Ağustos

31 Ağustos 2018

On buçuktaki görüşme için sabah erkenden kalktım. Duşumu aldım, kahvemi yaptım ve dolaptan meyveli yoğurtumu çıkarıp salondaki masanın üzerine koydum. Yoğurttan biraz yedikten sonra üstümü giyinmeye başladım. Erken olduğunu biliyordum ama erkenden orada olmak istedim. Kahvemin de bir kısmını içtikten sonra yola çıktım. Saat dokuz elliydi. Otobüs aşağıdaki büyük caddeden geçiyordu, sokakların arasından kayarak takım elbisem ve gözlüğümle insanların bakışlarını üzerime çekiyordum. Durakta biraz bekledikten sonra otobüs geldi. Yaklaşık bir on beş dakika sonra tam da gideceğim yerin önünde indim. Saate baktım ve çok erkenden geldiğimi gördüm. Etrafta dolaşayım bare dedim ve saçma sapan bir yere yürümeye başladım. Sonra geri dönüp içeri girdim. Meğer orası şirketin iş yapan yeriymiş. Resepsiyondaki bayana iş görüşmem olduğunu söyledim. O da yanlış bina olduğumu, asıl binanın hemen arka tarafta olduğunu söyledi. Yavaştan oraya doğru gittim. Birkaç insanı görünce acaba orası mı diye biraz onlara doğru gittim. Görevlilerden biri bana nereye gitmek istediğimi sordu ve beni garajın girişindeki kulübeye gönderdi. Nedense bu kulübeyi oradan geçerken görmemiştim. Arka taraftan geldiğimi, girişin aslında diğer tarafta olduğunu söyledi. Kimliğimi verdi ve bana gideceğim yolu tarif etti. Neyse, resepsiyona ulaştım. Beni insan kaynaklarından biri karşıladı. “Yaklaşık kırk kırk beş dakikanız var mı test için?” dedi. “Evet, var” dedim. Beni bir odaya götürdü. Oda internet kafe gibiydi, yan tarafları kapalı masalarda bilgisayarlar, bilgisayarların önünde de bir şeylere tıklayan insanlar vardı. Ekranı güzel olan bir bilgisayar seçtim ve oturdum. Bana neler yapmam gerektiğini söyledikten sonra görevli gitti. İlk önce kendi sistemlerinde CV’mi doldurdum. Normalde bunu bizden oraya gelmeden önce isteyebilirlerdi. Doldurduktan sonra test aşamasına geçemedim, ekran hata verdi. Resepsiyona gittim ve bana görevlinin birazdan orada olacağını söyledi. Görevli geldi, bilgisayarda bir şeyler yaptı, olmadı. Yandaki bilgisayarı denedi, birkaç hata aldıktan sonra test ekranı çıktı. Ceketimi aldım ve yan tarafa geçtim. İyi bir izlenim değildi açıkçası. Testin ilk etaplar kolaydı ama daha sonradan zorlaşmaya başladı. Tamamladıktan sonra odadan çıktım ve aynı kadın odadan salona doğru benim ismimi çağırdı. Koridordan geçerken buradayım dedim. İki sandalye bir masanın bulunduğu odaya geçtim. Bir süre sonra da insan kaynaklarından başka biri geldi. Bana emaili atan kişiydi. İşi konuştuk, güzel bir konuşmaydı ve bana neler yapmam gerektiğini söyledi. Bu durum hoşuma gitti, başka bir yerde bunu yapmıyorlar. Çıkmadan önce bir sonraki görüşmenin olacağını söyledi. Oradan ayrıldıktan sonra yine arka taraftan çıktım ve aradım. “Şimdi mi gidiyoruz, yoksa eve geldikten sonra mı?” bana, “takım elbise var ve hava çok sıcak” dedi. “Tamam, eve geliyorum o zaman” dedim. Biraz ilerideki duraktan otobüse bindim ve yine o büyük caddenin bir kısmında indim. Yukarı doğru dik yokuşta tırmanırken eski bir ev ve önünde bir incir ağacı gördüm. İlk önce fotoğraf çektim, sonra bir de ağaçla çektim. Tam ikinci fotoğrafı çekiyordum ki önümden bir araç geçti ve adam bana bir şeyler söyledi. Duymamıştım, kulaklığım vardı. Aldırmadan tırmanmaya devam ettim. Eve geldim ve üstümü çıkartıp rahatladım. Sonra dışarı çıktık.

Ağustos

12 Ağustos 2018

Gece saat iki gibi yattım, sabah on gibi uyandım. Telefonuma uzandım ve gündemde neler olmuş bitmiş, daha doğrusu döviz ne alemde bakmak istedim. Haberler her zamanki gibi iç açıcı değil, Türk Lirası almış başını yerin dibine doğru gidiyor. Daha ne kadar düşecek herkes gibi ben de merak ediyorum. Ülkenin durumu çok vahim. Sabah kahvaltımı yapmak için mutfağa gittim. Kendimize yulaflı sütlü kötü bir şey yaptık. Daha önceden de yediğim için tadının ne kadar berbat olduğunu biliyordum ama ne yapayım, o seviyor, daha doğrusu yiyebiliyor. Masaya oturduk, bir yandan haberlere bakıyor bir yandan da tabağımızdaki bir an önce bitmesini istediğim şeyleri yiyorduk. O hemen silip süpürdü, her zaman böyle, hemen yiyip masadan kalkıyor ya da telefonundan haberlere bakıyor. Bense hep geriden geliyorum. Çok mu yavaş yiyorum acaba diyorum kendime. Ama yok, insanlar çok hızlı yiyor, hızlı yememeleri gerektiğini bilmelerine rağmen. Yarınki iş mülakatına hazırlık yapmam gerekiyordu. Önce takım elbisemi kontrol ettim. Gömleğimi çoktan yıkamıştım, sadece ütülenmesi gerekiyordu. Ütüyü ve ütü masasını salona çıkardım, kendi gömleğimi ve onun gömleğini ütüledim. Ütü yapmayı sevmiyor, bilmiyorum nasıl yapacağız böyle… Tişörtlerini, gömleğini ve şortlarını ütüledim. Bu arada arka planda, canımız sıkılmasın diye Spotify’da yaz hitleri adlı çalma listesini açtım. İlk bir iki şarkı gayet iyiydi, sonra saçma sapan Türkçe parçalar çalmaya başladı. İnsanlar bunları mı dinliyor ya dedim. Aşırı saçma, müzik kulağı olan insanı hayattan soğutacak derecede berbat şeyler yapılmış ve ortaya sunulmuş. Hayatımda bu kadar kötü müzikler duymamıştım. Ülkenin müzik kültürü bile yerlerde sürünüyormuş, devamlı yabancı şarkı dinlediğim için ülkenin müzik kültürüne uzak kalmışım belli ki. İnsan “nerede o eski doksanlar” diyor. Saçma sapan insanlar çıkmış, şarkı söylüyorlar ve işin ilginci insanlar da bunu dinliyor. Allah’ım, ne hale gelmiş ülke. Çok yazık gerçekten. Bir de şu siyahi arkadaşların yaptığı müzikleri sevmiyorum. R&B değil onlar, başka bir şey kesinlikle. İçlerindeki nefreti, saçma sapan düşüncelerin hepsini biriktirip alt alta yazmışlar, sonra da bir tını eşliğinde hızlı hızlı söylüyorlar. Resmen kulaklarım kanadı. Neyse… Biraz dinlendikten sonra saç tıraşımı yapmak için banyoya gittim. Yaklaşık beş ya da altı yıldır kendi saçımı kendim tıraş ediyorum. İçten içe biraz inat ettim sanırım. Etrafı biraz temizledikten sonra onunla biraz konuştuk. Eleştirilmeyi hiç sevmiyor, benim ona söylediğim her şeyin, onun yararına olduğunun farkında değilmiş gibi davranıyor. En iyisi mi kendi haline bırakmak, hiçbir şey söylememek gibi. Kendi aklı var, kendi kararlarını alabilir ki bu yaşa kadar zaten kendi kararlarıyla ayakta durmuş. Çok inatçı ama. Hayatımda bu kadar inatçı kimseyi görmedim diyebilirim. Söylediklerimi hep yanlış anlıyor, aslında yanlış yere çekmeye çalışıyor, haklı çıkabilmek için. Kendi de biliyor aslında haklı olmadığını ama ne diyeyim. Şimdilik bu şekilde devam edeceğim. Pek bir işine karışmayacağım.

Bugün şunu öğrendim, ikisi de aynı kapıya çıkıyor aslında:
“Sana sorulduğu takdirde fikrini söyle. Aksi halde seni dinlemeyecekler.
“Dinleselerdi, fikrini sormaz, her dediğini önemserlerdi”

Ağustos

1 Ağustos 2018

Erken bir saatte kalktık. Aslında ben ona nazaran biraz geç kalktım, ayaktaymış bir-bir buçuk saattir. Yaptığımız ilk iş banyonun fotoğraflarını çekmek oldu. Banyodaki gereksiz eşyaların çoğunu çıkarıp fotoğrafları çektik. Çektik ama istediğimiz gibi, yani dergideki gibi çıkmadı. Dergide kullanılan fotoğraf, geniş açılı bir lensle çekilmişti, aynı açıyı yaklayabilmek için çok uğraştım. Bir kaç tane güzel fotoğraf çekip bilgisayara yükledik. Saat iki gibi hazırlanmaya başladım. Birlikte onun gittiği The Marmara Oteli’nin havuzuna gidecektik. Hazırlanmam resmen kırk dakika sürdü. Aslında yaptığım bir şey yok ama ıvır zıvır işler yüzünden hep zaman kaybettim. O da hazırlandıktan sonra evin kapısını kitleyip dışarı çıktık. Tam apartmanın kapısından çıkmıştım ki güneş gözlüğümü almadığımı farkettim. Geri dönüp gözlüğümü aldım ve yola koyulduk.

Otelin havuzu aslında beklenildiği kadar büyük değil, küçük de değil. Hani havuz, otel falan diyince en az bir yarım olimpik bir havuz bekliyor insan ama öyle değil. Yarı olimpik havuzun da üçte ikisi kadar büyüklükte. Neyse, zaten kendi de ben de havuza girmeyi sevmiyoruz. Şezlonglarımızı kenara çekip güneşin tadını çıkardık. Ara sıra konuşuyor, sonra o sessizliğe gömülüyor, ben de sabırsızlıkla okumayı beklediğim Fahrenheit 451 isimli kitabı okudum. O kadar zamandır elimdeydi ki, elimdeki kitaplar bitsin, ona başlayacağım diye diye bu zamana kadar beklettim bu şaheseri. Dışarıdaki sesten rahatsız olup kulağıma kulaklıklarımı taktım. Bir yandan klasik modern müzik dinlerken bir yandan da kitap okuyordum. İşi bıraktıktan sonra aslında tatil yaptığımı ilk o an farkettim. Sanki bu zamana kadar sadece yaşıyordum.

Havuzun kenarında oynayan iki Alman çocuk vardı. Anneleri de bizim şezlongun hemen yanındaki şezlongu gölge bir yere çekmiş kitap okuyordu. Çocuklar, diğer çocuklar gibi bağıra bağıra etrafta koşuşturmuyor, uslu uslu aralarında şakalar yaparak oynuyorlardı. Bir süre sonra anneleri de havuza girdi ve yüzmeye başladılar. Sanırım Almanları, Almanca’yı seviyorum. Kafa yapımın da öyle olduğunu söylerler. Saat altı gibi yemek yemek için Cihangir’e gittik. Öncesinde bir mağazaya girip protein tozu aldık. Cihangir’de, köşe başında duran pastaneye girip iki sandviç iki kola zero istedik. Siparişimiz şipşak hemen geldi. Spora gideceğimiz için ağır yemek yiyemezdik. Atıştırdıktan sonra otele geri döndük. Üstümüzü değiştirdik ve fitness salonuna geçtik. Bugün salon kalabalıktı. Daha önce de bu saatte gelmiştik ama bu kadar kalabalık değildi. O, kendi hareketleri yapmaya başladı. Ben de koşmaya başladım. Koşmak iyi geliyordu, daha fazla koşmak istedim ama vücudum spor yapmadığı için pek dayanamadı. Salonda hangi hareketleri yapmam gerektiğini de bilmediğim için önceden bir fitness sitesinde bulduğum başlangıç seviyesi hareketleri denedim. Ağırlıklı olarak kol çalıştırıyorlardı ama bir harekete gelince kollarımın kaldırmadığını farkettim. Sonrasında mide hareketleri yaptım ve saat dokuzu on beş geçe gibi salondan çıkıp duşumuzu alıp evimize gittik. Giderken bir şeyler yememiz gerektiğini, sandviçle günü geçiştirmememiz gerektiğini söyledim. Eve gelince bana hemen bir salata tabağı ve iki dilim ekmek üzerine sürülmüş krem peynir ve tütsülenmiş ince somon balığı hazırlamış. Tabu bu arada da ben de onunla ilgili olan işleri hallediyordum. İşlerimizi bitirince masaya oturup yemeklerimizi yedik. O somon sandviçler çok lezzetliydi!

Şu an ise yatağa uzanmış bu yazıyı yazıyorum. Yarın bir iş görüşmesi var, Skype üzerinden. Şu an masada, ellerinde kağıtlar ona hazırlanıyor. Umarım her şey istediği gibi geçer. İyi geceler!

Temmuz

29 Temmuz 2018

Gece biraz geç yattım, aklımda cevapsız sorular dolaşıp durdu. Bunlarla neden vakit harcıyorum bilmiyorum. Halbuki yapmam gerekenleri biliyorum.

Mayıs

30 Mayıs 2018

Dün hava kapalıydı, bugün ise güneşli. Dizimin biraz üzerinde kalan şortumu giyip dışarıda dolaşmak için güzel bir gün gibi görünüyor. Biraz rüzgar var, üşür müyüm acaba? Binaların kenarlarından yürürsem üşümem belki. Sabah kahvaltıda, dün aldığımız kruvasan vardı, reçel ve kahvenin yanında iyi gitti. Biraz telefondan haberlere göz attım ve vazgeçip kapattım. Şu an ise oturmuş bu cümleleri yazıyorum.

Güzel bir gün, güzel bir yaz… İş arama çabalarına yavaş yavaş girdim, hatta dün bir saat süren bir iş başvurusunu tamamladım. Görünürde büyük şirketler ama iş başvuruları bile bir saat sürüyor. Acaba bu başlı başına bir test mi? İşi ne kadar isteyip istemediğini daha her şeyin başında mı ölçüyorlar? Henüz ne yapmak istediğimi bile bilmiyor gibiyim. Aslında bir nebze biliyorum gibi. Freelancer gibi çalışıp yazılımcı olmak istiyor gibiyim. Öylesi çok daha rahat gibi ama yazılım sektörü hızla ilerleyen bir sektör ve neyi, nasıl takip etmen gerektiğini bilmen gerekiyor. Bu yüzden şansım biraz az gibi. Artık zaman kaybedemem. Bir şeylerde tecrübem olması gerekiyor ve daha sadece lojistik alanında bir yıl yedi aylık bir tecrübem var – ki bu alanda çalışmak istemiyorum. Beni daha çok sistem işleri ilgilendiriyor. Ayrıca pazarlama alanına da merakım var. Belki de yapmam gereken şey, bir yandan marketing alanında çalışıyorken diğer yandan da yazılıma önem vermem. İki işi bir arada yapmak zor gelebilir ama ilgi duyduğun her şey aslında birer iş değil, bildiğin ilgi alanı işte. Zaman çok çabuk geçer ve sevdiğin şeyi yaparsın, seni boğmaz. Eğer yazılıma biraz ilgi duyabilirsem oradan da freelancer olarak yürüyebilirim.

Benim iş konusunda doğru insanlarla karşılaşmam lazım. Bu da neredeyse çok zor çünkü insanlar iyi olan insanlara değil, yakınlarına yardımcı olmayı, onlar için zamanlarını harcayıp onlar için bağlantılarını kullanmak istiyorlar. Biliyorsun, bağlantıları kullanmak kredi kullanmak gibi, buna değecek insanlar için kullanılmalı gibi. Gerçi hayat bu, insanı kimlerle karşılaştıracağı hiç belli olmuyor.

Bugün güzel güneşli günün tadını çıkarmak istiyorum. Fakat o da ne? Macfit’e gidip üyeliğimi iptal ettirmem gerekiyor. Yoksa bir sonraki ay için kredi kartımdan para çekecekler. Halbuki ayın yedisinde Ankara’ya, onbirinde de Adana’ya gideceğim.

Mayıs

20 Mayıs 2018

Uzun bir süre geçti, ihmal ettim, farkındayım. Bu geçen süreç zarfında çok şey oldu yazmadığım, ileride dönüp baktığımda hatırlayamayacağım. Öncelikle işten çıktım, bu kötü haber. İkincisi ev arkadaşlarım evden çıkıyor, tek başıma kalıyorum. Bedenime iki kurşun yemiş gibi hissediyorum. İşten ayrıldığıma seviniyorum aslında, çünkü hem benim yapmayı istediğim bir iş değildi, hem de sürdürebileceğim bir iş değildi. Müdürüm ve daha üst kademedeki kişilerin beni bir yere taşımayacağı çok belliydi, hatta yüzde yüz emindim. Bana geldiği günden iki ay sonra “şu departmanda boş yer varmış, gitmek ister misin?” diye soran müdürümden empati yapıp beni anlamaya çalışmasını bu zamana kadar hiç beklemedim. İşten ayrılacağımı biliyordum, sadece bir bahane oldu. Neyse, şu an işten ayrıldığıma memnunum. Beni şu an endişelendiren durum şu ev durumu. Daha kalabileceğim bir yer yokken nasıl iş aramaya odaklanabilirim?

Şu aralar yine sınanıyorum. Amerika’da da iş aramayla sınanmıştım, Avrupa’da da ev bulmayla sınandım. Her ikisinde öyle böyle bir şey buldum ama bu kez ikisinde sıkıntı yaşıyorum. Yani duble bir sorun var. Bunun üstesinden nasıl kalkarım bilmiyorum. Fakat şunu biliyorum, bu durumu bir avantaja çevirmem gerekiyor. Nasıl yapacağımı şu an bilmiyorum ama önümüzdeki günlerde eminim karşıma bir şey çıkacak. Çünkü inancım var ve Allah bir kapıyı kapattığında diğerini açıyor.

Şu bir hafta hem kafamı toplamam, hem de CV’mi güncelleyip başvurular yapmam gerek. İşten çıkmamın yaz mevsimine denk gelmesi benim için büyük bir avantaj. Kafamı dağıtabilmek için az da olsa gezmeliyim ve neyse ki İstanbul yazın gezmek için çok ideal bir yer. Ne deliler gibi sıcak havası vuruyor yüzünüze, ne de ılık havadan etkilenip nezle olmuyorsunuz.

Bu yaz nasıl geçecek hiç bilmiyorum. Merak da etmek istemiyorum. Tek istediğim bir an önce iş bulup bir yerde düzenimi kurmak.

İnsanın kafasını sokacak bir yuvası olmasınının şu çağda ne kadar önemli bir şey olduğunu çok iyi görebiliyorum. Çağ öyle bir çağ ki çalışıp kendinin parçalasan bile ev sahibi olamıyorsun. Sadece birikmiş epey parası olanlar ve yüksek maaş alanlar ev sahibi olabiliyor. Bu dananın kuyruğu bir yerde kopacak, bir şeyler olacak ama ne zaman olacak ne ben ne de başkası bilmiyor.

Nisan

25 Nisan 2018

Yarın doğum günüm. Sevdiğim insanla bir bütün gün geçireceğim için mutluyum. Ayrıca 23 Nisan ile doğum günümün aynı hafta olması ve ikisinin de tatil olması epey iyi geldi. Sanırım bu doğum günü tatili olayı şirketin bize verebildiği tek güzel şey.

İlginç bir şey oldu. Eve gelir gelmez arkadaşımdan bir çağrı aldım. Telefonda sinirli bir şekilde bana cüzdanının çalındığını söyledi. İçinde çok parası olduğunu söylerken ağlıyordu. Koskoca insanın ağladığını duyduğumda yüreğim öyle bir parçalandı ki ben de ağlamaya başladım. Bir yandan sakinleştirmem gerektiğini biliyordum ama yine de ağladım işte. Nerede olduğunu sordum, sonra da hemen eve gitmesi gerektiğini, en kısa sürede geleceğimi söyledim. Üstümü daha değiştirmeden eşyalarımı aldım ve çıktım evden. Ülkeme karşı o kadar nefret doluydum ki, onun başına gelen şeylerin kendi başıma gelmiş olabileceğini bizzat hissettim ve daha da nefret ettim. Ne berbat, ne iğrenç bir ülkeyiz… Ne iğrenç insanlar var şu toplumda, ne berbat bir yönetim var başımızda. Taksiye atlayıp gitmeyi düşündüm ama metro daha hızlı giderdi, hemen metroya gittim.

Metrodan indikten sonra eve gittiğini söyledi. Hemen evine gittim. Kapıyı ben daha merdivenleri çıkarken açık bırakmış. Masanın başına oturmuş, kartlarını iptal ettirmeye çalışıyordu. Aradığı müşteri hizmetlerinin TEB’e ait olduğunu söyledi ve yaklaşık kırk beş dakikadır hatta olduğunu, telefonu kimsenin açmadığını söyledi. Sinirlendim ve ben de kendi telefonumdan müşteri hizmetlerini aradım. Hemen iki dakika içinde bağlandım ve “yabancı bir arkadaşım var ve sizi yaklaşık kırk beş dakikadır telefonda bekliyor, kimse de açmıyor” dedim ve sonrasında durumu anlattım. Kendilerinin Türkçe hizmet veren hat olduğunu ve yardımcı olamayacağını söyledi ve beni İngilizce menüsüne yönlendirdi. Tabi yine kimse açmıyordu. Kapatıp tekrar aradım. Bu arada arkadaşım hala telefonla ulaşmaya çalışıyor. İkinci kez tekrar aradım ve bu kez beni aktardıkları menüden kimseye bağlanamadığımı söyledim. Arkadaşımın kimlik numarasını, ismini ve telefon numarasını sordu. Ben de hepsini doğru bir şekilde ilettim. Bu arada beni biraz hatta beklettiler ve sonra tekrar sesini duydum. Aynı zamanda arka tarafta bir kadın bir erkek konuyla ilgili konuşuyorlardı, duyuyordum. Tam bu sırada arkadaşım telefonla konuşmaya başladı, ulaşmıştı. Görevli ona sistemlerinin kapalı olduğunu ve yarın aramaları gerektiğini söyledi. Arkadaşım küplere bindi ve bağırmaya başladı. Bağırmakta da haklıydı, yani kredi kartı çalınmış ve bunu iptal ettirmek istiyordu, nasıl sistem çalışmıyor diyebiliyorsunuz? İçinden para çekilse bunun hesabını kim verecek? Sinirlenip kapattı telefonu. Ben bu sohbeti duyunca çok sinirlendim yine. Bu kez hatta beni bekleten kişiye durumu anlattım. Kısa bir süre sonra kartını Türkçe menüdeki bayan sayesinde kapattırdık. Daha sonra kendisinin tekrar arayıp onaylatması gerektiğini söylediler. Aslında durum kendileri açısından riskli. Ben, bu bilgilere sahip bir başkası da olabilirdim.

Kartı iptal ettirdikten sonra doğru Taksim Karakolu’na gittik. İki masa, üç de sandalye vardı. Kadının biri sol tarafta, kapının bulunduğu masada oturmuş ifade veriyordu. Biz de sağ tarafta, kadın bir polis memurunun olduğu yere oturduk ve arkadaşım durumu anlattı. Polis raporunun tutulması gerektiğini, içinde parasının da olduğunu ve sigorta şirketinden bu paranın bir kısmını alabileceğini söyledik. Onlar da parayı ifadeye koyamadıklarını söylediler, haklı olarak. Neyse biz cüzdanın içinde ne var ne yok hepsini söyledik ve yazdılar. Önemli olarak, kredi kartları, İsviçre sürücü belgesi ve Bahreyn sürücü belgesi olduğunu rapora yazdılar. Bu arada bir anlam karmaşası oldu ve kısa bir süre sonra “ya daha yemek yemedik, yemeğe gideceğiz” dedi aralarından biri. Saat akşam sekiz buçuk olmuş, yemeğe gidecekler ve bunu bu şekilde söylüyorlar. Karakolu kapatıp mı gideceksiniz diyecektim ama burası Türkiye, polis devleti, sizi nedensiz yere içeri atabilirler. Artık polislerden korkar olduk. Adama şöyle bir baktım, kadın polis bunu farkedince araya girdi ve sakince durumu çözmeye çalıştı. Karakoldaki avukatın yerinde olmadığını fakat bir iki saate geleceğini, istersek bekleyebileceğimizi söyledi. Biz de yarın geleceğimizi söyledik ve ayrıldık.

Arkadaşım eve gitmek istiyordu. Son kez bir Taksim metro istasyonuna gidelim dedim ve birlikte istasyona gittik. Oradan bir güvenlik görevlisine rastladık ve durumu anlattım. O da bizi, ekranların olduğu ve büyük bir camdan herkesin içeri bakabileceği bir odaya götürdü. Birilerine telefon edildi ve cüzdanın Yenikapı metro istasyonunda olduğunu söylediler. İçimiz rahatladı bir an. Ama para yokmuş içinde. Neyse dedik, en azından bulundu. Adamlara onun yaşadığı durumu anlattım ve ülkemden artık nefret etmeye başladığımı söyledim. Onlar da bir kaç olay anlattılar ve bu durumun sadece ülkemizde olmadığını söylediler. Ayrıca Şişli – Taksim arasında bu yıl içerisinde, yani son 4 ayda 700 çalınma vakası olmuş. Bunların çoğu da Faslı, ya da Afrikalı hırsızlarmış. Bu bilgiyi de öğrendikten sonra doğru Yenikapı’ya gittik. Yine aynı oda. Adamlar zaten arkadaşın yüzünü görünce cüzdanın ona ait olduğunu anlamışlar, hemen verdiler ve bir kağıt imzaladık. Cüzdanın içinde para yoktu ama kimlik belgesi ve Bahreyn sürücü belgesi vardı. İsviçre olanı evde unutmuş herhalde. Eve gittik, para gitmişti zaten, yapacak bir şey de yoktu. Sürücü belgesi ve kimlik belgesiyle yetindik sadece.

Bir doğum günü öncesi de böyle geçti.

Şubat

18 Şubat 2018

Yazmayalı uzun zaman olmadı aslında, yazdığım bazı yazılar özelin özeli olduğu için gizli olarak görünüyor, o yani. Son iki üç haftadır haftasonları hava çok kapalıydı, dün de öyleydi, fakat bugün hava tamamen açık, güneşliydi. Arkadaşın evinde kalmıştım, dışarı çıkacağımızı düşünmüştüm ama işleri olduğu için kendi çıkamadı. Onun yerine ben çıktım. Hava güneşliydi ama hava soğuktu, tahmin etmiştim aslında. İstiklal Caddesi’ne çıkıp yürüdüm. Kalabalığın arasından yardıra yardıra Galata Kulesi’ne gittim. Bir kaç fotoğraf çektim, sonra da etrafta dolandım biraz. Kulenin ününde upuzun bir kuyruk vardı, yazın bile bu kadar uzun kuyruk olmuyordu. Muhtemelen millet fırsat bu fırsat diyip kuleye çıkmak istedi, kim bilir. Galata’ya ne zaman gelsem çok sevdiğim bir arkadaşımı ararım. Galata Kulesi’ni çok sevdiği için görüntülü olarak aradım ve etrafı gösterdim. Havalar iyi olduğunda gelmesi gerektiğini söyledim. Çektiğim fotoğrafları gönderdikten sonra Karaköy’e doğru yürüdüm. Planda Karaköy’e gitmek vardı ama Eminönü’ne gittim. Galata Köprüsü’nden geçerken köprünün altından geçen yolcu gemilerini izledim, bir kaç fotoğraf çektim. Denizde denizanaları var hala, yaza doğru azalır diyorlardı. Hayvanlara yazık, gemiler geçiyor üzerlerinden parçalanıyorlar. Bazıları köprünün ayaklarına vurula vurula parçalanmış, bazıları da oltalardan dolayı parçalanmış. Galata Köprüsü sonunda bir alt geçit var, Eminönü’ne bağlanan. Ucuz şeyler satan dükkanlarla dolu ve resmen insan seli. Alt geçitten geçip Eminönü’ne, Doğubank’a doğru yürüdüm. Mısır Çarşısı’nın kapısının önünde polis kimlik sorgusu yaptı, siyah giyen adamların kimliklerini sorguluyormuşçasına. Doğubank’a gittim fakat kapalıydı. Tabi günler hızlı geçiyor, cumartesi sanıyorum, halbuki pazar. Geri dönüp balıkçıların olduğu yere gittim. Mecbur yine o alt geçitten geçtim. Millet süt mısırı yiyordu, canım çekti bir de ben aldım. Mısır satan adamın yanında durmak zorunda kaldım, tuz için. Afiyetle yedikten sonra Galata Köprüsü’nden geçtim. Tarihi İş Bankası’nın önünde bir kalabalık gördüm. Bir koltuğa oturmuş bir adam bir de kadın gördüm. Merak edip yaklaştım ve reklam filmi çektiklerini gördüm. İlk başta film çekimi zannettim tabi. İş Bankası’nın önünde olduğunu farkedince reklam filmi olduğunu anladım. Tam ikinci fotoğrafı çekiyordum ki adamın biri geldi ve “lütfen fotoğraf çekmeyelim” diye beni uyardı. Yavaştan yukarı doğru, Komando Merdivenleri’ne yürüdüm. Oradan Galata’ya çıktım ve tam yukarı çıkarken arkadaşım mesaj attı “Aç mısın?”. Gerçekten de acıkmıştım. Bir şeyin gerek olup olmadığını sordum. Hippi kıyafetleri satan bir dükkana girdim, bir kaç şeyin fiyatını sordum. Ucuz değillerdi, pahalı da değillerdi. Çıkarken internet sitelerinin olup olmadığını sordum. Kartlarını verdiler. İstiklal Caddesi’nden geçip arkadaşımın evine gittim. Yemek hazırlıyordu, yardım ettim. Oturup yemeğimizi yedikten sonra akşamdan izlediğimiz bir dizinin ikinci bölümünü izledik. Bir müddet sonra da o spor salonuna gitti, ben de evime.

İyi ki varsın.

Eylül

10 Eylül 2017

Sabah yine arkadaşımın evinde uyandım. Şu aralar onuna neredeyse her iki günde bir buluşuyoruz. İnsanın karşısına bazen aşık olduğu insan değil, dostum diyebileceği birileri çıkar. İşte o da benim için şimdilik bu. Sabah kalkar kalmaz bana kahve ve yumurta yapmış, tost ekmeği kızartmış. Ne zaman onun evinde kalsam, aynı günün sabahında bana ne yemek istediğimi soruyor, sonra da gidip yapıyor, bugün de olduğu gibi. Çok düşünceli biri. Kendime “yabancılar hep böyle mi acaba” dedirten türden bir kişi. Şu sıralar evini boyatıyor. Ben de yardımcı olabilmek için onda kaldım bugün. Yapması gereken çok fazla iş var. Nasıl yetiştirecek bilmiyorum. Ayrıca bir kaç günlüğüne vefat eden annesinin evi için İngiltere’ye gitmesi gerekiyor, ne zaman gidecek kendi de pek emin değil. Daha evine, ev tasarımı ile ilgili yayın yapan ünlü bir dergiden birileri gelecek. Bir kaç fotoğraf çektikten sonra ev ve kendi hakkında yazı yazacaklar. İş dekorasyon dizaynını o kadar çok seviyor ki, bir gün bana “eğer avukat olmasaydım, iç tasarımcı olurdum” dedi. Ben de “eğer mühendis olmasaydım, mimar olurdum” dedim. Kafa yapılarımız ve tarzlarımız birbirine çok benziyor. Zıt düştüğümüz konulardan biri mimari dönemleri. Mesela ben modern mimariyi severken o eski mimariden hoşlanıyor. Yaşının verdiği bir özellik sanırım, bilmiyorum. Bu arada ev kendinin ve çok güzel dizayn etmiş. Dairenin girişinden tut, balkona kadar, her şey bir uyum içinde. Sanırım annesinden kalma bir özellik, ev eşyalarına olduğundan fazla önem veriyor. Mesela avizelerin bazıları Swarovski’den. Koltuk Alman bir tasarımcının elinden çıkmış. Ayrıca şöyle ilginç bir detay var. Çalışma odasında bir çok ünlünün, altında imzası bulunan çerçevelenmiş fotoğrafları bulunuyor. Görünce çok şaşırdım. Prenseslerin bazılarının bile ıslak imzalı fotoğrafları var. Kırmızı rengini seviyor, evin bir çok bölümünde kırmızı renkli eşyalar var. Neyse, genel olarak belli bir zevke sahip biri. Bakalım, bu arkadaşlığımız nereye kadar gidecek?

Eylül

8 Eylül 2017

Bayramdan sonra iş yükü artmaya başladı. Altından nasıl kalkabilirim bilmiyorum. Bugün yine çıldırmak üzereydim. Amerika’daki işlerin bazıları bana verildi, daha doğrusu operasyonu görebilmek için ben istedim. Çok fazla bir şey yok ama yapmam gereken diğer işlerle birleşince zor olmaya başladı. Emailleri kaçırmaya, devamlı hatırlatma yemeye başladım. Amerika’dan gelen istekler için aldığım aksiyonları karıştırır hale geldim. Bazen öyle bir an oluyor ki, emailleri yanlış kişilere gönderiyor, saçma sapan şeyler yazıyor, genellikle de yaptığım şeyleri hatırlamıyorum. Büyük bir sorun. Protein miktarını yeteri kadar alamamamdan kaynaklı diye düşünüyorum. Bu konuyu Nida ile Kanyon’da buluştuğumuzda da konuştuk. Onda da aynı durumun olduğunu, B12’yi aşı olarak alması gerektiğini, hap olarak alınanların pek bir yararı olmadığını söyledi. Sanırım benim de B12 alma vaktim geldi.

Bir an önce şu günün bitmesini istedim. Kolay kolay bitmeyeceğini biliyordum. Cuma günleri sancılı geçiyor artık benim için. Emailleri o kadar çabuk yanıtlamaya, işleri o kadar hızlı yapmaya çalışıyordum ki, bazen durup “ne yapıyorum ben burada ya” diyordum. Neyse ki kısa sürüyor ve işe geri dönüyorum. Zaman o kadar çabuk geçiyor ki, keşke bir saatim daha olsa da şu işleri bitirebilsem diyorum. Neyse, saat altıya geldi ve normal yüz ifademle servise binip yabancı arkadaşımın yanına gittim.

Haziran

24 Haziran 2017

Cuma günlerine bayılıyorum. Haftanın en güzel günü. İşten eve gelirken harcanılan o bir saat var ya, kendini tatmin etsen o kadar mutlu olamazsın. Bu cumanın farklı bir anlamı var, bayramdan önceki son iş günümüz. Önümüzde dört günlük bir tatil var. Sonradında üç günlük bir tatilden sonra yine haftasonu. Yani bu kadar güzel bir cuma olamaz. Neyse. İftara daha vakit vardı, eve gittim biraz etrafı topladım ve uzanıp telefonumu kurcaladım. Burada tanıştığım bir arkadaşım vardı, müzik zevkimiz neredeyse birbiriyle aynı. Aynı olmasa bile anlaşabilirim, biliyorsun. Onunla mesajlaştık, sanki bir ömür boyu dostum olacak biri gibi. Tabi arkadaşlığımızın başı güzel de gerisi nasıl gelecek muamma. Zaman gösterecek. Sonradan tanıştığım başka bir arkadaşımın, Rus, bu haftasonu iki arkadaşı gelecekti, onlarla takılmak zorunda kaldı. “Umarım gelmezler” diyordu. Tataaaa, mutlu son, geldiler. Muhtemelen onlarla takılıyordur şimdi. Telefona o kadar odaklanmışım ki ezan sesini ezanın ortasında duydum. Oyalana oyalana evden çıktım. Saat dokuzu çeyrek geçiyordu. Cevahir’e gittim. Bugün kendimi ödüllendirmeliyim, sonuçta bayrama ailemin yanına gidemiyorsam kendimi bir şekilde ödüllendirmem gerek. Aman ne büyük ödül, aileye kavuşmayı karşılaştırdığım şeye bak, iskender döner. Konuya geri dönelim. AVM’nin kapanmasına yarım saat kala iskender siparişi vermek üzere kendimi kasanın önünde buldum. Saat dokuz buçuk olmuş, ben hala yemek yemiş değilim. Bu oruç olayına kendimi iyi alıştırmışım. Yemeğimi yerken bir yandan da arkadaşıma yazıyordum. O da dışarıdaymış, eve doğru yürüyormuş. Ben de kahve alıp eve geçecektim, belki karşılaşırız falan diye düşünürken evde olduğunu öğrendim. Yüz ifadem:😒. Neyse kahvemi alıp eve gideyim dedim, oha, o da ne? Ekmek sırası. Resmen ekmek sırası. Olum bu saatte sizin burada ne işiniz var, evinize gitsenize. Kahvemi kapar kapmaz eve yürüdüm. Evde yapmam gereken şeyler listesini kontrol ettim ve o da ne? Boş. Patlattım bir dizi, sonra da uyumuşum.

Bugün de yalnızdım.

Mayıs

21 Mayıs 2017

İnsanlara güvenmeye nasıl hala devam ediyorum anlamış değilim. Olan onca şeyden sonra benim insanları bir kenara koyup tüm ümidimi canlılık belirtisi gösteren hayvanlara odaklamam gerek. Lakin insanlar artık hayvan bile olamıyorlar, o kadar yerlerde itibarlar. Gerçeği söylemeye cesareti olmayan insanlar kümesi var ve bu küme sayısal olarak evrende gittikçe fazla yer kaplamaya başlıyor. Hayır, hayvanlar sayıca çoğalsın, neden insanlar çoğalıyor ki? Çok mu gerek? Olana baksana, kocaman birer sıfır. Gerçi onları da hayvanlar alemi kümesine alabiliriz, susmaları karşılığında. Oha, çok övdüm. Neyse, siz hani matematikte iki kesişim kümesi, etrafında da dikdörtgen evren kümesi var ya, E ile gösterilen, mümkünse onun dışında bekleyin.

Nisan

18 Nisan 2017

Diğer günlerden pek bir farkı yok gibiydi. Sabah kalkıp duş aldım, elbiselerimi giydim ve evden çıktım. Hızlı adımlarla metrobüs durağına yürüdüm. Birkaç metrobüsü kaçırdım, birkaçına da dolu diye binmedim. Klasik bir metrobüs bekleme durumu. Boş bulamazsın, sadece hesap yapıp binmeye değer mi değmez mi diye düşünürsün. İş yerine vardığımda neredeyse herkes yerinde oturuyor, günün erken saatlerinde, biraz işkence gibi de olsa emaillerine bakıyordu. İş hayatı işte, emaillere cevap vermek – yani iletişim içinde olmak – işin en kilit noktası. Yapılması gereken işlerimi sırayla bitirmeye çalıştım. Saat on ikiye kadar her şey sıradan bir şekilde gidiyordu. Ta ki genel müdürümüz masamın başına gelip garip bir şekilde “arkadaşlar hemen bir toplantı yapalım” diyene kadar. İnsanların ne dediklerinden çok, dediği şeyi nasıl dediğine dikkat ediyorum. O anda zihnimde videoyu durdurup geri sardım ve müdürümüzün yüzündeki o ifadeyi gözlerimin önünde tekrar izledim. Garip bir şekilde eli ve gözleri titriyordu. Belli ki bri şey onu hem sinirlendirmiş hem de üzmüştü. Küçük bir şok içindeydi galiba. Arkadaşlarla toplantı odasına girip müdürümüzün açıklama yapmasını bekledik. Konuşmaya başlamadan önce kendini toplamaya çalıştı. Bu kadar kötü ne oldu ki diye düşündüm içimde. Acaba kovulmuş muydu? Ya da şirketimiz mi batıyordu? Aklımda saçma sapan ölümcül vuruşlu teoriler dolaşıyordu. Fazla zaman geçmeden ağzından sözcükler dökülmeye başladı. Şefimizin – ki kendisiyle ilginç bir iş ilişkimiz var – bundan sonra bizimle çalışmayacağını söyledi. İptal oldum o anda. Nasıl artık bizimle çalışmayacak? Şefim, ki işini düzgün bir şekilde yapmaya çalışan biriydi. Tamam, dili biraz sertti ama belki de bu sektörde böyle biri olmak gerekiyordu. Müdür bunu söyledikten sonra diğer arkadaşların yüzlerine şöyle bir baktım. Özellikle bir tanesi anlayamadığım bir şekilde yüzü kızarmıştı. Sanki kendisi işten kovulmuştu. “Kendine gel” diyerek suratına bir şaplak atasım geldi. Neden artık bizimle çalışmayacağı ile ilgili birkaç şey söylüyordu ama olayın şokundan dolayı dediklerini de tam anlayamıyordum. Sanki bir şeyler söylüyordu ama aslında söylemek istediğini söyleyemiyordu. Konuşmanın ortasına doğru kendini biraz daha topladı ve konuşmaya devam etti. Toplantı bitti ve yerlerimize geçtik. Uzun bir süre ne yapacağımı bilmeden öyle mal mal ekrana baktım. Kendi kendime “nasıl ya, onu nasıl kovabilirler ki?” dedim. Şirkette kovulmayacak, etkisi düşünüldüğünde belki de kovulamayacak insanları gözümün önünde bir sıraladım ve kendisini ilk beşe koydum. Birinci sırada genel müdürümüz vardı. Fakat şöyle bir durum da gözümden kaçmadı. Müdürümüz ile şefimizin arası pek iyi değildi. Bu durumu daha önceden de farketmiştim ama şefimizin yeri değiştirilen (argo: çalınan) telefon kablosu (bir insan neden bunu yapar?) için müdürümüzle uzun konuşmasında daha da netleşmişti. Konuşmalarını dinlemiyordum, kapıları açık olduğudan hepimiz duyuyorduk. İçimden şefim için “bak adamlar seni ileride bir yönetici olarak görüyorlar, senin peşine düştüğün şeye bak? Tamam, kendine bir şekilde yediremiyorsun ama üstüne de çok düşmemeliydin” dedim ve kendi kendime sitem ettim. Bir an konuşmaları çok mantıksız ve yersiz geldi. Belki kendi açısından haklıydı, bu tip bir durumun olmaması, yaşanmaması gerekirdi. İlginçtir ki bu telefon kablosunun yer değiştirmesi olayı, telefon kablolarının uzun olmasının önemli olduğu ile ilgili yaptığımız gereksiz bir konuşmadan sonra olmuştu. Yazdıklarıma şöyle bir bakınca, durumun gerçekten ne kadar saçma olduğunu bir kez daha farkettim. Bu durumun, şefimizin işten ayrılmasını hızlandıran, bardağın son damlası gibi bir şey olduğu gerçeğini kabul etmeli miydim? Hatta konuşmalarında sonra müdürün şefin masasının önünden geçerken “bu konuyu kapalım artık” demesi, durumun üzerine sıcak bir mum döküp mühürle artık demesinin kötü bir şekliydi.

Biz aval aval bilgisayar ekranına bakarken şefimiz geldi ve masasından eşyalarını toplamaya başladı. Öğleden sonra ayrılacağını toplantıda müdürümüz söylemişti. Bazıları durumdan hiç haberdar değildi ve işlerini yapmaya devam ediyordu. Şefimizin yanına gittik ve yardım edebileceğimiz bir şey olup olmadığını sorduk. Fazla bir eşyasının olmadığını söyleyip konuyu kapattı. İçimden “senle daha kavga edecektik, deli edecektim seni” dedim ama boş boş laflar işte. Baksana, adam çekip gidiyor. Yemeğe birlikte inelim mi diye gereksiz bir soru soruldu. Adam işten ayrılıyor, oturup aşağıda hiçbir şey olmamış gibi yemek mi yesin? Aşağıya inip yemek sırasına girdik. Birden arkadaşlardan ikisi yukarıya çıktı. Neden çıktıklarını bilmiyorum. Arkalarından ben de çıktım ama onları göremedim. Aşağıya inip tekrar sıraya girdim. Yemeği yerken diğer ikisi de geldi ve birlikte yemek yedik. Normalde olması gereken fakat evde izinli olan başka bir arkadaşımız vardı. O, şefimize diğerlerinden biraz daha yakındı. Onun olmadığı bir gün gitmesi daha da garipti. Şimdi ona kim söylemeliydi? En iyisi kendi söylesin dedik.

Yukarı çıktığımızda şefimiz ortalıkta yoktu. Arkadaşlardan biri Amsterdam’a gidiyordu ve euro alması gerekiyordu. Bunun için şirketin biraz uzağındaki döviz bürosuna gittik. Giderken konuyla ilgili pek konuşmadık. Dönerken ışıkların orada, arabanın içinden bir ses geldi. Baktık ki şefimiz! Ben gidiyorum diye gülerek bize sesleniyordu. “Bizi de götürsene” dedim. Yeşil ışık yandı ve gitti. Biz de yürümeye devam ettik.

Sabah “arkadaşlar biraz geç kalacağım” diye mesaj atarken, öğleden sonra işten ayrılması, hayatın aslında hiçbir zaman plan yapamayacaksınız demesinin başka bir şekliydi. Şefimiz artık yoktu. Onun artık bizimle çalışmıyor olması, arkadaşımız olamayacağı anlamına gelmiyor gibi demode bir cümle söyleyeyim. Gerçekten de öyle. İşten ayrıldığından beri onu aramadım. Belki de diğerleri aradı ama Caner aramadı diye düşünüyordur. Onun için gönülden en iyisini dilediğimi kendisi bilmiyor ama ben biliyorum.

Mart

30 Mart 2017

Bugün, diğer günlerde olduğu gibi tıklım tıklım olan metrobüse atladım. Bu kez gerçekten atladım. Nefes bile alınmayacak derecede kalabalık olan metrobüslere bile binmeye başladığımı farkettim. Metrobüsten indikten sonra hızlı adımlarla iş yerime gittim. Bütün gün boyunca hızlı tempoda çalıştık, dünyayı kurtardık. Mesai bitmeden bir iki saat öncesinde, kandil gecesi vesilesiyle küçük kutular içinde kandil simitleri dağıtıldı. Ofisteki bazı arkadaşlar kutuyu bile açmadan eve götürüp sevdiklerine vermeyi düşündüler. Benim aklımdaysa başka bir şey vardı. Kandil simitlerini sokakta gördüğüm o yaştı teyzelerden birine vermeyi düşündüm. Kutuyu poşete koydum ve mesainin bitmesini bekledim. Akşam bir arkadaşımla yemeğe gidecektik. Servisteyken mesajlaştık ve bir kargosu olduğunu, onu eve bırakıp yemeğe geçebileceğimizi söyledi. Levent’ten metroya atladım ve Şişli’de indim. Bu kez mesaj atmak yerine arayıp konuştum. Kargosu çok ağır olduğundan yukarı çıkaramayacağını söyledi. Ben de hemen yanına gelip yardım edebileceğimi söyledim. Hızlı adımlarla evinin önüne geldim. Apartman kapısının önünde beni bekliyordu. İki metre uzunluğunda bir kargosu vardı. Kucaklamaya çalıştım ama çok ağırdı, biraz afalladım. Sonra yükledim üzerime ve dört kat yukarı duraklamadan çıkardım. Epey yoruldum aslında. Zaten dizlerim de ağrıyordu. Bunu yaptıktan sonra da diz kapaklarımın üzerindeki kaslar ağrımaya başladı. Bir şey belli etmedim tabiki, çok sevdiğim insanlardan bir tanesi kendisi. Elimdeki poşeti eve bırakmayı düşündüm ilk başta ama sonradan belki geçenlerde sokakta peçete satmaya çalışan yaşlı teyzeyi görür de ona veririm düşüncesiyle yanıma aldım. Arkadaşla sokaklardan geçtikten sonra bu yaşlı teyzeyi gördüğüm sokaktan geçtik. Etrafa bakındım ama göremedim. Neyse dedim, kısmet. Poşet elimizde kaldı. Belki ileride böyle birini görürüz de veririz dedim. Mecidiyeköy trafik ışıklarının önünde, karşıya geçmeden önce nereye gideceğimizi belirledik. Gideceğimiz yer Teşvikiye’de bir Asya restoranıydı. Yürüyerek gidelim, dönüşte metroya bineriz dedik. Yolda giderken bir iki yaşlı kadın gördük ama onlar bir şey satmıyorlardı, dileniyorlardı. Sokakta bir şeyler satan insanları, dilenen insanlara tercih ederim (tıpkı bütün herkes gbi) Biraz daha yürüdükten sonra tıklım tıklım olan kaldırımın hemen yanında, mağazaların çöpün kenarına bıraktığı kartonları toplayan küçük bir kız gördüm. Boyu bacağım kadardı. Hemen yanına gittim ve kandil simitlerinin bulunduğu kutuyu poşetten çıkardım. Bantını çıkardım ve hafifçe kutunun içinde ne olduğu gösterdim. İster misin dedim. Utanarak evet dedi. Al o zaman dedim ve kutuyu ona verdim. Bana dönüp utanarak 1 tanesini alayım dedi. Halbuki ben kutunun hepsini ona vermiştim. Al hepsi senin olsun dedim. Elindeki kutunun içine bakıp diğerlerini aileme veririm o zaman dedi. Paramparça oldum. Kutuyu uzatmama rağmen içinden sadece 1 tanesini almak istedi. Sadece 1 tanesini! Sadece 1 tanesi ona yetiyordu. Yanından ayrılırken arkadaşıma ve bana kırık bir gülüş attı, sanki pek gülmezmiş gibi. Yolda yürürken gözümden yaşlar gelmeye başladı. Ağlamamaya, çaktırmamaya çalıştım ama yapamadım. Bu kez içimdeki utanma duygusu, insanları bu hale getiren insanlığımıza duyduğum nefretle öyle bir karıştı ki resmen sinirlerim boşaldı, ağlamaya başladım. Yolda bir yandan yürüyor, bir yandan sessizce ağlıyordum. Arkadaşım yanımdaydı ama bir şey diyemedi. Akan gözyaşlarımı silip yürümeye devam ettim. Yüzü o kadar güzel bir kızdı ki. Yürürken aklıma hep utanarak söylediği o “1 tanesini alayım” sözü ve yanından ayrılırken attığı o kırık gülüş geldi.

Mart

16 Mart 2017

Haftasonlarını bekleye bekleye günler o kadar çok çabuk geçiyor ki. Gün içerisinde bile günün tam olarak nasıl geçtiğini bilemiyorsun. Yaptığım işin yoğun olması, çok fazla insanlar aynı ortamı paylaşıyor olmam bunun temel nedenlerinden. Peki haftasonunu beklememin nedeni ne? Kendim oluyorum, ondan. Haftasonları da çok hızlı geçiyor ve genelde tek başıma geçiriyorum. Şehride yeni olduğum için henüz pek kişi tanımıyorum. Yakınımda tanıdığım birkaç kişi var ama onlarla da her haftasonu vakit geçiremem. Onların da benimle vakit geçirmek isteyip istemeyeceğini bilmiyorum. Sonuç olarak haftasonu da yalnız kalıyorum. Bu, benim için bir ceza ve günümü dışarıda geçirmediğim her gün boş bir gün. Hatta bomboş bir gün. Yalnız olmak istemiyorum, sevdiğim insanlarla vakit geçirmek istiyorum. En azından onların yanımda olduğu hissini yaşamak istiyorum. Belki de yalnız bırakılmaktan korkuyorum. Bazen bu, ölümden daha korkutucu geliyor. Ölüm demişken, bugün alakasız bir anda içimden “sadece öleceğim günü bekliyorum” dedim. Birden mantıklı gelmeye başladı. Etrafımdaki insanları izlemeye başladım. Kafalarının bir köşesinde yapılması gereken fiziki ve dünyevi şeyleri tamamlamaya çalışıyorlar. Ama hayat bu değil. Gelişimizin bir amacı olmalı. Rastgele buraya gelmiş olamayız. Bir rastlantı olamayız. Dünyevi şeyleri düşünen insanları görünce, ne kadar da yüzeyde kaldıklarını; varlığımızı ve amacımızı düşünenlerin de derinde kaldıklarını, zamanla boğulduklarını gördüm. Kendilerine verilen sürelerin sonuna gelenler, siyahın binbir tonunun derinliklerinde kaybolup gidiyor. Ben de onlar gibi, hayatıma biçilen sürenin bitmesini bekliyorum. Bir geleceğimin olmayacağı gerçeği on yıl önce hissettirilmişti.

Şubat

26 Şubat 2017

Sıkıcı günlerimden bir yenisi daha. Gece iki gibi uyuyabildim. Kitap okumayı planlamıştım fakat her zaman olduğu gibi telefonu elimden düşüremedim. Son zamanlarda hayatımın ne kadar boş geçtiğini söylemeden edemeyeceğim. Her zaman söylediğim gibi, yapmam gereken şeyler var, fakat yapmıyorum ve neden yapmadığımı da bilmiyorum. Vakit geçiyor, yeteri kadar farkındayım. Tanımadığım bir çok insan almış başını giderken ben daha yapmam gerekenleri yapmaya çalışmakla uğraşıyorum. Kendimi eğitmem gerek. Gerekirse ceza bile vermeliyim. Ama mutlaka bunları yapmalıyım – ki ileride üzerinden atlamam gereken o duvarlardan biraz daha kolay atlayabileyim.

Yanmam lazım, daha yol almam lazım. Kendimden caymam lazım. Zor.

Şubat

24 Şubat 2017

Sıkıcı günlerimin bir yenisi. Dünden pek bir farkı yok. Üzerine biraz düşününce “bir fark var aslında”. Dört gün önce bilgisayarım çöktü, üç gündür kurtarmaya çalışıyorum. Ne kadar önemli bir şey olduğunu şu son bir kaç günde anladım. Devamlı yanımda olan, işe gittiğimde yolumu gözleyen birkaç şeyden biri bilgisayarım sanırım.

Şubat

7 Şubat 2017

Kitap okumaya nasıl zaman ayırmıyorum, anlamıyorum. Halbuki en çok istediğim şey şu aralar. Burada her zaman söylediğim gibi, yapmam gereken çok şey var ama yapamıyorum. En çok da bunun yüzünden kendime kızıyorum. Kendimi bir çok yönden çok ileriye taşımam gerekiyor. Çalışmam gerek, hatta birden çok konuda eşzamanlı olarak. Ancak o zaman hedeflediğim noktaya doğru ilerleyebilirim. Önümde bunları yapmamak için herhangi bir engel yok ama hala neden yapmıyorum, ya da neden başlamıyorum bilmiyorum. Nedenlerini bilmediğim çok parametre var ve bunları belirlemekte güçlük çekiyorum. Zamanı kendime göre nasıl durdurabileceğimi biliyorum, bunun için yapmam gereken tek şey, düzenli olarak çalışmam. Aklımda bir yapılacak listesi var, kağıtta da öyle. Bunlar gün geçtikçe artmaya ya da farklılaşmaya ve daha da kompleks olmaya başlıyor. Ödevler üst üste yığıldıkça işin ucunda hepsini yapmayacağım için hedefimden uzaklaşmaya başlayacağım. O noktada eğer hedefime tekrar odaklaşmayı düşünürsem, karşıma çıkan yol çok daha çetrefilli olacak. O yüzden yapmam gereken şey, kendime bir ivme kazandırmak. Bunun için de yapılması gereken ilk şey, B-A-Ş-L-A-M-A-K. Başlamam gerekiyor. Mesela İngilizce sınavına girmeliyim, yüksek lisans için olmazsa olmazlardan. Sınav günü yaklaşıyor ve ben daha hiç kitabımın kapağını bile açmadım. Ne kadar sorumsuz biriyim. Hani zorluklara göğüs gerilecekti, hani her şeyin üstesinden gelinmeye çalışılacaktı. Bunlar benim kendime verdiğim sözler değil miydi? Şu an kendimle bir vicdan hesaplaşması yapıyorum, farketmişsindir. Her neyse. Şu an bile yazıyı yazmayı bırakıp o işe başlamam gerek, eğer doğru yolda ilerlemek istiyorsam. E o zaman bana müsaaadeee… Caner kaçar. Sii yuuu!

Şubat

5 Şubat 2017

Günlerden pazar. Yine evde olduğum bir haftasonu. Yine hiçbir arkadaşımın “Caner hadi gel şuraya gidelim” demediği başka bir gün. Üniversiteden bir grup arkadaşlarım var, çok yakın olduğum. Onlar da ya mesafe olarak çok uzaktalar ya yüksek lisansa hazırlanıyorlar ya da başka bir nedenden dolayı dışarı çıkamıyorlar. Tanıdığım başka kimse olmayınca mecburen günü evde geçirmek zorunda kalıyorum. Ev arkadaşlarım da kendi hallerinde yaşıyorlar. Eve taşınmadan önce “oo çok güzel, onların arkadaşları ile de tanışır, çevremi biraz daha genişletirim” diye düşünüyordum. Fakat öyle olmadı. Belki ileride olur, bilmiyorum. Bugün öğlen dörtte staj yaptığım bir yerden arkadaşım olan Volkan’ın nikahı vardı Beşiktaş Evlendirme Dairesi’nde. Çok saçma bir nedenden dolayı gidemedim. Haftalar öncesinden belliydi ve gitmeyi gerçekten de istiyordum. Neden gitmedim, hiç bilmiyorum. Bu aralar kafası karışık, karamsar, dikkatsiz ve kararsız görüyorum kendimi. Aklımda çok fazla soru var. Bunların zamanla netleşeceğini düşünüyorum ama zaman çok hızlı akıyor. Ya tedbir alamadan vakit geçerse ve bir şey yapamazsam? Sanki herkes beni geçecek ve ben olduğum yerde kalacakmışım gibi hissediyorum. Sanki yanlış bir yöne gittiğimden geleceğim pek de iyi olmayacakmış gibi, memur gibi bir yerde çalışıp biriyle evlenmeden yaşlanıp gidecekmişim gibi geliyor. Kafamı dağıtmam gerek. Buna bir çözüm var tabiki. Sevgili bulmak. Ya tamam da nasıl bulacağım, daha kimseyi tanımıyorum ki. Aklımda bir isim var, yakın zamanlarda onunla tanışmayı ve arkadaş olmayı istiyorum. Düşüncelerimizin paralel olduğunu ve anlaşabileceğimizi düşünüyorum. Ben onu beğeniyorum ama o beni beğenecek mi? Off, çok karamsarım. Yoksa gerçekçi miyim? Keşke yanımda birileri daha olsaydı, varlıkları bile yeterdi. Annem, babam olsaydı ne güzel olurdu ya. Hatta bütün akrabamız burada olsaydı, 7 sülale İstanbullu olsaydık ne mükemmel olurdu? Hepimiz aynı yerde olurduk. Adana’dayken gitmeye bile üşendiğim akrabalarımı şimdi mumla arıyorum. Onlar olmadıkları zaman anladım işte değerlerini. Özellikle annemle babamın. Aslında o kadar da uzak değil, haftasonları gidip gelebilme şansım var ama bu da beni psikolojik olarak kötü etkileyecek, biliyorum. Bunun için birini suçlamam gerekiyorsa o da devlet olacaktır. Eğer bütün yatırımlar İstanbul ve çevresine yapılmasaydı, ben bugün buraya taşınıp çalışmak zorunda olmazdım. Almanya gibi olsaydık, devlet yatırımını ülke genelinde homojen olarak yapmış olsaydı olmazmıydı?

Bugün de kendimi yalnız hissettim.

Genel

30 Ocak 2016

Günlerden pazartesi. İş yerinde sıradan bir gün. Gözlüğümün ön tarafındaki jelatin gibi katman çizildiği için önümü net göremez oldum. Önceki gün tırnağımla ve bıçakla çizdiğim için bu kez hiç göremez oldum. Sabah lenslerimi taktım, gömleğimi ütüledim. Sırf şu iki şeyden dolayı işe geç kaldım. Geç kaldım ama o kadar da değil. Genel müdür yardımcımız ile yaptığımız bir saatlik ders haricinde günüm diğer günlerden pek de farklı değildi. Güzel insanlar, hoş esprileri saymıyorum. Bazen “benim burada ne işim var?” sorusunu soruyorum kendime ama maksimum beş saniye sonra kaldığım yerden devam ediyorum. İşimi yavaş yavaş sevmeye başlıyorum. Genel müdür yardımcımız, olayı daha detaylı bir şekilde anlatınca bazı şeyler daha da netleşti. Kendisi şirkette çalışanları yoran uygulamaları, zorlukları ortadan kaldırmayı hedefliyor. Benim genel anlamda yapmak istediğim de bu aslında. Neyse, konuyu daha da derinlemesine anlatmama gerek yok. Zaten burada yazılan yazıları sadece ben okuduğum için, kendi düşüncelerimi de bildiğim için konuyu kısa tutsam da olayı anlatmaya yetiyor.

Metroyla Şişli’deki Cevahir AVM’ye geldim. Yeni bir şeyler bulabilir miyim diye bir iki mağazaya girip çıktım. Farklı olan ne olabilirdi ki? Ayaklarımdaki yorgunluğu anlayana kadar etrafta gezindim. Eve gelirken yolun üzerindeki marketten bir kaç şey alayım dedim. Yemek yapmak için gereken malzemeleri aldıktan sonra eve giden yolda, yağan karın altında, iki elimde poşet yürüdüm. Bir yandan etrafıma bakıyor, diğer yandan işini bırakmayı düşünen ablamla konuşuyordum. Evli olmak, özellikle çocuklu olmak çok zor. Yanında annen baban yoksa zaten çocuk sahibi olmak bir hayal. Asansörden yıkarı çıktım, anahtarla kapımızı açtım. Kilitli değildi, demek ki evde biri var. Diğer arkadaşın odasına şöyle bir baktım, o değil. Yukarıdaki arkadaşım – benim tanıdığım olan – evdeymiş. Elimdeki poşetleri yere bıraktıktan sonra odama geçtim. Üstümü değiştirdim, doğru mutfağa geçtim. Yorulmuş bir beden ve doyurmak zorunda olduğum bir karnım var. Dolaptan tavuk etini çıkarıp mikrodalgada ısıtırken et tahtasını ve malzemeleri alıp odama geçtim. Tam o sırada kapı açıldı ve içeriye diğer arkadaş girdi. Yanında birileri daha vardı. O da ne, bir bayan sesi. Bunda şaşıracak ne var ki? Pek oralı olmadım, yapmam gerekenleri yapmaya devam ettim. Mutfakta mikrodalgayı kontrol ederken içeriden arkadaşım çağırdı. Salona gittiğimde arkadaşlarını gördüm ve merhabalaştık. Sonra masadaki paketleri gösterdi. Birinin üzerinde Caner, diğerinde diğer arkadaşın ismi yazıyordu. Şaşırdım, hiç beklemediğim bir anda bir hediye. Hem de iki kişiye. Birini aldım ve yorgun bedenimi odama sürükledim. Paketi masama koydum ve yemek yapmaya devam ettim. Merak edip açmadım çünkü kafam orada değildi. Ben yemeğimi yaparken onlar salonda oturuyorlardı. Şen şakrak konuştular, futbol maçı izlediler. Ben de yemeğimi yapıp odama çekildim ve yemeye başladım. Günün belki de en güzel vakti, akşam yemeğini dizi başında yeme vakti. Yemek bitti, dizi bitti. Tabakları mutfağa götürdüm. Ütülenmesi gereken gömleklerimi sabah ütülemektense akşam ütüleyeyim dedim. Çünkü bu sabah sırf ütü yüzünden geç kalıyordum. Ütü dediğin kısa sürer ama ütüle ütüle bitmiyor sanki gömlekler. Yukarı çıkmam gerekiyordu. Ütü, yukarıda olduğu için salondan geçmem gerekiyordu. Acaba yarın mı ütülesem diye geçirdim aklımdan bir kaç kere. Sonra “ya nolacak, git ütüle” dedim ve gömlekleri aldım salona doğru yürüdüm. Bu arada arkadaşın odasının kapısının kapalı, ışıklarının sönük ve içeriden konuşma sesleri geldiğini duydum. Allah allah, acaba içerde bir erkek bir kız ne konuşuyor olabilirlerdi. Çok ilginç! Salonun kapısını çaldım, bir baktım benim arkadaş orada oturuyor. E peki içeridekiler kim ve sessiz sakin ne yapıyorlar? O dakika, günün anlam ve önemini anladığım dakika oldu. Benim eve daha taşınmadan önce “ben çok titizim, çok dikkat ederim, her hafta evde temizlik yaparım, eve arkadaş getireceksem önceden haber veririm” diyen arkadaş, eve bir çift getirdi ve o çift şu an benim kaldığım odamın bitişiğindeki odada, ışıklar sönmüş bir şekilde, akşamın onunda, baş başa takılıyorlardı. Bu belki de şu zamana kadar bana karşı yapılan en büyük saygısızlıktı. Birincisi arkadaşlarının geleceğini haber vermiyor. İkincisi de eve getirdiği arkadaşları yan odada bilmem neler yapıyor ve hala hiçbir şey söylenmiyor. Tabi durumdan o kadar rahatsız oldum ki, yani böyle bir saygısızlığa kim göz yumabilir ki? Hemen diğer arkadaşa mesaj attım. “Arkadaşın arkadaşlarını tanıyor musun? Şu an evde olanları? Hayır. Şu an iki arkadaş, arkadaşın odasında kalıyor da, ne yapıyorlar Allah bilir.” Bunların bir kız bir erkek olduğunu yazmayı unutmuşum. Bunu yazsaydım muhtemelen beni biraz daha iyi anlardı. O da şundan dolayıdır, bu olabilir şeklinde geçiştirdi sanki. Yarın oturup konuşacağız bu durumu. Ben böyle bir saygısızlık görmedim. Erkek arkadaşını eve getirirsin, sorun değil ama bir bayan arkadaşını eve getirirken insan mutlaka sorar ya. Çok sinirlendim bu akşam. Yani sırf bunu düşünerek geçti akşamım. Ben bunu düşünmek zorunda mıyım? İşten yorgun argın geliyoruz, evimizde üç dört saat huzur bulalım diyoruz, başımıza gelen şeye bak. “Ben çok titizim, eve arkadaş çağırıyorsak bunu önceden haber veriyoruz…” Hadi lan ordan! Bir de gelmiş gecenin on ikisinde Whatsapp grubuna “Arkadaşım bu gece de yukarıda kalacak” yazmış. İnsanda biraz ar olur!