önce Şubat’a Mart’a atlasak diye düşünüyorum, ne mükemmel olurdu.

Monitörüm Adana’dan geldi ve mutluyum. Büyük ekranda çalışmak cidden bir lüksmüş, onu gördüm. O kadar kullanışlı oluyor ki… Ah bir de çözünürlüğü yükse olsa. Ama yapabileceğim bir şey yok, çözünürlüğü yüksek olanlar acayip pahalı. Yine şu dolar kuru olayına takılıyorum. Hayatı o kadar çok kitliyor ki. Devlet de sağolsun, vergi üstüne vergi koyuyor ki kaliteli ürünleri alamayalım, sadece parası olan alsın kullansın bunları. Amk neden ben de kullanamıyorum? Sanki lüks bir araba alıyorum. Almak istediğim şeyler cep telefonu, monitör gibi şeyler. Hem kendin üretemiyorsun, o zaman neden alınmasına engel oluyorsun ki? İnsanlar zaten ne ev alabiliyorlar, ne araba alabiliyorlar devletin yüzünden, üstüne bir de bu küçük şeyler pahalı oluyor, sırf ekonomi politikalarından dolayı. Kim bilir ileride ne olacak ama ben elimden geldiğince buradan defolup gitmek istiyorum.

Aralık

30 Aralık 2020

İstanbul’a gitmem gerekiyor, projenin son aşamasından dolayı. Bütün her şeyi ayarladık. Sabah yedi uçağıyla İstanbul’a gidiyorum. Umarım projenin son aşaması kötü geçmez ama içimden bir ses kötü geçecek diyor, bakalım. Tuzla’daki müşteri lokasyonuna yakın bir otelde oda ayarlanacak ve on yedi gün orada kalacağız. Biraz sıkıntılı olacak tabiki ama yapabileceğimiz bir şey yok. Böyle büyük bir projenin parçası olduğum için kendimi şanslı hissediyorum. Elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım her zaman. Umarım yüzümüz kara çıkmaz. İstanbul’da olmayı sevmiyorum ama neredeyse her şey burada, yapabileceğim hiçbir şey yok. Keşke başka bir yer olsaydı da oraya gidebilseydim. Tek bir yerde kalmak istiyorum ama olmuyor işte. Ailemden de uzaklaşıyorum, beni tek koşulsuz seven insanlardan…

Mayıs

25 Mayıs 2020

Canım o kadar çok sıkılıyor ki. Bugün Ramazan Bayramı’nın ikinci günü. Uzun zamandır proje için çok fazla çalışıyoruz ve ilk defa iki gün üst üste hiçbir şey yapmadan yaptım. Dinlendim, kafam biraz boşaldı gibi. Şu aptal oyunu oynadım gün boyunca, günüm bu oyun yüzünden o kadar salak saçma geçiyor ki anlatamam. Kaç kere bilgisayarımdan silmeme rağmen yine yükleyip yine oynuyorum. Bir nevi bağımlılık gibi resmen. Yapmam gereken çok da bir şey yok gibi aslında, bu da bir neden işte. Bugün sabah erken kalktım ama yataktan kalkmam bir saati aldı. Müzik dinledim, haberlere baktım. Saçma sapan haberler. İngiliz medyasında aptal Boris’in danışamıyla ilgili bir haber vardı. Adamın Corona testi pozitif çıkmasına rağmen saatlerce uzaktaki yetmiş yaş üstü ailesinin yanına gitmiş. Sen başbakan olarak herkese evde kalın, yaşlılarla temas kurmayın diyorsun ama senin danışmanın pozitif çıkmasına rağmen, karantinadan çıkıyor, üstelik yüzlerce kilometrelik uzaklıkta olan ve yaşlı olan ailesinin yanına gidiyor. Bu politikacıların hepsi böyle, şerefsizler. İnsanlara ne yapmaları gerektiğini söylerler ama konu kendilerine ya da yakınlarına gelince, onları ayrı tutarlar. Eğer yukarda yaradan diye bir şey varsa, bunların hepsinin belasını versin.

Türk siyasetine zaten bir şey demiyorum. Boklarında boğulsun gerizekalılar. 600 tane adam yıllardır bir araya geliyor ama bir boku beceremiyorlar. Bazen şunu düşünüyorum. Mükemmel bir hacker olsam da, Lucy gibi güçlerim olsa ve dünyadaki bütün siyasetçilerin bankalardaki paralarının hepsini bütün insanlara dağıtsam.

Bu arada artık dinen hiçbir dine inanmadığımı buraya yazıyor, bundan sonra da hiçbir dine de mensup olmadığımı nah buraya yazıyorum. Artık dinlerden de, dindarlardan da, başı kapalısından da Atatürk’çüsünden de hepsinden nefret ediyorum. Allah hepsinin belasını versin. İçimde öyle bir nefret var ki, yani buralardan defolup gitmeyi o kadar çok istiyorum ki. Keşke Yeni Zelanda’da doğmuş olsaydım, orta halli ya da fakir bir ailenin çocuğu olsaydım ama mutlu olsaydım ya… Böyle bir ülkenin vatandaşı olduğum için hiç gurur duymuyorum. Hiçbir şey iyiye gitmiyor… Daha içimizdeki insanlar bile birbirini aşağıya çekmeye çalışırken ülkece nasıl kalkınabileceğiz ki?

Nisan

26 Nisan 2020

Hohoho… Bugün benim doğum günüm. Günlerden de pazar. Bakalım nasıl bir gün beni bekliyor… Her zamanki gibi öğlene doğru kalktım, herhangi bir şey yapmadım. Bütün gün bilgisayarın karşısındaydım. Bir ara dolaptan bir şey alayım derken bir baktım ki, kavanozların arkasında bir yaş pasta bana göz kırpıyor… Canım annem benim için pasta yapmış o kadar. Aslında yapacağını biliyordum, markete falan gitmiştik ama ne ara yaptı onu bilmiyorum.

Akşam biz bize kutladık, ayrı ayrı fotoğraf çekildik. Annem pastanın yarısından çoğunu sanırım komşuya verdi. Bir dilim yedikten sonra dolaba gidip bir baktım ki sadece iki dilimlik pasta kalmış, koskoca pastadan. Hayal kırıklığı resmen…

Mart

16 Mart 2020

Şu an her şey o kadar boktan bir şekilde ilerliyor ki. 2020 bize hiç uğurlu gelmedi. Şu an da Corona Virüsü çıktı, her yere yayıldı. Virüs Çin’den bütün dünyaya yayıldı ve yayılmaya da devam ediyor. Türkiye’de de hızla yükselmeye devam ediyor. Herkes kafayı yemek üzere, marketlerde kolonya ve makarna bulunmuyor. Özellikle büyük şehirlerde durum bu şekilde. Kaç yere sordum kolonya var mı diye ama hiçbir yerde yok. Allah’tan İstanbul’daki evde var kolonya, sadece gıda için bir şeyler almam gerekiyor. Bu hafta cuma günü sabah İstanbul’a döneceğim, uçak biletini çoktan aldım.

Şu an herkes deli gibi haberleri takip ediyor. Ülkemiz bu virüs konusunda gayet iyi gidiyor ve etkilenenlerin sayısı şimdilik o kadar değil. Umarım çok fazla da artmaz.

Haziran

22 Haziran 2019

Günlerden cumartesi, sabah saat on buçuk gibi kalktım ve yine bilgisayar başına geçtim. Ne var şunda bilmiyorum ama kendimi saatlerce karşısında buluyorum. Hiç hoşuma da gitmiyor açıkçası. Bir yaz günü, yapılacak çok şey var aslında, hem de cumartesi günü. Bütün bir hafta şu iki günü bekle ama hiçbir şey yapma… Çok acınası cidden. Çok salağım cidden. Vakit öylesine hızlı geçiyor ki, aslında yaşamam gerektiğini, daha erken kalkıp bir şeyler yapmam gerektiğini bilmiyorum. Sürükleniyorum ve akışa karşı bir direnişim yok. Hiçbir şey yapmamak üzere sessiz modda takılıyorum. Öğleden sonra temizlik yaptım, bir arkadaş vardı, Antalya’dan gelecekti, hem onunla buluşacaktık grup olarak, hem de doğum günü olan bir arkadaşın doğum gününü kutlayacaktık. O kadar zaman kaybettim ki evde, ne yemek yedim, ne de zamanında onların yanına gidebildim. Aralarından bir tanesinin evinde, bana yakın olanın evine, bir arkadaşla birlikte metrobüs durağında buluşup gittik. Muhabbet güzeldi, eğlendik. Sonrasında dışarıya bir klübe gittik. İlk önce neredeyse kimse yoktu ama saat iki gibi dolmaya başladı. Sonrasında da zaten adım atacak yer kalmadı. Saat dört gibi oradan çıktık. Arabası olan bir çift beni evime kadar bıraktılar sağolsunlar. Eve varır varmaz pantolonumu çıkarıp yattım. Lenslerimi bile çıkaramadan uyumuşum.

Haziran

9 Haziran 2019

Çok sıkılıyorum, o kadar çok sıkılıyorum ki, içimden hiçbir şey yapmak gelmiyor. Yarın iş başı yapıyoruz ama iş yok, bu durum ne zamana kadar devam edecek bilmiyorum. Ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. İçimden bazen istifa edip başka bir işe girmek geliyor ama sil baştan tekrar bir şeyler için de koşturmak istemiyorum. Hayat çok monoton ilerliyor. Zevk veren neredeyse pek bir şey yok şu aralar. Bu yüzden de tek yaptığım spora gitmek, umarım istediğimi alırım. Zaman çok çabuk ilerliyor, lanet olsun… Önceden yapmam gerekenler diye bir listem oluyordu, son birkaç aydır ne yapmam gerektiğini bile bilmiyorum artık. Kendimi öylesine bırakmışım ki akışa, ne oluyor, ne olacak hiçbir fikrim yok.

Yalnız hissediyorum. Kendimi bırakmamın bir diğer nedeni de bu. Hiçkimse neden böyle yapıyorsun demiyor, neden bir şeyler yapmıyorsun da demiyor.

Mayıs

25 Mayıs 2019

Bugün kızın biri gevşek gevşek İngilizce konuşuyordu Nişantaşı’ndaki Rumeli Caddesi’nde. Dönüp baktım bir saniye için. Kafamı çevirdikten sonra içlerinden biri hakkımda İngilizce bir şeyler söyledi. Dönüp tekrar baktım ve ben de İngilizce şeyler söylemeye başladım. Neye uğradığını şaşırdı ikisi. Sonra da karşı kaldırıma geçtiler. Sanıyorlar ki toplumda sadece kendileri İngilizce biliyor. Kendini bilmez, tarzları varmış gibi takılıp da yüksekten bakan tipler var ya, onlar gibilerdi…

Mart

16 Mart 2019

Bu sabah saat yine sabah sekize doğru yola çıktım. Ofiste toplantı vardı ve bir hafta öncesinden belliydi. Sabah alarmım bir nedenden dolayı çalmadı, nedenini de anlayamadım. Eğer duyamamışsam durum kritik, muhtemelen her zaman olduğu gibi çaldı ve defalarca reddettim. Sekize yirmi kala hemen kahvemi yapıp termosuma koydum. Uzun zamandan sonra ilk defa duş almadan dışarı çıktım ve kendimi çok pis hissettim. Muhtemelen bir daha yapmayacağım. Apartmanın kapısından çıktığımda saat sekizi geçiyordu. Hızlı adımlarla metro durağına gittim. Metro – Marmaray – metro yaptıktan sonra ofise vardım. Bu kez erken gelmiştim, normalde füniküler – motor – otobüs yaptığımda kafadan yirmi dakika gecikiyorum. Metro ile gittiğimde de yerin altından gittiği için insanı bunaltıyor. Çareyi sabahları erken çıkıyorsam motor turu, geç çıkıyorsam Marmaray turu yapmakta buldum. İdeali bu. İnsan İstanbul’da yaşayınca ulaşımın optimizasyonunu yapmak zorunda kalıyor. Ofise gittiğimde daha erkendi ama ben hariç herkes oradaydı. Çay, kahvaltı falan derken zaten saati on yaptık. Toplantı kısmını anlatmayacağım, özel bilgi, lol. Öğlene doğru Özgü adında dört yaşında bir misafirimiz vardı. Annesi lobide otururken biz de projeksiyondan yansıyan ışıkla tahtada hayvanlar yaptık. Daha sonra ekipten bir arkadaşla tahtada zürafa, yılan, tavşan çizdiler. Aklıma çocuğum olsaydı, nasıl olurdu gibisinden sorular geldi. Çok ilginç bir duygu olmalı. Son aldığımız projeyle ilgili bir şeyler konuştuktan sonra dağıldık. Saat üç gibi yoldaydım. Hava güzel olmasına ve dönüş yolu olmasına rağmen motora ya da feribota binmek istemedim. Şişhane metrodan indikten sonra İsviçreli bir arkadaşımla, Galatasaray Lisesi’nin önünde buluştuk. Kitapçıdan çok eski olan bir kitabını, daha doğrusu ansiklopedisini, ciltletilmesini istemişti. Onu aldı, sonrasında kahve içmeye gittik. Ben içmedim, başka bir arkadaşla buluşmam gerekiyordu. Tam kahveciden çıkarken arkadaşım mesaj attı. Daha yeni uyanmıştı, eve gider gitmez onu aradım. Yaklaşık yarım saat kadar görüntülü konuştuk. Etrafı topla, çamaşırları yıka falan derken saat altı oldu. Diğer arkadaşı unutmuştum bile. Neyse, zaten mesaj atarım falan demiştim, o da bana mesaj atmadığına göre bir sorun yok. Akşam için beyaz noktalı, sevdiğim siyah gömleğimi giydim. Akşam yemeği yemek için Helvetia’ya gittim. Yemeğimi yedim, kahve ve bilgisayarda bir şeylere bakabilmek için EspressoLab’a geldim. Şu an da bu yazıyı orada yazıyorum. Saat on bir yönünde bir masa var ve resmen işgal etmişler. Sağ tarafımda da iki kız var, sanırım avukatlar, ellerinde kağıt kalem, savcılardan bahsediyorlar. Sanırım davaları çalışıyorlar. Sol tarafım da başı kapalı bacılarım var. Onlar da kınadan bahsediyorlar. Ne kadar boş insanlar ya, yani konuşabileceği tek konu kına, başka bir ortak noktaları yokmuş gibi. Ulan zaten kına yaparak saçmalamışsın, bir de gelmiş bahşediyor. Şu an da ARGE’den bahsediyorlar. Alla alla, ARGE mi? Hahaha, kucağa komik geliyor. Saat iki yönünde de iki yabancı sarışın var. Sanırım çiftler. Onlar da benim gibi Macbook’larını çıkarıp bir şeylere bakıyorlar. Eminim aynı dili konuşmuyorlar çünkü İngilizce konuşuyorlar, çat pat. Neyse onlar da ayrıldı şimdi. Etrafta bir tane barmen dolaşıyor, boşları topluyor. Ben de şimdi arkadaşımı bekliyorum. Şu masadan biri çıksa da ben de hemen kapsam yeri diyecem ama arkadaş geliyor olum, nereye gidiyorsun? Buradan sonra arkadaşlara mesaj atacağım. Bugün benden bu kadar. Yarın gün biraz daha iyi olacak gibi. Hava bugün güneşliydi, yarın da güneşli olacak. Umarım güzel bir gün olur.

Mart

4 Mart 2019

Günler çok çabuk gelip geçiyor. Bu haftasonu 3 hafta önce buluşmamız gereken fakat hava muhalefeti ve Viyana’dan gelen arkadaşımla buluşmak zorunda olduğumdan dolayı daha bu hafta buluştum. Saat iki gibi Eminönü’nde buluştuk. Kanada’daki bir arkadaşım için hediye almak istediğimi, bunun için Kapalıçarşı’ya gitmem gerektiğini söylemiştim. Onlar da birlikte gitmeyi kabul ettiler. Tramvaya binip Sultanahmet bölgesine gittik. Oradaki dikilitaşlara baktık ve sonradan Sultanahmet Camii’ne girdik. Ayakkabıları çıkartmak en kötü kısmı. Cami gezeceğimizi bilmiyordum. İçeri girip biraz dolaştıktan sonra dışarı çıkıp Ayasofya’ya gittik. Kendilerinin müze kartı olduğu için ikisi girdi, pek merakım olmadığı için ve giriş kartı alabilmek için uzun sıraya girmek istemediğim için ben dışarıda bekledim, onlar içeriyi biraz gezip geldiler. Yemek yemek için Kapalıçarşı’nın biraz aşağısındaki Virginia Angus’a gitmeye karar verdik. Bu arada da Kapalıçarşı’ya gidip hediye bakalım dedik. Tam içeri girdik, biraz dolaştık, yabancı bir arkadaşım bana mesaj attı. O da oradaymış. Benim de orada olduğumu söyledim, hatta arkadaşlarımın da yanımda olduğunu söyledim. Bir yerde buluştuk ve birlikte yemek yemeye gittik. Lezzetli bir burger yedikten sonra füniküler kullanarak İstiklal Caddesi’ndeki Türk Alman Kafesi’ne gittik. Üst kat dolu olduğu için oradan çıkıp yeni açılan EspressoLab’a geçtik. Kahvelerimizi yabancı olan arkadaşım ısmarladı. Saat sekiz buçuğa kadar konuştuktan sonra ben eve geçtim, onlar da metro ile evlerine, yabancı olan da metro ile Taksim’e geçti. Saat dokuz buçuk gibi de davet edildiğim housewarming partisine katıldım.

Şubat

7 Şubat 2019

Sabah kalkıp işe gittim, saat yedi buçuk civarı İstiklal Caddesi’ndeydim. Yemek yemek için her zaman gittiğim bir restorana gidip mantarlı et sote ve yayla çorbası aldım. Yukarı katta yemeğimi yedikten sonra eve gidip bilgisayarın karşısına geçtim. Saat on civarı karnımda bir ağrı hissetmeye başladım. Geçer dedim ve bilgisayara bakmaya devam ettim. Sonra saat on bir gibi biraz daha ağrımaya başladı ve saat on ikide öyle bir ağrı hissetmeye başladım ki yerimde duramıyordum. Üstümü değiştirip acile gideyim dedim ama sonra nasıl gideyim, taksiye atlayıp gitsem olur ama doktor illaki reçete yazacak ve ben de nöbetçi eczane bulmak için taksiciye yolu tarif edeceğim, bu acıyla çok iş yani. Neyse biraz daha kıvrandıktan sonra kıvama geldim ve yan tarafta kalan arkadaşa mesaj attım. Sağolsun o da beş dakika sonra yanıma geldi. Birlikte taksiye atlayıp Taksim’deki hastanenin aciline gittik. Önümüzde dört kişi vardı ama giren çıkmıyor gibiydi. Ağrım o kadar şiddetliydi ki, yerimde duramıyordum. Oturduğum zaman da dik oturup hamile kadınların bebek doğururkenki nefes alıp vermesi gibi nefesimi alıp veriyordum. Daha önce hiç böyle bir şey olmamıştı sanırım. Sıra bana geldi, doktor ilk başta ne yediğimi sordu. Tam mantar et sote diyecektim ki mantar dedikten sonra “bu benim için yeterli” dedi ve kağıda bir şeyler yazdı. Serum ve bir de kan sayımı yazmış. Kan için yan taraftaki yere geçtik hemen, kan yolu açtı ve kanımı aldıktan sonra biraz ilerideki odaya yönlendirdiler. Gözlem odası gibi bir yer. İnsanlar sedyelerde oturmuş, serumlu bir şekilde bekliyorlardı. Hemşireye reçeteyi verip uygun olan bir sedyeye oturdum. Cidden durumu benden kötü olan yaşlı biri vardı, sanki ölüme yaklaşmış gibiydi, akrabaları yanında bekliyordu. Onun hemen yanındaki sedyeye yattım ve bekledim. Getire getire küçük bir serum getirdiler, ben de büyük bir şey bekliyordum. Umarım bu deterjanlarda olduğu gibi yoğunlaştırılmış bir serumdur dedim, çünkü cidden fazla ağrım vardı ve bir an önce kurtulmak istiyordum. Arkadaşım biraz dışarıda olacağım, iki dakikaya dönerim dedi ama geri gelmedi. Biraz garipsedim açıkçası, ben olsam orada ne olursa olsun beklerdim. Sonuçta hemşirenin serumun ne zaman biteceğini söylediğini duydu. Serum bitti, hemşire bana doktoru görmem gerekdiğini söyledi. Bir yandan damar yolu açılmış kolumu düz tutmaya ve hemşirenin verdiği kağıdı tutmaya çalışırken, diğer taraftan da benim ve arkadaşım ceketini, beresini almaya çalıştım. Neyse dokturun oraya gittim, dışarıda telefona bakıyordu, bir yandan da bir şey içiyordu. Beni görür görmez hızlı adımlarla içeri geldi ve daha orada olacağımı düşündüğünü söyledi. Doktorun yanına gittik ve doktor kanımda bir şey olmadığını, yani mantarın süresinin geçmemiş olduğunu söyledi ve rahatladım. Ama hala bir karın ağrısı hissediyordum. Doktor onun bir yarım saate geçeceğini, bir sorun olmayacağını söyledi ve reçete yazdı. Damar yolumu çıkartırım taksiye bindik ve Taksim Acıbadem Hastanesi’nin oradaki eczaneye gittik. Eczacı kapıyı kapatmış, kapıdaki küçük gözden reçeteyi alıp ilacı veriyor. Taksici de buraların hiç güvenli olmadığını o yüzden eczacının tedbirli olduğunu söyledi. “Ulan ne iğrenç bir şehir, şehrin merkezinde insanlar bunu yapıyorsa” dedim kendi kendime. Eve geçtik ve arkadaşıma çok teşekkür ettim. Gelince de arkadaşımla telefonda konuştum. Çok merak etmiş beni, onunla da biraz konuştuktan sonra uyudum. Ertesi gün için doktor rapor vermişti, o yüzden gece geç saatte yattım biraz. Zaten eve geldiğimizde saat üç buçuktu, ben de dört gibi yattım işte.

Ocak

15 Ocak 2019

Bugün nüfus müdürlüğündeki işlerimi halledebilmek için işe gitmedim. Ondan önceki gün müdürlükten randevu almadan önce patrondan izin aldım. Sabah yedi buçuk gibi kalkıp duşumu aldım ve sekiz yirmi gibi yola çıktım. Halletmem gereken üç iş vardı: yeni kimlik çıkarmak, yeni sürücü belgesi çıkarmak ve ikametgah değiştirmek. İlk iş kimlik kartını çıkartmak oldu, çünkü çok fazla bir şey gerekmiyordu, gayet basit ve kolaydı. Binaya gittiğimde kapıda çok fazla kişinin beklediğini gördüm. Saat tam sekiz otuz değildi, o yüzden bekliyorlardı. Sekiz yirmi dokuzda bile kapıyı açmadılar. Yukarı çıkıp numaramı aldım ve sıramı bekledim. Randevum sekiz otuzdaydı ama beni sekiz kırkta aldılar. Bir dakikayı bile önemseyen insanlar, beni on dakika geç almışlardı. Parmak izimi aldıktan sonra bana geçici bir kimlik belgesi verdi ve halihazırdaki kimliğimi bir kaç yerden deldi. Elime bir kağıt verdi ve yan taraftaki şefe imzalatmamı söyledi. O şef de sürücü belgesine bakan bölümün şefiydi. Biraz bekledim ve sohbetlerini dinledim. Prenses isimli bir tatlıdan bahsediyordu övüne övüne. Ben de sohbete girdim ve bana anlatmaya başladı. İnsanları bilirsin, sevdikleri şeyleri anlatabilecekleri birilerini bulduklarında bütün ilgilerini o kişiye verirler. Oradan çıkıp sağlık raporu almak için Taksim’deki devlet hastanesine gittim. Alt katta bir kadın vardı ve sürücü belgesi yenilemek için sağlık raporu almak istediğimi söyledim. Bana iki yüz liraya mal olacağını, özele gitmemi önerdi. Çok şaşırdım ama haklı olabilirdi. Heyetten sözetmişti, belki de herkesten bu kadar para alıyorlardı. Oradan çıkıp annemi aradım ve kan grubumla ilgili bir iki soru sordum. Sonra da Acıbadem’i aradım. Bana yardımcı olamadılar. Metroya binim Şişli’de indim ve Akatlar’daki aile hekimime gitmek için otobüs bekledim. Hava soğuktu ve otobüs de bir türlü gelmedi. Belki de bir öncekini kaçırmıştım. Yarım saat sonra bir tanesi geldi ve bindim. Tam da aile sağlığı merkezinin önünde indim. Aynı şeyleri tekrar anlattım ve oradaki görevli benim buraya kadar gelmeme gerek olmadığını söyledi. Ben de aile hekimimi nasıl değiştirebileceğimi sordum, internetten yapabileceğimi söyledi ve siteyi gösterdi. Bir hasta adamın yanında yaşlı bir kadın vardı. Devletin bu sistemiyle ilgili bir şey söyledi ve yanındaki adam da araya girip şükretmesini bilin, devlet size sağlık hizmeti veriyor işte şeklinde bir şey söyledi. Belli ki AKP’liydi, pek bulaşmadım ama teyze iyi bulaştı adama. Sesi duyan doktor yanımıza geldi ve benim işimin çok olmadığını anlayınca beni sıradan aldı. İçeri girip bir fotoğrafımı çektikten sonra dışarıdaki formu doldurmam gerektiğini söyledi. Dışarı çıktım ve formu doldurmaya başladım. Formdaki cevapların hepsi neredeyse Hayır’dı. Formu doldurdum ve görevliye verdim, doktor yaşlı kadını içeri almıştı, dışarı çıktıktan sonra benim işaretlediğim formu aldı ve “bu adama mı şimdi sağlık raporu vereceğim” dedi. Şaşırdım. “Son yazana bir bak bakalım” dedi. En son kısımda “iki gözüm de iyi bir şekilde görüyor” yazılmış ve ben yukarıdaki bütün sorulara hayır işaretlediğimden buna da hayır’ı basmışım. Bu soruya herkes düşmüş, ben de düştüm. Normalde her soruyu okurdum ama acelem olduğu için birden işaretledim hepsini. Bu şekilde bir çıkış yapmasına sinirlendim ve düzelttim o kısmı. Görevli adam bana dönüp bunu doktora imzalatmanız gerekiyor dedi. Dışarı çıktım, bi baktım ki doktor dışarıda AKP’li adamla sigara içiyor. Kendi kendime dedim ki “ulan bu adam bana bu adama mı sağlık raporu vereceğim değil miydi?”. Gittim yanına, dedim ki “doktor bey, sigara mı içiyorsunuz? Ben sigara içen bir doktora sağlık raporumu imzalatmam” dedim. Zuhahaha. Ayrıca “o maddenin üstündeki diğer maddeleri okumamış olsaydım Hayır’a işaret koymazdım” dedim. Yanındaki adam “sen sigara içmiyor musun?” dedi. “Şimdiya kadar ağzıma bile almadım” dedim. Neyse, doktor imzaladıktan sonra kızıyla ilgili bir şey sordu bana. Oradan ayrıldım, yarım saat beklediğim otobüse ilk defa bu kadar kısa süre bekledim. Oradan Levent’e geçtim ve metroyla Taksim’e. Koştura koştura nüfus müdürlüğüne geçtim. Görevli polisti, evraklarıma baktı ama yatırmam gereken paranın az olduğunu söyledi. İnternetten, hem de Gelir İdaresi Başkanlığı’nin kendi sitesinden yatırmıştım parayı, kredi kartıyla, nasıl az olabilir? dedim. O da bana PTT’e iki lira daha yatırmam gerektiğini söyledi. Neyse, oradan ayrıldıktan sonra Türk Alman Kafe’sine gittim ve bir Berliner bir de şekerli bir çörek aldım, Dexter’in evine gittim. Çok hastaydı, gece öksürmekten uyuyamamış. Birlikte biraz konuştuktan sonra Avusturya Hastanesi’ne gittik. Doktor domuz gribi olabilir dedi ve bize hemen teste gönderdi. Burnuna bir kulak çöpü gibi bir şey sokup çıkardı laboratuvardaki adam ve dışarıda bekledik. Bu arada ben de Karaköy’deki PTT’e gittim ve parayı yatırdım. Döndüğümde Dex hala orada bekliyordu. Sonucu aldık ve doktorun yanına gittik, doktor da bir sorun yok dedi. Sadece dinlenmesi gerektiğini ve toplu alanlardan uzak durması gerektiğini söyledi. Spora da gidemeyecekti. Oradan çıktıktan sonra Galata’daki eczaneye gittik ve ilaçları aldık. Hemen karşısındaki Migros’a geçtik ve bir şeyler aldık. Eve kadar taşıdım ve sonrasında poşetleri ona verdim. Kendi evime geçip kira kontratının aslını aldım. Nüfus müdürlüğüne gittim tekrardan ve polis memur bu kez işimi tamamladı. Oradan da İstiklal’deki notere gittim. İlk önce ne kadara mal olacağını sordum. Veznedeki abimiz doksan yedi lira olduğunu söyledi. Göze aldım ve işlemi yaptırdım. Koştura koştura yine müdürlüğe gittim. Sıra için numara almaya çalıştım ama daha önceden aldığım için numara vermedi. Ben de o kısmın şefinin yanına gittim. O da beni oradakilerden birine gitmemi söyledi. Hemen karşı masasında oturuyorlardı. Hemen araya girdim, işimi hallettirdim ve eve döndüm. Biraz uzandıktan sonra çok yorgun olduğumu farkettim. Dexter’e yazdım ve bana kustuğunu söyledi. Ona götürmem gereken şeyleri aldım ve hemen yanına gittim.