Açılan Kategori

2018

Ağustos

12 Ağustos 2018

Gece saat iki gibi yattım, sabah on gibi uyandım. Telefonuma uzandım ve gündemde neler olmuş bitmiş, daha doğrusu döviz ne alemde bakmak istedim. Haberler her zamanki gibi iç açıcı değil, Türk Lirası almış başını yerin dibine doğru gidiyor. Daha ne kadar düşecek herkes gibi ben de merak ediyorum. Ülkenin durumu çok vahim. Sabah kahvaltımı yapmak için mutfağa gittim. Kendimize yulaflı sütlü kötü bir şey yaptık. Daha önceden de yediğim için tadının ne kadar berbat olduğunu biliyordum ama ne yapayım, o seviyor, daha doğrusu yiyebiliyor. Masaya oturduk, bir yandan haberlere bakıyor bir yandan da tabağımızdaki bir an önce bitmesini istediğim şeyleri yiyorduk. O hemen silip süpürdü, her zaman böyle, hemen yiyip masadan kalkıyor ya da telefonundan haberlere bakıyor. Bense hep geriden geliyorum. Çok mu yavaş yiyorum acaba diyorum kendime. Ama yok, insanlar çok hızlı yiyor, hızlı yememeleri gerektiğini bilmelerine rağmen. Yarınki iş mülakatına hazırlık yapmam gerekiyordu. Önce takım elbisemi kontrol ettim. Gömleğimi çoktan yıkamıştım, sadece ütülenmesi gerekiyordu. Ütüyü ve ütü masasını salona çıkardım, kendi gömleğimi ve onun gömleğini ütüledim. Ütü yapmayı sevmiyor, bilmiyorum nasıl yapacağız böyle… Tişörtlerini, gömleğini ve şortlarını ütüledim. Bu arada arka planda, canımız sıkılmasın diye Spotify’da yaz hitleri adlı çalma listesini açtım. İlk bir iki şarkı gayet iyiydi, sonra saçma sapan Türkçe parçalar çalmaya başladı. İnsanlar bunları mı dinliyor ya dedim. Aşırı saçma, müzik kulağı olan insanı hayattan soğutacak derecede berbat şeyler yapılmış ve ortaya sunulmuş. Hayatımda bu kadar kötü müzikler duymamıştım. Ülkenin müzik kültürü bile yerlerde sürünüyormuş, devamlı yabancı şarkı dinlediğim için ülkenin müzik kültürüne uzak kalmışım belli ki. İnsan “nerede o eski doksanlar” diyor. Saçma sapan insanlar çıkmış, şarkı söylüyorlar ve işin ilginci insanlar da bunu dinliyor. Allah’ım, ne hale gelmiş ülke. Çok yazık gerçekten. Bir de şu siyahi arkadaşların yaptığı müzikleri sevmiyorum. R&B değil onlar, başka bir şey kesinlikle. İçlerindeki nefreti, saçma sapan düşüncelerin hepsini biriktirip alt alta yazmışlar, sonra da bir tını eşliğinde hızlı hızlı söylüyorlar. Resmen kulaklarım kanadı. Neyse… Biraz dinlendikten sonra saç tıraşımı yapmak için banyoya gittim. Yaklaşık beş ya da altı yıldır kendi saçımı kendim tıraş ediyorum. İçten içe biraz inat ettim sanırım. Etrafı biraz temizledikten sonra onunla biraz konuştuk. Eleştirilmeyi hiç sevmiyor, benim ona söylediğim her şeyin, onun yararına olduğunun farkında değilmiş gibi davranıyor. En iyisi mi kendi haline bırakmak, hiçbir şey söylememek gibi. Kendi aklı var, kendi kararlarını alabilir ki bu yaşa kadar zaten kendi kararlarıyla ayakta durmuş. Çok inatçı ama. Hayatımda bu kadar inatçı kimseyi görmedim diyebilirim. Söylediklerimi hep yanlış anlıyor, aslında yanlış yere çekmeye çalışıyor, haklı çıkabilmek için. Kendi de biliyor aslında haklı olmadığını ama ne diyeyim. Şimdilik bu şekilde devam edeceğim. Pek bir işine karışmayacağım.

Bugün şunu öğrendim, ikisi de aynı kapıya çıkıyor aslında:
“Sana sorulduğu takdirde fikrini söyle. Aksi halde seni dinlemeyecekler.
“Dinleselerdi, fikrini sormaz, her dediğini önemserlerdi”

Ağustos

1 Ağustos 2018

Erken bir saatte kalktık. Aslında ben ona nazaran biraz geç kalktım, ayaktaymış bir-bir buçuk saattir. Yaptığımız ilk iş banyonun fotoğraflarını çekmek oldu. Banyodaki gereksiz eşyaların çoğunu çıkarıp fotoğrafları çektik. Çektik ama istediğimiz gibi, yani dergideki gibi çıkmadı. Dergide kullanılan fotoğraf, geniş açılı bir lensle çekilmişti, aynı açıyı yaklayabilmek için çok uğraştım. Bir kaç tane güzel fotoğraf çekip bilgisayara yükledik. Saat iki gibi hazırlanmaya başladım. Birlikte onun gittiği The Marmara Oteli’nin havuzuna gidecektik. Hazırlanmam resmen kırk dakika sürdü. Aslında yaptığım bir şey yok ama ıvır zıvır işler yüzünden hep zaman kaybettim. O da hazırlandıktan sonra evin kapısını kitleyip dışarı çıktık. Tam apartmanın kapısından çıkmıştım ki güneş gözlüğümü almadığımı farkettim. Geri dönüp gözlüğümü aldım ve yola koyulduk.

Otelin havuzu aslında beklenildiği kadar büyük değil, küçük de değil. Hani havuz, otel falan diyince en az bir yarım olimpik bir havuz bekliyor insan ama öyle değil. Yarı olimpik havuzun da üçte ikisi kadar büyüklükte. Neyse, zaten kendi de ben de havuza girmeyi sevmiyoruz. Şezlonglarımızı kenara çekip güneşin tadını çıkardık. Ara sıra konuşuyor, sonra o sessizliğe gömülüyor, ben de sabırsızlıkla okumayı beklediğim Fahrenheit 451 isimli kitabı okudum. O kadar zamandır elimdeydi ki, elimdeki kitaplar bitsin, ona başlayacağım diye diye bu zamana kadar beklettim bu şaheseri. Dışarıdaki sesten rahatsız olup kulağıma kulaklıklarımı taktım. Bir yandan klasik modern müzik dinlerken bir yandan da kitap okuyordum. İşi bıraktıktan sonra aslında tatil yaptığımı ilk o an farkettim. Sanki bu zamana kadar sadece yaşıyordum.

Havuzun kenarında oynayan iki Alman çocuk vardı. Anneleri de bizim şezlongun hemen yanındaki şezlongu gölge bir yere çekmiş kitap okuyordu. Çocuklar, diğer çocuklar gibi bağıra bağıra etrafta koşuşturmuyor, uslu uslu aralarında şakalar yaparak oynuyorlardı. Bir süre sonra anneleri de havuza girdi ve yüzmeye başladılar. Sanırım Almanları, Almanca’yı seviyorum. Kafa yapımın da öyle olduğunu söylerler. Saat altı gibi yemek yemek için Cihangir’e gittik. Öncesinde bir mağazaya girip protein tozu aldık. Cihangir’de, köşe başında duran pastaneye girip iki sandviç iki kola zero istedik. Siparişimiz şipşak hemen geldi. Spora gideceğimiz için ağır yemek yiyemezdik. Atıştırdıktan sonra otele geri döndük. Üstümüzü değiştirdik ve fitness salonuna geçtik. Bugün salon kalabalıktı. Daha önce de bu saatte gelmiştik ama bu kadar kalabalık değildi. O, kendi hareketleri yapmaya başladı. Ben de koşmaya başladım. Koşmak iyi geliyordu, daha fazla koşmak istedim ama vücudum spor yapmadığı için pek dayanamadı. Salonda hangi hareketleri yapmam gerektiğini de bilmediğim için önceden bir fitness sitesinde bulduğum başlangıç seviyesi hareketleri denedim. Ağırlıklı olarak kol çalıştırıyorlardı ama bir harekete gelince kollarımın kaldırmadığını farkettim. Sonrasında mide hareketleri yaptım ve saat dokuzu on beş geçe gibi salondan çıkıp duşumuzu alıp evimize gittik. Giderken bir şeyler yememiz gerektiğini, sandviçle günü geçiştirmememiz gerektiğini söyledim. Eve gelince bana hemen bir salata tabağı ve iki dilim ekmek üzerine sürülmüş krem peynir ve tütsülenmiş ince somon balığı hazırlamış. Tabu bu arada da ben de onunla ilgili olan işleri hallediyordum. İşlerimizi bitirince masaya oturup yemeklerimizi yedik. O somon sandviçler çok lezzetliydi!

Şu an ise yatağa uzanmış bu yazıyı yazıyorum. Yarın bir iş görüşmesi var, Skype üzerinden. Şu an masada, ellerinde kağıtlar ona hazırlanıyor. Umarım her şey istediği gibi geçer. İyi geceler!

Temmuz

29 Temmuz 2018

Gece biraz geç yattım, aklımda cevapsız sorular dolaşıp durdu. Bunlarla neden vakit harcıyorum bilmiyorum. Halbuki yapmam gerekenleri biliyorum.

Mayıs

30 Mayıs 2018

Dün hava kapalıydı, bugün ise güneşli. Dizimin biraz üzerinde kalan şortumu giyip dışarıda dolaşmak için güzel bir gün gibi görünüyor. Biraz rüzgar var, üşür müyüm acaba? Binaların kenarlarından yürürsem üşümem belki. Sabah kahvaltıda, dün aldığımız kruvasan vardı, reçel ve kahvenin yanında iyi gitti. Biraz telefondan haberlere göz attım ve vazgeçip kapattım. Şu an ise oturmuş bu cümleleri yazıyorum.

Güzel bir gün, güzel bir yaz… İş arama çabalarına yavaş yavaş girdim, hatta dün bir saat süren bir iş başvurusunu tamamladım. Görünürde büyük şirketler ama iş başvuruları bile bir saat sürüyor. Acaba bu başlı başına bir test mi? İşi ne kadar isteyip istemediğini daha her şeyin başında mı ölçüyorlar? Henüz ne yapmak istediğimi bile bilmiyor gibiyim. Aslında bir nebze biliyorum gibi. Freelancer gibi çalışıp yazılımcı olmak istiyor gibiyim. Öylesi çok daha rahat gibi ama yazılım sektörü hızla ilerleyen bir sektör ve neyi, nasıl takip etmen gerektiğini bilmen gerekiyor. Bu yüzden şansım biraz az gibi. Artık zaman kaybedemem. Bir şeylerde tecrübem olması gerekiyor ve daha sadece lojistik alanında bir yıl yedi aylık bir tecrübem var – ki bu alanda çalışmak istemiyorum. Beni daha çok sistem işleri ilgilendiriyor. Ayrıca pazarlama alanına da merakım var. Belki de yapmam gereken şey, bir yandan marketing alanında çalışıyorken diğer yandan da yazılıma önem vermem. İki işi bir arada yapmak zor gelebilir ama ilgi duyduğun her şey aslında birer iş değil, bildiğin ilgi alanı işte. Zaman çok çabuk geçer ve sevdiğin şeyi yaparsın, seni boğmaz. Eğer yazılıma biraz ilgi duyabilirsem oradan da freelancer olarak yürüyebilirim.

Benim iş konusunda doğru insanlarla karşılaşmam lazım. Bu da neredeyse çok zor çünkü insanlar iyi olan insanlara değil, yakınlarına yardımcı olmayı, onlar için zamanlarını harcayıp onlar için bağlantılarını kullanmak istiyorlar. Biliyorsun, bağlantıları kullanmak kredi kullanmak gibi, buna değecek insanlar için kullanılmalı gibi. Gerçi hayat bu, insanı kimlerle karşılaştıracağı hiç belli olmuyor.

Bugün güzel güneşli günün tadını çıkarmak istiyorum. Fakat o da ne? Macfit’e gidip üyeliğimi iptal ettirmem gerekiyor. Yoksa bir sonraki ay için kredi kartımdan para çekecekler. Halbuki ayın yedisinde Ankara’ya, onbirinde de Adana’ya gideceğim.

Mayıs

20 Mayıs 2018

Uzun bir süre geçti, ihmal ettim, farkındayım. Bu geçen süreç zarfında çok şey oldu yazmadığım, ileride dönüp baktığımda hatırlayamayacağım. Öncelikle işten çıktım, bu kötü haber. İkincisi ev arkadaşlarım evden çıkıyor, tek başıma kalıyorum. Bedenime iki kurşun yemiş gibi hissediyorum. İşten ayrıldığıma seviniyorum aslında, çünkü hem benim yapmayı istediğim bir iş değildi, hem de sürdürebileceğim bir iş değildi. Müdürüm ve daha üst kademedeki kişilerin beni bir yere taşımayacağı çok belliydi, hatta yüzde yüz emindim. Bana geldiği günden iki ay sonra “şu departmanda boş yer varmış, gitmek ister misin?” diye soran müdürümden empati yapıp beni anlamaya çalışmasını bu zamana kadar hiç beklemedim. İşten ayrılacağımı biliyordum, sadece bir bahane oldu. Neyse, şu an işten ayrıldığıma memnunum. Beni şu an endişelendiren durum şu ev durumu. Daha kalabileceğim bir yer yokken nasıl iş aramaya odaklanabilirim?

Şu aralar yine sınanıyorum. Amerika’da da iş aramayla sınanmıştım, Avrupa’da da ev bulmayla sınandım. Her ikisinde öyle böyle bir şey buldum ama bu kez ikisinde sıkıntı yaşıyorum. Yani duble bir sorun var. Bunun üstesinden nasıl kalkarım bilmiyorum. Fakat şunu biliyorum, bu durumu bir avantaja çevirmem gerekiyor. Nasıl yapacağımı şu an bilmiyorum ama önümüzdeki günlerde eminim karşıma bir şey çıkacak. Çünkü inancım var ve Allah bir kapıyı kapattığında diğerini açıyor.

Şu bir hafta hem kafamı toplamam, hem de CV’mi güncelleyip başvurular yapmam gerek. İşten çıkmamın yaz mevsimine denk gelmesi benim için büyük bir avantaj. Kafamı dağıtabilmek için az da olsa gezmeliyim ve neyse ki İstanbul yazın gezmek için çok ideal bir yer. Ne deliler gibi sıcak havası vuruyor yüzünüze, ne de ılık havadan etkilenip nezle olmuyorsunuz.

Bu yaz nasıl geçecek hiç bilmiyorum. Merak da etmek istemiyorum. Tek istediğim bir an önce iş bulup bir yerde düzenimi kurmak.

İnsanın kafasını sokacak bir yuvası olmasınının şu çağda ne kadar önemli bir şey olduğunu çok iyi görebiliyorum. Çağ öyle bir çağ ki çalışıp kendinin parçalasan bile ev sahibi olamıyorsun. Sadece birikmiş epey parası olanlar ve yüksek maaş alanlar ev sahibi olabiliyor. Bu dananın kuyruğu bir yerde kopacak, bir şeyler olacak ama ne zaman olacak ne ben ne de başkası bilmiyor.

Nisan

25 Nisan 2018

Yarın doğum günüm. Sevdiğim insanla bir bütün gün geçireceğim için mutluyum. Ayrıca 23 Nisan ile doğum günümün aynı hafta olması ve ikisinin de tatil olması epey iyi geldi. Sanırım bu doğum günü tatili olayı şirketin bize verebildiği tek güzel şey.

İlginç bir şey oldu. Eve gelir gelmez arkadaşımdan bir çağrı aldım. Telefonda sinirli bir şekilde bana cüzdanının çalındığını söyledi. İçinde çok parası olduğunu söylerken ağlıyordu. Koskoca insanın ağladığını duyduğumda yüreğim öyle bir parçalandı ki ben de ağlamaya başladım. Bir yandan sakinleştirmem gerektiğini biliyordum ama yine de ağladım işte. Nerede olduğunu sordum, sonra da hemen eve gitmesi gerektiğini, en kısa sürede geleceğimi söyledim. Üstümü daha değiştirmeden eşyalarımı aldım ve çıktım evden. Ülkeme karşı o kadar nefret doluydum ki, onun başına gelen şeylerin kendi başıma gelmiş olabileceğini bizzat hissettim ve daha da nefret ettim. Ne berbat, ne iğrenç bir ülkeyiz… Ne iğrenç insanlar var şu toplumda, ne berbat bir yönetim var başımızda. Taksiye atlayıp gitmeyi düşündüm ama metro daha hızlı giderdi, hemen metroya gittim.

Metrodan indikten sonra eve gittiğini söyledi. Hemen evine gittim. Kapıyı ben daha merdivenleri çıkarken açık bırakmış. Masanın başına oturmuş, kartlarını iptal ettirmeye çalışıyordu. Aradığı müşteri hizmetlerinin TEB’e ait olduğunu söyledi ve yaklaşık kırk beş dakikadır hatta olduğunu, telefonu kimsenin açmadığını söyledi. Sinirlendim ve ben de kendi telefonumdan müşteri hizmetlerini aradım. Hemen iki dakika içinde bağlandım ve “yabancı bir arkadaşım var ve sizi yaklaşık kırk beş dakikadır telefonda bekliyor, kimse de açmıyor” dedim ve sonrasında durumu anlattım. Kendilerinin Türkçe hizmet veren hat olduğunu ve yardımcı olamayacağını söyledi ve beni İngilizce menüsüne yönlendirdi. Tabi yine kimse açmıyordu. Kapatıp tekrar aradım. Bu arada arkadaşım hala telefonla ulaşmaya çalışıyor. İkinci kez tekrar aradım ve bu kez beni aktardıkları menüden kimseye bağlanamadığımı söyledim. Arkadaşımın kimlik numarasını, ismini ve telefon numarasını sordu. Ben de hepsini doğru bir şekilde ilettim. Bu arada beni biraz hatta beklettiler ve sonra tekrar sesini duydum. Aynı zamanda arka tarafta bir kadın bir erkek konuyla ilgili konuşuyorlardı, duyuyordum. Tam bu sırada arkadaşım telefonla konuşmaya başladı, ulaşmıştı. Görevli ona sistemlerinin kapalı olduğunu ve yarın aramaları gerektiğini söyledi. Arkadaşım küplere bindi ve bağırmaya başladı. Bağırmakta da haklıydı, yani kredi kartı çalınmış ve bunu iptal ettirmek istiyordu, nasıl sistem çalışmıyor diyebiliyorsunuz? İçinden para çekilse bunun hesabını kim verecek? Sinirlenip kapattı telefonu. Ben bu sohbeti duyunca çok sinirlendim yine. Bu kez hatta beni bekleten kişiye durumu anlattım. Kısa bir süre sonra kartını Türkçe menüdeki bayan sayesinde kapattırdık. Daha sonra kendisinin tekrar arayıp onaylatması gerektiğini söylediler. Aslında durum kendileri açısından riskli. Ben, bu bilgilere sahip bir başkası da olabilirdim.

Kartı iptal ettirdikten sonra doğru Taksim Karakolu’na gittik. İki masa, üç de sandalye vardı. Kadının biri sol tarafta, kapının bulunduğu masada oturmuş ifade veriyordu. Biz de sağ tarafta, kadın bir polis memurunun olduğu yere oturduk ve arkadaşım durumu anlattı. Polis raporunun tutulması gerektiğini, içinde parasının da olduğunu ve sigorta şirketinden bu paranın bir kısmını alabileceğini söyledik. Onlar da parayı ifadeye koyamadıklarını söylediler, haklı olarak. Neyse biz cüzdanın içinde ne var ne yok hepsini söyledik ve yazdılar. Önemli olarak, kredi kartları, İsviçre sürücü belgesi ve Bahreyn sürücü belgesi olduğunu rapora yazdılar. Bu arada bir anlam karmaşası oldu ve kısa bir süre sonra “ya daha yemek yemedik, yemeğe gideceğiz” dedi aralarından biri. Saat akşam sekiz buçuk olmuş, yemeğe gidecekler ve bunu bu şekilde söylüyorlar. Karakolu kapatıp mı gideceksiniz diyecektim ama burası Türkiye, polis devleti, sizi nedensiz yere içeri atabilirler. Artık polislerden korkar olduk. Adama şöyle bir baktım, kadın polis bunu farkedince araya girdi ve sakince durumu çözmeye çalıştı. Karakoldaki avukatın yerinde olmadığını fakat bir iki saate geleceğini, istersek bekleyebileceğimizi söyledi. Biz de yarın geleceğimizi söyledik ve ayrıldık.

Arkadaşım eve gitmek istiyordu. Son kez bir Taksim metro istasyonuna gidelim dedim ve birlikte istasyona gittik. Oradan bir güvenlik görevlisine rastladık ve durumu anlattım. O da bizi, ekranların olduğu ve büyük bir camdan herkesin içeri bakabileceği bir odaya götürdü. Birilerine telefon edildi ve cüzdanın Yenikapı metro istasyonunda olduğunu söylediler. İçimiz rahatladı bir an. Ama para yokmuş içinde. Neyse dedik, en azından bulundu. Adamlara onun yaşadığı durumu anlattım ve ülkemden artık nefret etmeye başladığımı söyledim. Onlar da bir kaç olay anlattılar ve bu durumun sadece ülkemizde olmadığını söylediler. Ayrıca Şişli – Taksim arasında bu yıl içerisinde, yani son 4 ayda 700 çalınma vakası olmuş. Bunların çoğu da Faslı, ya da Afrikalı hırsızlarmış. Bu bilgiyi de öğrendikten sonra doğru Yenikapı’ya gittik. Yine aynı oda. Adamlar zaten arkadaşın yüzünü görünce cüzdanın ona ait olduğunu anlamışlar, hemen verdiler ve bir kağıt imzaladık. Cüzdanın içinde para yoktu ama kimlik belgesi ve Bahreyn sürücü belgesi vardı. İsviçre olanı evde unutmuş herhalde. Eve gittik, para gitmişti zaten, yapacak bir şey de yoktu. Sürücü belgesi ve kimlik belgesiyle yetindik sadece.

Bir doğum günü öncesi de böyle geçti.

Şubat

18 Şubat 2018

Yazmayalı uzun zaman olmadı aslında, yazdığım bazı yazılar özelin özeli olduğu için gizli olarak görünüyor, o yani. Son iki üç haftadır haftasonları hava çok kapalıydı, dün de öyleydi, fakat bugün hava tamamen açık, güneşliydi. Arkadaşın evinde kalmıştım, dışarı çıkacağımızı düşünmüştüm ama işleri olduğu için kendi çıkamadı. Onun yerine ben çıktım. Hava güneşliydi ama hava soğuktu, tahmin etmiştim aslında. İstiklal Caddesi’ne çıkıp yürüdüm. Kalabalığın arasından yardıra yardıra Galata Kulesi’ne gittim. Bir kaç fotoğraf çektim, sonra da etrafta dolandım biraz. Kulenin ününde upuzun bir kuyruk vardı, yazın bile bu kadar uzun kuyruk olmuyordu. Muhtemelen millet fırsat bu fırsat diyip kuleye çıkmak istedi, kim bilir. Galata’ya ne zaman gelsem çok sevdiğim bir arkadaşımı ararım. Galata Kulesi’ni çok sevdiği için görüntülü olarak aradım ve etrafı gösterdim. Havalar iyi olduğunda gelmesi gerektiğini söyledim. Çektiğim fotoğrafları gönderdikten sonra Karaköy’e doğru yürüdüm. Planda Karaköy’e gitmek vardı ama Eminönü’ne gittim. Galata Köprüsü’nden geçerken köprünün altından geçen yolcu gemilerini izledim, bir kaç fotoğraf çektim. Denizde denizanaları var hala, yaza doğru azalır diyorlardı. Hayvanlara yazık, gemiler geçiyor üzerlerinden parçalanıyorlar. Bazıları köprünün ayaklarına vurula vurula parçalanmış, bazıları da oltalardan dolayı parçalanmış. Galata Köprüsü sonunda bir alt geçit var, Eminönü’ne bağlanan. Ucuz şeyler satan dükkanlarla dolu ve resmen insan seli. Alt geçitten geçip Eminönü’ne, Doğubank’a doğru yürüdüm. Mısır Çarşısı’nın kapısının önünde polis kimlik sorgusu yaptı, siyah giyen adamların kimliklerini sorguluyormuşçasına. Doğubank’a gittim fakat kapalıydı. Tabi günler hızlı geçiyor, cumartesi sanıyorum, halbuki pazar. Geri dönüp balıkçıların olduğu yere gittim. Mecbur yine o alt geçitten geçtim. Millet süt mısırı yiyordu, canım çekti bir de ben aldım. Mısır satan adamın yanında durmak zorunda kaldım, tuz için. Afiyetle yedikten sonra Galata Köprüsü’nden geçtim. Tarihi İş Bankası’nın önünde bir kalabalık gördüm. Bir koltuğa oturmuş bir adam bir de kadın gördüm. Merak edip yaklaştım ve reklam filmi çektiklerini gördüm. İlk başta film çekimi zannettim tabi. İş Bankası’nın önünde olduğunu farkedince reklam filmi olduğunu anladım. Tam ikinci fotoğrafı çekiyordum ki adamın biri geldi ve “lütfen fotoğraf çekmeyelim” diye beni uyardı. Yavaştan yukarı doğru, Komando Merdivenleri’ne yürüdüm. Oradan Galata’ya çıktım ve tam yukarı çıkarken arkadaşım mesaj attı “Aç mısın?”. Gerçekten de acıkmıştım. Bir şeyin gerek olup olmadığını sordum. Hippi kıyafetleri satan bir dükkana girdim, bir kaç şeyin fiyatını sordum. Ucuz değillerdi, pahalı da değillerdi. Çıkarken internet sitelerinin olup olmadığını sordum. Kartlarını verdiler. İstiklal Caddesi’nden geçip arkadaşımın evine gittim. Yemek hazırlıyordu, yardım ettim. Oturup yemeğimizi yedikten sonra akşamdan izlediğimiz bir dizinin ikinci bölümünü izledik. Bir müddet sonra da o spor salonuna gitti, ben de evime.

İyi ki varsın.