Yeni bir projeye başladım. Projenin müşteri tarafındaki sorumlularından bir tanesi benimle yüz yüze görüşmek için bir toplantı daveti oluşturdu. İlk önce bunu anlamamıştım. Fakat daha sonra da gerçekten yüz yüze görüşmek istediklerini anladım. Bir önceki hafta otel rezervasyonunu ve uçak biletlerini ayarladım. Aniden gerçekleşen bir şey olduğu için kendimi pek hazır hissetmiyordum. Bu yüzden biraz farklı hissettim açıkçası. Toplantıyı 1 Eylül olarak ayarlamış ve kendisinin müsait olduğu saatin sadece dokuz ve on arası olduğunu söylemişti. O saatte orada olabilmem için bir gün öncesinden gelmem gerekiyordu. Bu yüzden ben de 31’i sabahı uçak bileti aldım.
31’i gecesinde sanırım saat dört gibi uyanıp hazırlandım ve havalimanına gittim. Amsterdam havalimanına indikten sonra havalimanı trenine atlayıp Accenture’ın Amsterdam ofisine gittim. Öncesinde beni kabul edecek neden pek emin değildim, sadece akşama kadar orada bir masada çalışmak istiyordum. Dışarıda herhangi bir kafede çalışmaktansa, kendi şirketimin Amsterdam ofisinde çalışmak daha mantıklı ve güvenli olduğunu düşündüğüm için böyle bir karar almıştım. Cuma günü de proje yöneticisi ile kısa bir toplantı yaptık ve ona bu durumu söyledim. O da herhangi bir şey olması durumunda kendi adını verebileceğimi söyledi ve kendisine ulaşabileceklerini iletti. Neyse, ben ofise geldim, girişteki kız çok tatlıydı. Bana hemen yardımcı oldu. Bavulumu bir yere bıraktılar bir odaya bıraktılar, sonrasında da bana bir kart verip 14-15 veya 20. katta uygun bir masa görürsem oturabileceğimi söyledim. Ben de 14. kata gittim ilk. Tahmin ettiğimden fazla insan vardı açıkçası çünkü bana söylenene göre pek kimse ofise gitmiyordu zaten. Masalardan bir tanesini oturdum. En çok dikkatimi çeken ekranların büyüklüğü ve curve ekran kullanıyor olmalarıydı. Ekranlar o kadar büyüktü ki hayran kaldım açıkçası. Benim de öyle bir ekranım olmasını isterdim yani. İnsanlar gayet cool gayet mutlu bir şekilde çalışıyorlardı. Karşımda bir kız oturuyordu, öğle vaktine yakın kendisine yemek yiyebileceğim bir restoran olup olmadığını daha doğrusu nereyi tavsiye edebileceğini sordum. Bana bir yer söyledi oraya gittim. Orada Çin usulu pilav tavuk yedim. Oradaki ortam da gayet güzeldi açıkçası, insanlar tek bir masaüstü üzerinde konuşarak yemeklerini yiyordu. Oradan çıkıp etrafta biraz tur attım. Bazen yağmur yağıyor bazen de güneş açıyordu, hava gerçekten çok dengesizdi. Oradan ofise geçtim. Masama geldiğimde fark ettiğim ilk şey masama bıraktıkları küçük bir paketti. Paketin üzerinde de vitamin ile ilgili bir şeyler yazıyordu. Paketin içerisine günlük tüketmemiz gereken vitaminleri koymuşlar. Ve bunu belli ki düzenli olarak yapıyorlar. Benim stream lead ile de yaklaşık iki saatlik bir toplantı yaptık. Sonrasında da saat 5:30’a doğru 17. kata çıkıp üzerimi bir yerde değiştirip bavulumu da alıp dışarı çıktım. Metroyla ilk önce merkez istasyonuna, Amsterdam Centraal’e gittim. Buraya ikinci kez gelişimde daha önce 13 yıl önce gelmiştim. Oranın hemen sağ tarafında bavul emanet yeri vardı. Bavulundan ve iş çantamda gerekli olan şeyleri alıp kişisel çantama koydum ve 16 Euro bayılarak dışarı çıktım. Sonrasında video çekerek etrafta gezdim. ChatGPT’ye Amsterdam’a gelmişken öncelikle şehir merkezinde nereleri gezmem gerektiğini sordum. O da bana bazı yerleri söyledi, o yerleri hem gezip hem videolarını çektim. Özellikle kanal etrafındaki evlerin videolarını çektim gerçekten çok etkileyiciydi. Sonrasında yine ChatGPT‘ye Amsterdam’a gelmişken hangi yöresel yemekleri, tatlıları vesaire yemem gerektiğini sordum. Bana dört tavsiye verdi, bunlardan bir tanesi bir köfteydi. Bar gibi bir yer vardı ortam gerçekten çok cool’du. Orada sadece bu köftelerle yemek istediğimi söyledim. 6-7 tane köfte yanında da bir sos getirmişlerdi, sos acıydı. Çatal bıçak istedim ve normalde vermediklerini söylediler. Elleriyle yiyorlarmış, ben de ellerimle yemeye başladım. Hesabımı ödedikten sonra ikinci durak bir kurabiyeciye gittim. Stroopwafel dedikleri bir şey varmış, bunu önceden biliyordum aslında ama isminin bu olduğunu bilmiyordum. Ondan da bir paket aldıktan sonra bir sonraki yere gittim. Orada da bir elmalı tart yedim, epey şekerliydi. Sonrasında da yine kanalların olduğu yerden yürüyerek istasyona doğru gittim. Kanallardan yürürken insanlar gerçekten ne kadar şanslı olduğunu düşündüm. Çünkü kanalların üzerindeki bazı evlerde insanlar perdesiz bir şekilde görünüyordu ve evlerinin içi çok hoş görünüyordu. Ne kadar şanslılar diye düşündüm. O yoğun bir duyguydu açıkçası. Sonra internetten valizimi ve iş çantamı aldım. Sonra da trene binip Apeldoorn’a doğru yol aldım. Burada da hiçbir şey oldu. Ben bir bilet almıştım geç saat olduğu için direk Apeldoorn’a gitmiyordu. Amersfoort diye bir şehirde tren değiştirmem gerekiyordu. Hangi platformu gitmem gerektiğini biliyordum uygulama üzerinden görebiliyordum. İlk trene indikten sonra ikinci tren için doğru platformu gittim. Bir tren geldi ve trene bindim. Kapılar kapanmadan hemen önce fark ettim ki bu benim binmem gereken tren değilde başka bir yere gidiyordu. Hemen inmeye çalışırken kapılar kapandı. Orada iki tane yaşça olgun kadın vardı kadınlardan bir tanesi, üzgün bir süratlı hani kapıya yetişemediği için üzüldü bir şeyler söyledi. Onlarla biraz konuştuktan sonra işte bir sonraki durakta inmem gerektiğini ve geri dönen trene binmem gerektiğini söylediler. Öyle de yaptım fakat normalde binmem gereken trene kaçırdığım için yeni bir bilet almam gerekiyordu. 30 dakika sonraki duraktayım bekledikten sonra aksiyon yöne giden trene bindim. Amersfoort’ta doğru platformuna geldikten sonra bu kez trenin tam saatini bekledim. Trene bindim ve Apeldoorn’da indim. Oradan taksiye atlayıp otelime gittim. İlginç bir deneyimdi.
