Temmuz

2 Temmuz 2013

Bu aralar çok rahat takılıyorum. Halbuki bitirmem gereken bir final projesi ve çalışmam gereken bir sınav var. Ayrıca bir pazarlama projesi. Bugün Paladino ile buluşma günü. Beni yemeğe davet etti. Saat dörde yaklaştığında hazırlanmaya başladım ve sonra yola koyuldum. Tramvay güzergahları değişmişti. Manufaktura’nın önünden neye bineceğimi bilmiyordum ama ellet birine binecektim. Lodz’da kaybolmak imkansızdı. Nerede insem, yürür, yolumu bulurdum. Bir tanesine atladım. İneceğim yerde indim ve biraz da yürüdükten sonra Paladino’nun söylediği sokağa geldim. Mesajıma ve Facebook’tan yazdığım mesaja bakmamıştı. Aradım ve sokakta olduğumu söyledim. Eve girer girmez dikkatimi evin beyaz ve açık renk ahşapları dikkatimi çekti. Güzel bir evdi, genelde beyaz eşyalar kullanılmıştı. Paladino’nun polonyalı sevgilisi Monika ve onun arkadaşı yemek yapıyorlardı. Biz Paladino ile oturup sohbet ettik. Kızlar da yemek hazılamaya devam ettiler. Mutfaktan balkona geçtik ve sandalyeleri içeriye götürdük. Balkonda uzun uzun Paladino’nun dünya turu planını konuştuk. Çok hızlı konuşuyordu, bazen takip edemiyordum. Yemekler hazır olduğunda masaya geçtik. Önden geleneksel polonya çorbasından içtik ve sonrasında salata, makarna ve inek eti geldi. Yemeği yerken uzun uzun konuştuk. Genelde Monika arkadaşıyla konuştu, ben de Paladino ile. Bir ara üçü konuşmaya devam etti, tabi lehçe. Paladino, bu yıl aldığı lehçe kursları ve Monika’dan dolayı az da olsa lehçe konuşabiliyor ve anlayabiliyordu. Ortada lehçeden pek anlamayan bi tek ben vardım. Konu bir ara dine döndü, domuz eti yemememizden, sonra dondurmacı muhabbeti. Yemeği bitirdikten sonra Paladino kızlara bir kahve yaptı. Kızlar kendi aralarında lehçe konuşurken, dedikodu yaparken biz de Paladino ile mutfakta konuştuk. Yemeği kızlar yapmıştı, sofrayı kaldırmak ve bulaşıkları makineye yerleştirmek de Paladino’ya kalmıştı. İşi bitirdikten sonra dışarıda biraz daha konuştuk ve ben ayrılmam gerektiğini söyledim. Vedalaştık, teşekkür ettim ve evden ayrıldım. Saat altıya on vardı. Diğer arkadaşlarla Mexican’da buluşacaktık. Ben epey bir erken gitmişim. Gülfemleri aradım ve geldiğimi söyledim. O da bana Mexican’da dışarıda yerin olup olmadığını sordu. Dışarıda yer yoktu ama içerideki masalar boştu. Garsona arkadaşlarımın geleceğini, on beş dakika sonra burada olacağımızı söyledim. On beş dakika ortalıkta dolandıktan sonra bizimkileri Mexican’ın önünde gördüm. Yanlarına gittim. Garson her yerin dolu olduğunu söylemiş. Ben girip kadınla konuşunca bizi rezerve edilen, daha doğrusu benim dediğim yere götürdü. Masaya oturduk, tanımadığım iç kişi vardı. Katya, Estefania ve lehçe kursundan Alexandra. Juan’ı tanıyordum zaten, Sencer’in oda arkadaşı. Oturduk sohbet etmeye başladık. Onların yanında kendimi çok rahat hissediyordum. İçecek bir şeyler söyledim. Onlar da aç oldukları için yiyecek bir şeyler söyledi. O kadar çok konuştuk ve güldük ki, zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Saat ona doğru geldiğinde Manufaktura’ya geçip dondurma yemeye gittik. Dondurmacıda ilginç olan bir çeşit vardı – ki hepsi ilginçti – biberli kakaolu dondurma. Denemek istedim gerçekten acı mı diye. Diğer arkadaşlar da aldılar. Bazıları Real’e alkol almaya gittiler. Biberli çikolatalı dondurma ilginçti. Tadını alıyorsun ve acısını boğazında hissediyorsun. Katya, Didem, Gülfem ve Zöhre ile diğerlerini beklerken uzun bir sohbete daldık. Diğerleri de sonradan katıldılar ve yürüye yürüye yola devam ettik. Kaldırımın tam ortasında, Manufaktura’nın girişinde durmuş, nereye gideceğimizi tartışıyorduk. Tartışamaya yolda devam ettik. Yürüyerek sekizinci yurda kadar gittik. Çok eğlenceliydi aslında. Yabancılarla birlikte olmak insana gerçekten mutluluk veriyor. İlginç hissettiriyor. Yurda geçtik, Zöhre’lerin odasına. Alexandra hemen kendi şarkı listesini açtı bilgisayardan ve oynamaya başladılar. Bugün eğlenecektik, son günlerimizdi birlikte geçirdiğimiz. Biraz vodka içtikten sonra kafalar biraz güzeldi. Ben de içtim ve devamlı fotoğraf çekildik. Dans ettik, güldük. Vakit gece yarısına geldiğinde Futurysta’ya gitmek için hazırlandık. Hemen Sencer’in yanına gittim. Bugün ayrılacaktı ve onla vedalaşmadan olmazdı. Yukarıya çıkıp odasına yürüdüm. Masa başında oturuyordu. Biraz konuştuk ve sonra vedalaştık. Sade bir ayrılıktı. Gitmem gerektiğini söyledim ve odasından çıkıp asansöre yürüdüm. “Vay be, Sencer Yücesan da gidiyor“, artık kimse kalmadı benim gözümde. Çünkü Sencer farklıydı. Onunla saçma, sinir bozucu, komik durumların içinde kalmıştık. Birlikte yaşamıştık o saçma durumları. Aslında durumu saçma yapan oydu. Ben normaldim, o değildi. Çok şey yaşadık onla çok. Gidişi bana çok koymuştu. Kızların yanına gittim ve üzgün olduğumu farkettiler. Alexandra benimle bu karışık duygular hakkında konuşmaya çalıştı. Birkaç şey söyledi ama ben onu dinleyemiyordum. Durumun şokundan kurtulup Futurysta’ya yürüdük birlikte. Giderken yine koptuk. Single Ladies… Futu’da kimse yoktu. Aslında normaldi çünkü herkes evsine dönüyordu. Okul bitmişti. Biraz içeride takıldık. Yavaş yavaş kalabalık olmaya başladı dans pisti. Dans etmeye başladık, eğlendik. Bir ara Tarkan’ın Öpücük parçası çaldı. Zöhre ile Didem’in gitmeleri gerekti. Birlikte gittik yurda. Onlar odalarına geçtiler ben de Sencer’in yanına gittim. “Umarım geç kalmamışımdır” dedim içimden. Geç kalmamıştım. Daha bir saati vardı odadan çıkması için. Oyalandık iyice, şemsiyesini odada bırakıyordu, ben aldım. Bavulunu çantasını kontrol etti ve asansör ile aşağı indik. Odasının anahtarını verdi, yolumuza devam ettik. Aleja Politekniki boyunca McDonald’s’a kadar yürüdük. Eşek ölüsü gibiydi bavulu ama çaktırmadan çekmeye devam ettim. Kendi de biliyordu aslında. McDonald’s’ın oraya kadar geldik ve Sencer atıştırmalık bir şey almaktan vazgeçince, geri dönüp karanlık, ürkütücü ve mezarların bulunduğu parkın içinden geçtik. Ürkütücü görünüyordu ama ürkütücü yerleri severim. Sencer önden el feneri ile yürken ben ve Osman da arkadasından yürüyorduk. Bavulun tekerlekleri ayrılmak üzere olduğundan Sencer ara sıra dönüp bakıyordu. Yol bozuktu, parktan geçiyorduk sonuçta. Çakıl taşları vardı yolda. Tren istasyonuna vardık, biraz oturduk ve perona geçtik. Trende yanlış vagona, birinci sınıf vagona bindiğini sandı, indi ve tekrar bindi. Bu arada eşek ölüsü gibi ağır olan baculunu indirip kaldırıyorduk. Ebemiz ağlamıştı. Sonunda bavulunu ve çantasını yerleştirdi, vedalaştık ve işi daha fazla uzatmamak için oradan ayrıldık. Saat dörttü, eve gelene kadar dört buçuk olmuştu.

Hayatımda ilk defa bir günü bu denli köklü duygular yaşayarak geçirdim.
Paladino ile vedalaştım,
Erasmus arkadaşlarımla yemek yiyip dans ettik,
Hayatımdaki 3. ilginç kişilik olan Sencer Yücesan ile vedalaştık.
Her güzel şey bitermiş…

Haziran

28 Haziran 2013

Sabahları erken kalkamıyorum. Saat 11 gibi uyandım. El yüz yıkadıktan sonra hemen bilgisayarın başına geçtim. Marketing projemiz var Onur’la pazartesine bitmesi gereken. Elimizde adam akıllı bir kaynak yok ve telaş içindeydik. İnternette deli gibi araştırma yapıyoruz. İngilizce kaynakları sanki Türkçe’ymiş gibi hızlı hızlı okuyor, geçiyorduk. Onur son dakikada bir belge buldu. İçeriği bizim konumuzla hemen hemen aynıydı. O kadar rahatlamıştık ki, Onur’a sarılabilirdim sevinçten. Kaldığımız Business English dersinin hocası iki gün önce gelin kağıtlarınızı görün, haftaya olacak olan sınavda hatalarınızı yapmazsınız demişti. Biz de gidelim dedik, adam o kadar ısrar edince. Gittik gördük, kağıtlarımızın fotoğraflarını çektik çaktırmadan. Dışarı çıktık, Onur gitti, ben Ezgi’yi bekledim. Oan da söyledik soruların fotoğrafını çeksin diye. Ezgi’yi bekledim ve fotoğrafları çekememiş. Sağlık olsun. Yürüye yürüye yurdun oraya kadar gittik. Ben oradan Sencer’in yanına uğradım. Odada yoktu. Sonra da Real’e gitim. Birkaç şey aldıktan sonra eve geldim. Etrafı toplamak, temizlemek gerekiyordu. Akşama misafirimiz vardı. Pablo. Ufuk pek bir şey yapmamış ben gelene kadar. Geldikten sonra da zaten spora gitti. Hemen hemen bütün işi ben yaptım. Yerleri süpürdüm, sildim. Banyoyu, tuvaleti temizledim. Onur geldi, Ufuk’a bi güzel söylendi. Sonra Kevser, Ertuğrul, Pablo ve Seda geldi. Osman da yanlarındaydı. Sohbet ettik, yemeği birlikte yaptık. Osman çiğköfte yapacaktı. Biz mutfakta bütün işleri yaptık. Ekstradan Osman’ın “ben doymam çiğköfteyle, o kadar yol geldim trenle” demesiyle bir de sulu patates yaptık. Yemedi, o ayrı. Sohbet ede ede, yardımlaşarak, mutlu arkadaş tablosu çizerek yemeğimizi yaptık. Soframızı hazırladık. Rakı bile vardı soframızda. Herkes çiğköfteyi bekliyordu. Yemek yenmeden hemen önce hatıra fotoğrafı da çekildi defalarca. Yemeği soğutmadan yavaş yavaş indirdik midemize. Pablo, her cümlesinin sonunda “Fucking hot!” diyordu. Haklıydı, aslında acıydı çiğköfte. Beklenenden biraz daha acı. İki belki de üç saat sohbet ettik. Bir ara, keşke ben de o yurtta olsaydım da bu çılgın insanları yakından tanıyabilseydim dedim. O yurtta olmalarının büyük bir avantajı vardı. Öylesine eğlenmişlerdi ki hemen hemen bütün erasmuslular o yurtta olan bitenden bahsederdi. Şans. Pablo’nun ispanyol arkadaşlarıyla Esplanada’da randevusu vardı. Sohradan kalktık, kapıya doğru ilerledik. Bu onu son görüşümüz olacaktı. Sarıldık birbirimize ve gitti.

Haziran

14 Haziran 2013

Şuan parça parçayım, parçalarımı sayıyorum. Geride bıraktığım şeyleri düşünüyor, elimde kalanlarla tartıyorum. Bu yıl çok büyük bir imkan yakaladım. Amerika’dan sonra Avrupa’ya ayak bastım. Gidebildiğim her yere gittim. Görebildiğim kadar yabancıyı bir arada gördüm, onlarla aynı dakikalarda aynı yerde bazen de aynı karelerde yer aldım. Ama hala bir şeyler eksik. Hala eksiğim. Kendimi tamamlayamadım. Tamamlamak istedim ama olmadı. Ya hiçbir şeyle yetinemedim ya da doyumsuzluğumun sınırını genişletiyorum.


Vaktimin büyük bir çoğunluğunu burada yazı yazarak harcamak istiyorum aslında. Bakma sen benim burada güncel olarak yazmadığıma. Türkiye’de olduğumda yaşadığım sıradanlığı burada da yaşıyorum aslında. Tamam, o kadar da sıradan değil en azından ama Avrupa standartlarına göre sıradan sayılır. Günlerim yapmam gerekenleri yapmadığım, yapmak istediğim şeyleri de yapamadığım için gelip geçiyor. Sanırım uzun bir hikaye yazmanın vakti geldi. Sadece biraz hayal gücüne ihtiyacım var. (10 dakika sonra) Karakterlerimin farklılığı, hikayemin daha da ilginç ve dikkat çekici olmasını sağlayacaktır. O yüzden hikayemde iki eşcinsel insanın, güzel bir kızı ve yakışıklı bir erkeği anlatacağım.

Hikayenin karakteri, karma karışık düşüncelerin içinde, kazanmaya çalıştığı kişilik savaşını vermekte. İçinde tuttuğu birden fazla kişilik, onu tek bir formda yaşayan normal insanlardan epey bir uzakta durmasına neden oluyor. Adı Ryan. Çöl kumu renginde kısa saçları, bal rengi gözleri, bir direk kadar da olmasa uzun boyuyla modelleri aratmayacak bir fiziğe sahip olan yirmili yaşlarında bir genç. Zamanının büyük bir çoğunluğunu çiftliğinde geçiriyor.

Luna, mankenleri aratmayacak derecedeki güzelliğe sahip olan yirmili yaşlarında bir kız. Kumral saçları, yağmur damlalarıyla yıkanan çimler kadar canlı gözleri, standartlara uygun boy uzunluğu ve zayıflığıyla dikkat çeken bir genç. Geçimlerini ekinlerden elde ettiği para ile geçinen bir anne babanın büyük kızı. Basit zevkleri ve sonsuza kadar mutlu edebilecek derecede olan iyimserliği var. Saf olmak ile iyimser olmak arasındaki o ince çizgide duruyor. Günün yarısını babasının yanında ekinlerle uğraşırken, diğer yarısını da annesine ev işlerinde yardım ederek geçiriyor. Bir küçük kardeşi var. Maria. Çilleri olan küçük ve sevimli bir kız. O da babası ve annesi için elinden geleni yapmaya çalışıyor ama daha on bir yaşında. Çiflikten kırk dakika uzaklıktaki şehir merkezinde bulunan sıradan bir okula gidiyor. Baba, gününü ya bahçede ya da ekinlerin başında güneşe doğru oturup uzun uzun düşünerek geçiriyor. Anne ise klasik ev işleri, evin hemen yanında bulunan kümes hayvanlarıyla ilgilenerek ve keçileri otlatarak zamanını geçiriyor. Luna’nın en çok hoşuna giden şey, çiftliğin hemen ilerisinde, güneşin tam da battığı yerde büyük ağacın dalına uzun iple asılmış büyük teker lastiğinde sallanmak. O salıncakta sallanırken güneşin batışını izlemek için o zamana kadar yapması gereken bütün işleri tamamlıyor ve her gün o anı bekliyor.

Yazının devamı yok.

Mayıs

25 Mayıs 2013

Mutlu anlar dolu bir gündeyim.

Kuzenim evleniyor,
Yiğenimin büyüdüğünü görüyorum,
Sevdiğim bir arkadaşımın yanındayım,
Defalarca dinleyebileceğim bir albüm buldum,
Hava hem kapalı hem de güneşli,
Sevdiğim elbiseleri giyiyorum…
Daha ne isteyebilirim ki?

Mayıs

23 Mayıs 2013

İnsanların birbiri arkasından konuşup yüzlerine tekar bakabilmelerini anlamak çok zor.

Garip şeyler oluyor. Bay A kendini bir şey sanıyor, evrenin merkezinde olduğunu yansıtmaya çalışıyor. Etrafındaki gezegenlerin beyinlerinin ölü olduğundan da haberi yok. Bay B, Bay A’nın Bay C ile kendisi hakkında konuştuğunu duyuyor ve bunun üzerine bir süre yalnız kalmayı düşünüyor. Kendini dışlanmış gibi hissediyor ve önceki enerjisi bir anda sönüyor. Başka arkadaşlar aramaya çalışıyor ama buldukları da pek iç açıcı değil. Eli kolu bağlı bir şekilde evde oturuyor. Durumun böyle devam edemeyeceğini anlıyor ve bir kek yapıyor. Keki, kendisinin arkasından konuşan Bay A’ya ikram ediyor, gizlice, evdeki kimseye hissettirmeden, sinsice. Yerin kulağı olduğunu hatırlayamıyor ve evin diğer üyelerinden Bay D bunu duyuyor. Dolayısıyla Bay D üzülüyor çünkü insanlığın geldiği durumu görüyor. Çaresizliğin bir erkeğin şerefini lekelediği o anı görüyor, üzülüyor.

Durumu şifreliymiş gibi anlatmaya gerek aslında. Evdeki durum öyle karışık ki, yüzsüzlük, bencillik ve kendini beğenmişlik almış başını gidiyor. Kendilerine sorsan öyle değiller ama dışardan bakıldığında pek de öyle değillermiş gibi görünmüyor. Kendilerini hala Türkiye’de nasıllarsa burada da öyleymiş gibi olduklarını sanıyorlar ama bilmiyorlar ki “arkadan konuşma” gibi kötü bir alışkanlığı edindiklerini. Ayrıca şöyle bir durum da var. İki kişinin arasında bir sorun çıktığında diğer iki kişi hiç karışmıyor. “Seninle onun arasında, ona sor, bana değil” tarzında cevap veriyorlar. Bu cevap, olaylardan kaçmanın bir göstergesi. Olaylara ve durumlara tepkisiz olunmayacağını bilmiyorlar. Ne zaman bunu söyleseler, aklıma hep Türkiye’nin genel durumu aklıma geliyor. Hiç kimse, oluşan kötü olaylara bir dur demiyor, tam aksine “Bana dokunmayan yılan, bin yaşasın” sözünü benimsiyor. Bu böyle olmaz. Herkesin söz hakkı vardır ve doğru ile yanlış, bu şekilde ayırt edilir. Tabi evdeki durumda “Aman kimseyle aram kötü olmasın, aman bana ters davranmasınlar, yalnız kalmayayım.” durumu var. Bunu da dün akşam gördük zaten. Ufuk, arkasından onca söz söyleyen kişiye, söylediklerini duymasına rağmen, kendi elleriyle yaptığı jöleden ikram etti. Olur şey değil. Yüzsüzlüğün bu kadarı. Yalnız kalmaktan korkuyor olabilirsin ama bu demek değil ki “denize düşen yılana sarılır”. Bence Ufuk’un durumu düşünüp tekrar değerlendirmesi gerekiyor.

Her zaman adil yaklaşmaya, saygılı olmaya ve ilgili olmaya çalıştım. Aslında arkadaşlarımı seviyorum ama bazen beni sinirlendiriyorlar. Onları anlamaya çalışıyorum, yaptıklarında mantık arayarak ama olmuyor, bulamıyorum. Önümüzde bir buçuk ay var ve sonrasında çok sevdiğim insanların yanında olacağım. Sadece bunu düşününerek tahammül edebiliyorum bu uzun süreye.

“Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol.”

Mayıs

12 Mayıs 2013

Paris ve Amsterdam gezisinde neler yaptığımızı ayrıntılarıyla yazmayacağım. Sadece akıllarda kalan birkaç bölümü, Amsterdam’da yaşadığımız ilginç anıları paylaşıyorum. Amsterdam’a Paris’ten otobüsle geldikten sonra durduğumuz yer, apaçık boş bir alan. Adımımı dışarıya attığımda soğuğu öyle bir hissettim ki iliklerime kadar işledi. Ceketimi yanıma almamıştım ve acayip üşüyordum. Sabahın körü olan 6 da gelmiştik ve dışarıda kimse yoktu. Hemen bir tramvaya atladık ve bilet göstermeden şehrin merkezine indik. Rüzgar delicesine esiyordu, soğuktan korunmam lazımdı. Diğerleri pek üşümüyordu. McDonald’s bile kapalıydı ve saat 10 gibi açılacaktı. Bir müddet etrafı gezdik ve araba kiralama yeri bulmaya çalıştık. Öğle vaktine kadar aradık. Bu arada ben içinde sandviçler bulunan poşetimi bir yerde unutmuştum. İçinde ikili priz ve kola falan vardı. Allahtan önemli bir şey yoktu. Çok fazla yürüdük ve  sandal turu yapan bir yere sorduk etrafta oto kiralama var mı diye. Onlar da bize bir adres verdiler ve direk o adrese gittik. İçeri girdik ve adamla konuşmaya başladık. Adam şakacı biri gibi görünmeye çalışıyordu. Böylelerine alışıktım, adamla konuştuk ve uygun fiyata arabayı kiralamak istedik. Akşam 5’te aracımızın geleceğini söyledi. O zamana kadar etrafta dolaştık. O saatte de geldikten sonra arabayı aldık ve şehir turu yaptık. Bir sorunumuz vardı. Amsterdam’da park ücretleri çok pahalıydı. İnsanların bisiklet kullanmasının sebebi de zaten araçlara yapılan bu aptal uygulamaydı. Şehrin hiçbir yerinde ücretsiz park bulamıyorsun. Amsterdamlı birine sorduk ve bize “Buralı olmama rağmen ben bile öyle bir yer bulamıyorum” dedi. Araba bize yük olmuştu. O kadar çok gezmemize rağmen hiç bir yer bulamadık. En son, biz arkadaşlarla arabadan indik, tren istasyonuna gittik ve iki arkadaş şehrin dışında bir yer bulmaya çalıştılar. En son bir yer bulmuşlar ama onlar bulana kadar ben tren istasyonunda kafayı yedim. Vakit geç olmuştu. Birlikte arabaya atladık ve o buldukları yere gittik. Akşam saat 9 ile sabah 9 arası ücretsizmiş. Buldukları yer de Amsterdam’a otobüsle geldiğimiz nokta. Arkadaşlar uyku tulumlarını aldılar ve dışarıda yattılar. Ben de arabanın arka koltuğunda uyumaya çalıştım. Ayaklarım sığmıyordu ama yapabileceğim bir şey yoktu. Dışarı çok soğuktu. Sabah uyandım ve tuvalete, bir benzin istasyonuna gittim. Arabaya geri döndüğümde herkes hazırdı. Birşeyler atıştırdık ve arabayı dünkü aldığımız saatte adama geri verecektik. O zamana kadar şehir dışında bir yere gitmek istedik. Bir parka gittik. Arabadan indik ve yürümeye başladık. Fotoğraf çekmek için kameramı çıkardığımda makinenin açılmadığını farkettim. Sonra da aklıma bir şimşek çaktı. Bataryayı önceki gün istasyonda şarja bağlamıştık ve orada unutmuştuk. Diğerleri çoktan birileri almıştır falan dedi ama ben inanıyordum, ya görevliler görüp almıştı, ya da hala orada duruyordu. Arkadaşlar geri dönmek istemediler çünkü şehirden epey bir uzaktı ve çalınmış olduğuna inanıyorlardı. Ben de mecburen gezintinin bitmesini bekledim. Aslında bulunduğumuz yer parktan ziyade yağmur ormanlarına benziyordu. Çok büyüktü ve büyük ağaçlar vardı. Hafif de yağmur atıştırıyordu. Toprak kokusunu alıyor, ağaçların yeşilliği amazondaymış gibi hissettiriyordu. Patikanın kahverengi görüntüsüyle ağaçların yemyeşil görüntüsü mükemmelliği oluşturuyordu. Çok etkilendim. İlk defa bir gezide böyle bir güzellik görüyordum. Binaları gezmekten bıkmıştım ve bu bana çok iyi gelmişti. Bir yandan bulunduğumuz bu yeri tamamen dolaşmak istiyor, bir yandan da istasyonda kalan bataryayı bir an önce almak istiyordum. Ortaya başka bir şey de çıktı. Telefonumu arabada unutmuştum ve bu benim 3. büyük unutkanlığım olmuştu. Birden kendimden, aklımdan şüphelenmeye başladım. Unutkanlık mı başlıyordu ne? Bir ara keçilerin, tavukların olduğu güzel bir çiftliğe girdik. Turistik bir çiftlik olduğundan yapıya epey bir özen göstermişler. Tıpkı filmlerdeki gibi bir çiftlikti. Keçileri, tavukları gördükten sonra yola devam ettik. Bizimkiler ille de Hollanda ineği görelim diye tutturdular ve parkın diğer ucundaki yere doğru yürüdük. Yarım saat yürüdük ve sonunda haritada inek resmi gösteren noktaya vardık. Ortada ne inek vardı, ne de onu otlatan sahibi. Sadece ineklerin bıraktığı koca koca  dışkılar vardı. Yarım saat yürüdük arabaya dönebilmek için. Arabaya vardığımızda hemen telefona baktım. Sürücü koltuğunun altına saklanmış, öylece beni bekliyordu. Aldım ve cebime attım. Sonra da hemen istasyona gittik. Dön dolaş istasyona vardık ve hemen arabadan inip bataryayı prize taktığımız yere gittik. Düşündüğüm gibiydi. Batarya hala orada duruyordu. İnanmanın gücünü o dakikada anladım. Diğerleri, onun orada olduğuna inanamadıklar ve şaşırdılar. Bataryayı aldık ve hemen oto kiralamacıya gittik. Sorunu anlattık ve adam arabayı geri aldı, para ile ilgili bir sıkıntımız olmadı. Herşeyi hallettikten sonra adamların bilgisayarlarını kullanıp hostellere baktık. Bir tane bulmuştuk ve kişi başı 33 Euro’ydu. Yapabileceğimiz bir şey yoktu. Arabayı vermeseydik, bu kez park ücreti vermek zorunda kalacaktık. Arabayı verdik ve hemen hostele gittik. Hostele çantalarımızı bıraktık ve birşeyler atıştırıp bisiklet kiralamaya gittik. Bisikletlerimizi 10 euroya kiraladıktan sonra çehirde bir tura çıktık. Bisiklet kiralamamız iyi oldu. Arada sırada birbirimizi kaybettik ve ayrıldık. Akşama kadar Ufuk’la takıldık ve yağmur yağmaya başladığında hostele dönmeye karar verdik. Hosteli bulana kadar ıslandık. Bisikletlerimizi güvenli yerlere park edip kilitledik ve hostele geçtik. Odaya geçtik. Diğerleri de geldi. Oda 4 kişilikti ve 3 kişi ayırtmıştık biz normalde. Ertuğrul ile aşağıya inip hintli adam ile konuştuk ve bize artık 33 euroluk yerlerinin olmadığını söyledi. Ertuğrulu içeriye nasıl gizli sokabiliriz planı yaptık. Ertuğ normal bir şekilde içeri girdi ve uyuduk öyle. Sabah lobideki mutfağa gittiğimizde yiyeceklerimizi koyduğumuz poşetlerin yırtık olduğunu farkettik. Foursqaure’de okuduğum bir yoruma göre odalarda fare vardı ve bu durumun nedenini ortaya koyduyordu. Hintli resepsiyonun yanına gittim ve odalarda fare olduğunu söyledim. O da bana imzaladığımız sözleşmeyi gösterdi ve sözleşmede “Yerlere yiyeceklerinizi koymayın, gerekirse lobiye bırakabilirsiniz” yazıyordu. Üstüne adam bir de Ertuğ’yu odaya gizli gizli sokmaya çalıştığımızı söyledi ve kamera kaydının olduğunu üstüne bastıra bastıra belirtti. Beni aptal yarine koymayın dedi ve ben de asıl sorunun odalarda farenin olması olduğunu söyledim. Sonra da konuşmamız bitti ve eşyalarımızı alıp check-out yaptık. Bisikletlere bindik ve şehir turu attık akşama kadar. Akşam bisikletleri verdik ve istasyona gittik. Kiralık kasalardan eşyalarımızı aldıktan sonra trene binip Eindhoven’e vardık. Trenden indikten sonra koştura koştura otobüs durağına gittik. Sürücüye bileti nereden alabileceğimizi sordum ve kadın (ki kadın olduğu belli değildi) bize “Bugün şanslı gününüz, otobüsteki bilet mekinesi bozuk ve büfe de kapalı” dedi. O kadar mutlu olduk ki orada, kadın bile şaşırdı. Otobüse oturup uzun bir yolun bitmesini bekledik. Havaalanına vardık ve güzel bir gerçekle karşılaştık. Biz havaalanında uyumayı planlıyorduk ama havaalanı saat 12’de kapanıp gece saat 4’de açılıyormuş. O kadar saat bu soğukta ne yapacaktık? Hava hem esiyor hem de hafiften yağmur yağıyordu. Etrafta oturabileceğimiz, vakit harcayacağımız bir yer aramaya başladık. Bilet makinelerinin olduğu, üstü kapalı bir yere yerleştik. Kapalı bir alan değildi burası, bildiğin açıktı ama üstü kapalıydı sadece. Ertuğ hemen çantasındaki süngerimsi şeyi çıkardı ve üzerine oturduk. Uyku tulumunu da üzerimize örttük, uyumaya çalıştık. Dört kişi bir ucunda ben diğer ucunda Onur, tulumu çeke çeke uyumaya çalıştık. Köşelerdeydik ve tulum bizi tamamen kavramıyordu. Bir ara uyuya kalmışım ve sağ ayağım tamamen buz kesilmiş. Sanırım ona uyanmışım. Yarım saat vardı 4’e. O zamana kadar ayakta ısınmaya çalıştım. Saat 4 e geldiğinde havaalanının kapıları hala açılmamıştı. İnsanlar huzursuz olmuştu. Yolcular da kapıda bekliyordu o saatte. 15 dakika gecikmeyle kapılar açıldı ve içeriye yürüdük. Bir masaya oturduk ve check-in vaktini bekledik. Şu ana kadar hiç bu kadar rezil olmamıştım sanırım. Avrupa ülkesi dediğimiz ülkelerin böyle saçma uygulamaları da olabiliyormuş. Nedeni beni ilgilendirmez ama 12’de kapatıp 4’de açmak gelen yolcunun içeride uyumasını engellemeye çalışmak gibi göründü bize.

Olmadı Hollanda, bizimle değilsin.

Nisan

26 Nisan 2013

Bugün benim doğum günüm. Facebook da olmasa kimse bilmeyecek hani. Çok normal bir durum, insan hangi birinin doğum gününü hatırlayabilir ki? Hem şu bulunduğumuz dönemde kim zamanı takip ediyor ki? Geceden başladı arkadaşlar kutlamaya. “İyi ki doğdun…” tarzında basit cümlelerle belirttiler dileklerini. Normaldir ya, Facebook sonuçta bu. Yazmasan ayıp olur tarzında iletilerdi bunlar. Ama bazıları vardı ki, onlar benim hayatımın vazgeçilmez parçaları, benim için güzel dilekler yazıp fotoğraf oluşturmuşlar. Hele aralarında biri vardı ki, beni derinden etkileyen. Bir “bayan arkadaş”tan öte bir arkadaş. Birbirimize olan saygımız ve sevgimiz, aramıza kötülükler girse bile düzelen bir arkadaşlığımızla can buluyor.

Bugün benim doğum günüm. Öğlen uykudan uyandıktan sonra bilgisayarımı kontrol ettim. Facebook’ta duvarıma doğum günü iletisi yazan arkadaşlara, olabildiğince erkenden cevap yazmak istedim. Çünkü onlar benim için önemli insanlar. Tanıdıklarım, tanımadıklarım… Benim hayatımı renklendiren insanlar… Mevlana gibi ne olursan ol yine gel felsefesini güden bir insan olunca arkadaşlara karşı hoşgörülü olmam, onlara değer vermem gayet normal geliyor. Hepsine cevap yazdıktan sonra öğlen kahvaltısı yapıp bilgisayarın başına geçtim. Biraz Türkiye’deki arkadaşlarımla konuştuktan sonra Sencer mesaj attı ve yurda gelmemi söyledi. Benim de aklıma, Gülfem’i de alıp oradan bir saatliğine bir yere gider, oturur sohbet diye düşünüyordum. Evde kimse yoktu. Çıkmadan önce Gözde bana “Duvarına bir video paylaştım” diye mesaj yazmıştı. Ben de tam giyinmiş, yola çıkmıştım. Yarım saat sonra arkadaşın bilgisayarından bakarım diye yanıtladım. Vakit biraz geçmişti, yaklaşık yarım saat gecikmeyle gidiyordum yurda. Sencer bana yazıyordu nerede kaldın diye. Normalde böyle sormaz, bilirim kendisini. Bu işin içinde bir iş var. Kendi birşeyler hazırlamış yurtta, başkalarını da çağırmış, bana sürpriz yapacak diye düşündüm. Yurda gittim, asansörle dokuzuncu kata çıktım ve Sencer’in odasına doğru ilerledim. Şöyle göz ucuyla mutfağa baktım ama kimse yoktu. Oraya bakmamın sebebi de daha önceden Sencer’in oda arkadaşına mutfakta sürpriz doğum günü partisi düzenlememizdi. Sencer odasında hazırlanmış oturuyordu. Hemen dışarıya çıktık. Pasaz Lodzki’ye doğru yürüdük ve yolun üzerindeki bir marketten iki limonlu bira aldık. Parkta oturup içecektik. Hemen yolun karşısına geçtik ve parka sınırı olan apartmanın avlusuna girdik. Yüksek olan duvarın üzerinden atladık. Aşağı atlarken duvar elimi biraz çizdi. Çaktırmamaya çalıştım ama canım yanmıştı. (Bu arada, canımın yanması hoşuma gider.) Parkta biraz dolaştıktan sonra oturacak bir bank bulduk, oturduk. Sencer, aldığımız biraların tapalarını açmaya çalıştı ama bir türlü beceremedi. Sonunda çöp kutusunun demirine kuvvetlice vurdu ve tapa açıldı. Oturup biraları yavaş yavaş izlerken, doğanın mükemmel güzelliği hakkında konuştuk. Doğa, her zaman beni güzelliğiyle büyüler. Sencer şu ana kadar, doğaya benim baktığım gibi bakan, gören ve seven tek erkek arkadaşım. Onunla otur, konuş doğayı saatlerce. .. Parkta bir saat kadar kaldıktan sonra birden “Hadi size gidelim, sizinkiler çoktan hazırlanmıştır.” dedi. Hemen çaktık tabi. Sonuçta birşeyler bekleyen bir insana ufacık bir kıvılcım bile versen, beyni hemen alevlenir. Birayı bitiremedim bile. Hemen yola çıktık. Tramvaya bindik ve duraktan apartmana kadar yürüdük. Merdivenlerden yukarı çıkarken Sencer telefonla birilerine birşeyler yazıyor, bir yandan da benim onun önüne geçmemi engelliyordu. Kapıya geldiğimizde bana hemen merdivene saklanmamı söyledi. Kapının önündeki merdivene geçtim. Kapı, merdivenlerin bir kısmını göremeyecek kadar içerde olduğundan, biraz duvara yapışarak merdivene oturdum. Sencer kapıyı çaldı ve Osman çıktı karşısına. “Caner nerede?” diye sorarken Sencer beni işaret etti gözleriyle. Ayağa kalkıp içeri girdim. Sencer erken getirmişti beni. İçeri geçtim ve millete bir hoşgeldin dedim. Mutfağa geçtim, Onur ve Gülfem pastanın çikolatasını yapıyorlardı daha. Ben evden geç çıktğım için onlar da anca markete girip eve gelmişler. Pasta konusunda onlara yardım ettim. Bir yandan konuşuyor bir yandan da pastanın bitmesine yardımcı oluyordum. Diğer arkadaşlar da içerde oturuyorlardı. Pastayı yaptık, balkona soğuması için bıraktık ve Ufuk’un odasına geçtik. Millet açmış türküyü oynuyorlardı. Bu arada da Osman’ın arkadaşı Zoe’de onları izliyordu. Bizimkiler bir ara kolbastı oynamaya başlayınca Zoe gözlerine inanamadı. Ona az buçuk açıklamaya çalışsam da yüzündeki o şaşkın ifade yine de kaybolmadı. Pasta soğumuştu, Gülfemler pastanın üzerine kremayı da sıkıp desenini de çizmişlerdi. Artık pastayı kesme vakti gelmişti. Herkes içeri geçti ve en son ben geçerken “İyi ki doğdun Steve!!!” demeye başladılar. Bu Steve olayı kesinlikle Sencer’in başının altından çıkıyordu. Elimdeki birkaç aletin, iPhone, iPad ve Macbook Pro’nun Apple marka olmasını devamlı tatlı bir alay konusu olmuştu Sencer’de. İşin ilginci ev arkadaşlarım, marketten mum almayı unutmuşlar. Birkaç arkadaşın çakmaklarını pastanın yanına tutmasıyla mumları da üflemiş gibi oldum. Ne komikti ama! Pastayı doğum günü çocuğunun yapması, mum yerine çakmak üflemem. Pastayı onlar yapsaydı ve pastanın üstünde mum olsaydı eminim bu kadar orjinal olmazdı. Bir ara Mike aradı ve komşuların gürültüden rahatsiz olduklarını söyledi. Ben de bugünün doğum günümün olduğunu arkadaşlarımın da bana sürpriz düzenledilerini söyleyip özür diledim. O da eşi ve kendi adına doğum günümü kutladı. Biraz sohbet edelim, pastaları yiyelim derken millet yavaş yavaş gitmeye başladı. Gece daha yeni başlıyordu. Dışarıya, kulüplere gidecektik. Çıkmadan yarım saat önce babam aradı ve bilgisayarın başına geçtim. Hayatımdaki en önemli insanlar, annem ve babam, doğum günümü kutladı. Çok mutlu olmuştum. Annem bana bir ara “Arkadaşının yaptığı video çok güzel olmuş” dedi. Ben de merak ettim ve konumamız bittikten sonra videoya baktım. Tam da dışarı çıkmak üzereydik. Videoyu izlerken gözlerim doldu. Sonuna kadar izledim ve bilgisayarı kapattım. Lavaboya gittim ve çok ilginçtir, ağlamaya başladım. Çok duygulanmışım, tutamadım kendimi. Arkadaşlar içeriden bana sesleniyorlardı. Hemen kendime gelip üstümü giyindim ve dışarı çıktık. Dışarıda yaşadığımız olaylar da başka bir eğlenceydi zaten. Onur ve Ufuk, Ahmet’i buldukları bir alışveriş arabasına bindirdiler ve zemini berbat olan kaldırımda sürmeye başladılar. Ardından eski taş parkelerden yapılmış yola hızla koşturmaya başladılar. Bağıra bağıra sürüyorlardı ve Sencer ve ben de eğlene eğlene arkalarından geliyorduk. Bir yandan koşup bir yandan da videoya alıyordum. En sonunda alışveriş arabasını iki yolun kesiştiği yerin tam ortasına, yani yolun ortasına bırakıp yürümeye devam ettik. Bizimkiler bir ara duvara işiyorlardı. Sonra bir ses duyduk alışveriş arabasını bıraktığımız yerden geliyordu bu ses. Koşmaya başladık. Köşeyi dönene kadar koştuk ve sonra yürümeye devam ettik. Kulüplere girip biraz eğlendikten sonra Sencerle eve döndük. O yürüyerek yurduna döndü ben de otobüsle eve. Ev arkadaşlarım da biraz daha başka bir kulübe geçtiler ve sonra da eve döndüler. Gün, benim hem basit hem de eğlenceli geçmişti.

Videonu izledikten sonra çok duygulandım, kendimi tutamadım ve gözümden yaşlar döküldü. Dostluğunun değerini bu gözyaşlarıyla anladım. Hayatımda beni böyle etkileyen hiç bayan arkadaşım olmamıştı. Sana çok şey borçluyum,
Gözde.

Nisan

24 Nisan 2013

Kendimi okumaya vurmam gerekiyor. Unutabilmek için.

“İki günlük arkadaşlığı,
yalnızlığımda yanımda olanı,
“Dostum” sandığımdan kaybetmişimdir genelde.”
2009

Nisan

23 Nisan 2013

Sözde Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Ulus kalmış mı ortada onu bir tartışmak lazım. Bugün geç kalktım, huysuzum. Benimle evlenmek isteyen birinin ben yokmuşum gibi davranması lehine olur. Kendimi bu kadar umutsuz, vurdumduymaz hissetmezdim. Bugün üzerimde bir mutsuzluk var. Hayatım siyahlaştı, renkli olan tek şey geçmişim. Bana beni fişekleyen biri lazım. Sanırım sevgili bulmanın vakti geldi. Yalnızlık bu kadar mı kötü bir şey?

Bugün yine ona benzeyen birine baktım. İçim yine gitti, gitti gitti. Düşünmek istemiyorum, dört yıl geçti aradan, hala unutamıyorum. Unutmak istiyorum, onun için istiyorum, kendim için istiyorum. Daha fazla düşünmek istemiyorum, seni, yaptıklarını. Bu aşık olmak değil, çünkü ben aşık olamam.

Ben karışık biriyim. Duygularım aniden değişir. Hiç beklemediğim bir anda öldürme hissi besleyebilir, bir anda bunu yok edebilirim. Bazen kız gibi başkalarını düşünür, bazen adam gibi soğukkanlı olabilirim. Şekilden şekile girmek gibi.

Beni mutlu eden pek bir şey yok. Arkadaşlarımı severim, onlarla vakit geçiririm ama bu beni mutlu etmez. Sadece mutlu olacakmışım gibi hissederim. En son ne zaman mutlu olduğumu bile hatırlamıyorum.

Şu aralar evde ruh gibi dolaşmayı tercih ediyorum. Fakat yapmam gereken çok şey var. Başta okulla ilgili dersler, projeler. Bunları bir an önce halletmem gerekiyor ki tatilde kafam rahat olsun.

Yarın Dr. Miller ile proje hakkında konuşmam gerekiyor.

Ben bir seri katil olabilirim. İşinde başarılı bir mühendis de. İşlerin yolunda gitmesini sağlayan bir çalışan da. Evinde ekran karşısında ömrünü harcayan bir bekar da.

Sorunum yok gibi. Hatta benim yerimde bir başkası olsa, onu mutlu edebilecek bir çok sebebe sahibim. Elimdekinin kıymetini bilmiyor değilim. O kıymetler bana normal geliyor, tek sorun bu. Onca satır bahsettiğim gibi, artık beni mutlu eden şeyler yok. Sadece hayatın akışına kapıldım, gidiyorum.

Mutlak mutluluğu arıyorum. Bunun bazı felsefeleri benimsemekten geçtiğini yavaş yavaş biraz daha iyi anlıyorum. Örneğin Hinduizm. Merak saldım ama bununla ilgili hiç kitap okumuyorum. Merak var ama okuma yok. Mükemmel.

Kitap okumam gerekiyor. Hatta birazdan kitap okumaya başlayacağım. Vakit geç oldu.

Nisan

17 Nisan 2013

Bugün noldu biliyor musun? Kendimi yine boşta hissettim. Kendimi diğerlerinden ayırmam gerekiyor. Ben bir başkası değilim, adım, soyadım farklı ve benim gibi değiller. Farklı olmaya çalışmayacağım, zaten öyleyim. Sadece bunun çizgilerini biraz daha koyulaştırmam gerekiyor. Zamanın gösterdiği yolda bu çizgilerin arasında ilerlemem gerekiyor. Bazen kafamı çeviriyor ve başkaları ile uğraşıyorum. Aslında ortada önemli olması gereken başka şeyler var. İnsanlardan bana ne? Onların negatif sinyallerinin beni etkilemesine izin vermeden yoluma devam etmem gerekiyor. Her ne kadar onlar bana bunu bilerek ya da bilmeyerek göndermeye çalışsalar da.

Ben yoluma devam ediyorum. Bu yolda beni ilgilendiren şeyler, ailem, arkadaşlarım ve geleceğim. Şuan için seveceğim/sevebileceğim kişiye bile önem vermiyorken başkaları neden? Artık o başkaları yok hayatımda. Eskiden etkilediler, şuan etkiliyorlar ama daha fazla etkileyemeyecekler. Çünkü, orta okulda sınırlarda yaşayan ben, geri döndü.

Benden saygı bekliyorsan, gel al.

Nisan

16 Nisan 2013

Günlerden 4sqDay. İstanbul’daki Foursquare Türkiye ekibinin oluşturduğu etkinliğin afişlerini günlerdir görüyorum. Canla başla çalışmışlar gibi görünüyor. Bu durumda benim de katkımın olmasını isterdim ama ortada şöyle bir durum var. Bir arkadaş ortamında ya da herhangi bir kuruluşta, özgeçmişi (mezun olduğu okul-üniversite, çalıştığı iş, kimin arkadaşı olduğu, parası olup olmadığı) pek sağlam değilse, dışarı itilmeye hazır olmalısınız. İlk başlarda bu bütünün bir parçası olmayı istersiniz fakat yavaş yavaş size söz hakkı vermemeye başlanır, daha sonra da savunduğunuz düşünceleriniz yargılanır, yanlış olduğuna karar verilir. Eğer diğerlerinden daha gençseniz, tecrübesizlik ile yargılanırsınız. Bu tutum, aslında karşı tarafın yaratıcılığının bittiğinin, artık başka bir yönden bakamadığının ve yapabildiğinin sadece, yukarıya çıkmaya çalışan insanların ayaklarından tutarak başarmasını engellemek. Bunun önüne geçmek için atılması gereken en temel adım, kişi şeçerken dikkat ettikleri özelliklerin üstünde özelliklere sahip bir insan tarafından hata yapıldığının söylenmesi, kabul ettirilmesidir. Neyse, bu durumdan sıkılmış bir durumdayım, konuyu değiştirmek için paragraf atlıyorum.

Günlük yaşadığım şeylerden bahsedeyim. Gittikçe başkaları için sıkıcı olmaya başlayan fakat benim için mutlu ve hızlı geçen günlerimiz biraz boş. Sadece boş olması beni tedirgin ediyor, sonuçta son sınıftayım ve yapmam gereken şeyler var. İngilizceyi daha da ileriye götürmek, ikinci dile çalışmayı sürdürmek, projeye başlamak – ki bu, benim elimde olan bir durum değil -, günlük haberleri okumak ve ekonomiyi takip etmek, günlük – aylık yapmam gereken işler haline gelmeli. Ama yapamıyorum çünkü beni bunlara başlamaya itecek olan gücü bulamıyorum. Her gün plan yapılıyor ama hiç uymuyorum. Plan yapmada bugün, bir adım öteye gittiğimi düşünüyorum. Aslında basit bir durum. “İlk önce sevdiğin şeylerden başlayacaksın”. Anladım ki eğer bir düzene girmek istiyorsam, ilk önce kişisel zorunluluklarımı değil, sevdiğim aktiviteleri yapmam gerekiyor. Zaman durumuna alışa alışa zorunluluklarımı da zamanla bu plana sokabileceğimi farkettim. Umarım bu düşüncem beni yalancı çıkarmaz.

Yavaş yavaş mezun olma seviyesine ulaşıyorum. Geriye dönüp baktığımda, daha dün defter kaplama heyecanında, kalem açma yarışında, kalemlik alma sevincindeydim. Zaman nasıl geçmiş ki biz onu farkedememişiz. Su gibi akmıyor, şimşek gibi çakıyor mübarek. Şimdilik yazacaklarım bu kadar. Daha fazla aklıma bir olay – durum – tutum gelmiyor. Bir sonraki yazıda görüşürüz.

Mart

18 Mart 2013

Bugünün pek fazla bir önemi yok ama yine de sırf yazmak için yazıyorum. Sabah – bana göre – 12’de kalkmışım. Final projesi için Tamer Özün’ü aramam gerekiyordu. Artık aramam lazım diyordum kendi kendime. Sakal traşı olup duşumu da aldıktan sonra çamaşırlarımı makineye attım ve o arada da yumurtamın kaynamasını bekliyordum. Kahvaltımı hazırladım ve kahvaltıyı telefon görüşmesini yaptıktan sonra rahat rahat yaparım diye düşünerek bir anda Tamer Bey’i arayayım dedim. Aramadan önce bir kağıda nelerden bahsetmem gerektiğini not aldım ve telefona sarıldım. “Bir işi ya o anda yapacaksın, ya da hiç yapmayacaksın” felsefesini uyguladım ve Tamer Bey ile konuştum. Musait olmadığını ama saat altı gibi aramamı istedi. Sesi çok iyi geliyordu. Bazı şeyleri aştığını bildiğin insanlar olur ya, onların sesine benziyordu – nasıl oluyorsa artık. Kahvaltıma döndüm. Biraz da lehçe çalıştıktan sonra Ufuk ile okula gittik. Lehçe dersinde Onur’un da dediği gibi komik şeyler dönüyor. Farklı ülkelerden gelen insanların bilmedikleri bir dili öğrenmeye çalışması harbiden komik bir durum. Fransızların ve Almanların dilleri dönmüyor, söylemeye çalışırken de ortaya güldürücü sesler çıkıyor. Dersten sonra Galeria Lodzka’ya uğradık. Klasik bir eylem olan Tesco’ya gitme işini de hallettik. Güzel bir kırmızı küçük defter, dört adet tükenmez kalem ve birkaç yiyecek şeyler aldıktan sonra yukarı yemek yemeye çıktık. Benim herzamanki seçimim McDonald’s iki Big Mac Burger. Bir afiyetle yedikten sonra eve döndük ve öyle böyle biraz daha vaktimiz geçti. Saat dokuz gibi İspanya için uçak biletlerini almaya kalktık. On gün sonraki bir haftalık tatilimiz için bu gezi epey bir pahalı olacaktı. Yaklaşık dörtyüz euroya mal oluyordu. Uçak biletlerini almaya çalışırken bir de baktık ki Madrid’den Porto (Portekiz)’ya ucuz uçak bileti var. O gün de Galatasaray ve Real Madrid’in büyük karşılaşması var. Normalde Madrid’de bu maçı izleyecektik ama Porto olayı ortaya çıkınca bundan vazgeçtik. Tabi Osman hariç. Aslında bu İspanya gezisi onun fikriydi. İngilizcesinin iyi olmaması nedeniyle yanında başkalarının olmasını istiyordu. Bizim gezi amaçlı oraya gitmemiz onun işine geliyordu. Porto’ya ucuz biletin olduğunu öğrenince diğer arkadaşlar da birer birer o bileti aldı. Herkesin içinde bir mutluluk vardı. Espriler havada uçuşmaya başladı. O mutluluk enerjisini alabiliyordum. Gezinin nasıl olacağını bilmiyorum ama İspanya’ya gitmek, oraları görmek için sabırsızlanıyorum. Umarım o bir hafta yağmurlu geçmez.

Mart

15 Mart 2013

Günlerden cuma. Cumaları ve salıları ders yok, saat kaçta kalkarsan kalk. 12’de kalktım. Diğer ev arkadaşlarım da kalmıştı. Kahvaltı hazırlayacağız diye ilk önce mutfakta kalan kirli tabakları yıkadık, sonra da yerleri sildik. Osman ve Ufuk da dersi oldukları için hemen çıktılar. Ufuk’un bana, pişirdiği yumurtalardan bir tanesini bırakması, aramızda yaşanan soğuk-sıcak arkadaşlık ilişkisinin standart bir göstergesiydi. Ne sıcak davranıyor, ne de soğuk. Onur ile kahvaltımızı yaptıktan ve biraz da sohbet ettikten sonra bilgisayarlarımızın başına geçtik her zamanki gibi. Yine saçma sapan zaman öldürme çabaları, geçen saatler ve gereksiz bilgiler. Bir ara annem ve İpek’le konuştum, onlara evi gösterdim genel hatlarıyla. Daha sonra, Ayhan abinin yanına gitmeye karar verdik. Ona göstermemiz gereken bir sözleşme vardı ve bu sözleşmenin lehçeden türkçeye çevrilmesi gerekiyordu. Ayhan abinin restoranına gittiğimizde kendisi yoktu. Hemen türkçe bilmeyen çalışanı Ayhan abiyi aradı ve bize verdi. Onur kendisiyle konuştu. Şaşırtıcı olan şey, Ayhan abinin o kadar konuşabilmesine rağmen lehçe okuyamaması ve yazamamasıydı. Dışarı çıkıp McDonald’s’ta yemek yedik. Eve döndük ve yine bilgisayarların başına geçtik. Bir ara Osman ile Sencer gelmiş ve Sencer bize geldiğini hissettirmeden Osman’ın odasına geçmiş. Saatler ilerledi ve arkadaşlar yine her gece oldukları gibi dışarıya çıkmaya karar verdiler. Aslında benim de yapacak bir şeyim yoktu. Evde oturup ya film izleyecektim ya da dizi. Onlarla birlikte gideyim bakalım bir gün dedim. Önceden Real’den aldığım 10 zl’lik küçük fındık vodkasını içmek istedim. Tadı berbattı. Yine de içinde vodka var diye içtim. Kafamızın az çok biraz mayhoş olması gerekiyordu. Hazırlandık, birşeyler içtik ve hemen yola koyulduk. M3 otobüsüne binecektik ve durağa kadar yürüdük. Onur sarhoş numarası yapıyordu ama bazen harbiden öyle olduğunu düşünüyordum. Durağa gidene kadar güle güle kahkaha ata ata gitti. Otobüse bikdik, gideceğimiz yere gittik ve Piotrkowska’ya vardık. Osman ile Sencer iki kızın kollarından tutup yanlarında götürmeye çalıştı. Kızlar da zaten eğlenecek adamlar arıyorlarmış gibi çok fazla itiraz etmeden geldiler. Başka bir cluba gitmek istedi kızlar ve gittiler. Eninde sonunda biz de o cluba gidecektik. İlk önce Koko’ya gittik. Alt kat kapalıydı ve pek sarmadı. Sonra Czekolade’ye gittik. Alt kat  normaldi, kalabalıktı. Girdik eğlendik. Hatta yolda bizimkilerle birlikte gelen uzun boylu kızla bile epey bir dans ettik, ta ki Sencer’in hastanelik durumda olduğunu duyuncaya kadar. Hemen Olga’ya durumdan bahsettim ve Onurlarla hemen çıktık. Otobüse atladık ve okulun biraz uzağında indik. Büyük ve hızlı adımlarla sekizinci yurda gittik. Kapıdaki görevli Osman’ı tanıdığı için kapıyı açtı. Normalde kesinlikle böyle bir şey yapmazlar. Sencer’in katına çıktığımızda Sencer mutfak kapısının önüne, yere oturmuş, yanında bir galon su ile duruyordu öylesine. Gözler gitmişti, zoom olmuştu resmen. Ama mantıklı konuşabiliyordu. Bize kan kustuğunu söyledi. Hemen üstünü başını giydirip hastaneye götürdük. Hastaneye girdik girmesine de ne bir doktor bulabildik ne de bir hemşire. Normal bir insan bile durmuyordu, sanki terkedilmişti. Montları verilen bir yerden adam çıktı ve bizi acil bölümüne götürdü. Camı yüksek sesle tıkladık ve içerdek bir iki yaşlı kadın geldi. İngilizce bilmeleri imkansızdı. Bize saçma sapan lehçe birşeyler söyledikten sonra sinirlenip dışarı çıktık. Apteka açıktı, hemen sormaya gittim. Meğer sadece ışıkları yanıyormuş. Onurlar da otobüsten inen bir adamı yanlarına alıp hastaneye tekrar götürüyorlardı. Bende hemen koşar adımlarla onları takip ettim ve içeri girdik. Adam, David, hemen durumu anlattı hemşirelere. Hemşire de doktoru çağırdı. David bize epey bir yardım etti. Doktor geldi, serum bağladı ve gitti. Sencer bir kez daha kustu ama daha iyi görünüyordu. David ile biraz daha konuştuktan sonra bana son durumla ilgili bilgi vermem için telefon numarasını verdi. Hemşireler ha bire lehçe birşeyler söyledikte David’in gitmesi de zorlaşıyordu. En son hemşirelerden birinin gitmeniz gerekiyor demesiyle Sencer’i orada bırakıp çıktık dışarıya. David’e çok teşekkür ettik ve soğuk günde, biraz yürüdükten sonra tramvaya bindik ve eve vardık.

Şubat

21 Şubat 2013

Haftaya yuvadan ayrılıyorum. Eski Ben’e göre bu durumda abartılacak bir şey yok. Yeni Ben öyle hissetmiyor ama. Ailemi tekrar bırakıp gitmek beni üzüyor. Onlarsız geçecek beş aya nasıl katlanacağım, bilemiyorum. Onlar benim herşeyim. Arkadaşlarım, akrabalarım… Ayrılmak istemiyorum.

Ocak

24 Ocak 2013

Bugün için yüzüme bir dalga gibi çarpan gerçek, ailemi sevdiğimin fakat onları düşünmediğim. Arkadaşlarla koridorların sonundaki merdiven boşluğunda oturup sıcak sütlü kahve içtik ve konu Ege’deki gezdilen yerlere geldi. Arkadaşlar bir bir gezdikleri kenar tatil merkezlerinden bahsetti. Yok oranın denizi daha iyi, aslında ben Ölüdeniz’in suyunu hiç sevmedim, çok sıcak… Bencillik edip kendimi düşündüm. Amerika’ya kadar gittim, burnumun dibindeki yerlere gidemedim dedim içimden. Daha sonra aklıma vurdu gerçek. Onlar aileleriyle gitmişlerdi. Ben hiç ailemle tek başımıza gidemedik. Çocuklukta gitmiş olabiliriz ama o zamanla bu zaman bambaşka. Şimdi onların bu tatşle ihtiyaçları varken hala çalıştıklarını düşündüm. Hala kendimi düşünüyordum. Yeni alınan bilgisayarımı düşünüyordum. Ne salak bir durum. Ne kadar acınası bir durum benim için. Onları sevmem belki onlar için en büyük mutluluk ama bundan daha fazlası gerek. Onların rahatını düşünmem gerekiyor. Yirmi üç yıldır onlar beni düşündü, rahatımı düşündü, geleceğimi düşündü. Ben onların ne rahatlarını, ne de geleceklerini düşünebildim. Başka insanlar yazın yazlıklarında haatlarını sürdürürken, ailemin klimanın altında terlemeden çalıştıklarını gördüm. Utandım, üzüldüm.

Aralık

25 Aralık 2012

Bugün çok geç kalktık. Millet çok yorulmuştu halbuki gezilecek bi ton yer vardı. İşin ilginci arkadaşın biri uyanmış bir saat önce, bizi uyandırmamış. Bilindiği gibi vakit nakittir gezilerde. Fazla vaktiniz yoktur ve ne kadar çok yeri gezerseniz o kadar kardasınızdır. Hazırlandık, çıkana kadar saat onbir buçuk olmuştu. Gideceğimiz ilk yer dün gece çok fazla göremediğimiz Dancing House oldu. Gündüz gözü ile de bir görelim dedik. Köprünün karşısına geçtik ve yolumuza devam ettik. Nehrin kenarından gidiyorduk ve gözümüze nehre dik düşen sokaklar çarpıyordu. Kahvaltı yapmadan çıktığımız için ve Christmas’a denk geldiği için hemen hemen heryer kapalıydı. Bu günün böyle olacağını biliyorduk. Şansımıza açık bir market bulduk. Atıştırmalık ekmek, peynir tarzında şeyler aldık ve karşı tarafta bulunan parka doğru yürüdük. Parkta bulunan heykeller sıradışıydı. Aldıklarımızı bir güzel mideye indirdikten sonra parkın epey bir yukarısında, tepede bulunan tv kulesine gidecektik. Tabi oraya gidebilmek için ya parkı sonuna kadar yılan şeklinde yürüyerek çıkacak ya da funikulara binecektik. İlk defa finukulara bindim. Prag’a gelmeden önce internette bunun fotoğrafını görmüştüm. Herneyse, bilet alıp up uzun sırada bekledikten sonra yukarıya çıktık. İki dakikalık bir çıkış için dünyanın parasını vermek bize az da olsa koymuştu ama aslında bu bizim için bir artıydı. Ayaklarımızda hal kalmaması daha da kötüydü, gezdiğimiz yerlerden tatmin olmazdık, yorgun olsaydık. Finukulardan indikten sonra az birşey yürüdük ve kale gibi bir yere girdik. Biraz daha ilerledikten sonra karşımıza Eyfel Kulesi gibi bir tv kulesi çıktı. Çok güzel görünüyordu. Bu böyleyse, Eiffel nasıldır diye düşündüm içimden. İçeriye girdik ve karşımıza bir kasa çıktı. Yukarıya çıkışlar ücretliydi, yaklaşık 15 TL falandı. Bazı arkadaşlar çıkmak istemedi. İsteyenlerle yukarı kadar çıktık. Şehrin yukarıdan görüntüsü çok iyiydi. Etkileyiciydi, epey bir fotoğraf ve bir iki tane video çektim. Ufuk, ben, Onur ve Seda ile yukarıdaydık. Ufuk’un ilginç isteğini yapacaktık aşağıya inerken. Bizden aşağıdaki bir kattan kendisinin fotoğrafını çekmemizi istedi. Aşağıya indik ve videoya aldık. Yukarıdan bize kollarını açarak bakıyordu. Bizim fotoğraf çektiğimizi sanıyordu. Halbuki videoya alıyorduk. Kamerayı Onur’a verdim ve Ufuk’a elimle hareket çektim. Hiç birşey olmamış gibi yoluma devam ettim ve videoyu kestim. Aşağıya indik ve bizimkilerle buluştuk. Yola devam ettik. Patikalardan yürüdük. Şehrin mükemmel görüntüsü patikalardan bile görünüyordu. Prag çok güzeldi. Abartmak istemiyorum ama güzeldi. Patikalarda fotoğraf çeke çeke, konuşa konuşa, gülüşe gülüşe devam ettik. Yukarıdan aşağıya inip başka bir tepeye çıktık. Tepenin solunda bir klise vardı. Yine bilinen bir klise olmalı ki ziyaretçileri fazlaydı. Mimari olarak da etkileyici görünüyordu. İçeriye girdik ve avludaki büyük aslan heykeli espri konusu oldu. Emre aslanın üstüne çıktı ve kızlar gülmeye başladı. İyi bir izlenim değil aslında. Ne anlama geldiğini bilmediğin bir heykelin üzerine oturmak büyük bir saygısızlık. Kaleye varmadan önce başka bir kliseyi görmeye gittik. Yine benzer bir klisedir diye pek de aldırmadım. İçeriye de bir bakalım gelmişken dedim. İçeri bir girdik, hayatımda böyle bir kliseyi daha önce görmediğimi farkettim. Mükemmel, hatta en mükemmel, en en, o derece, bir kliseydi. Avlusu o kadar güzeldi ve yeşildi ki. Heykelleriyle birlikte güzelliği tamamlıyorlardı. Kendimi çok huzurlu hissettim birden. Çok fazla vakit kaybetmemek için orayı da hızlı bir şekilde gezip kaleye vardık. Kalenin içinde görmediğimiz tek bir yer kalmıştı, The Golden Lane. Sıradan bir sokaktır diye düşünmüştüm ama yine ve yine önyargıyla yaklaştığım bir yerin görmeye değer bir güzelliğe sahip olduğunu anladım. Sokak çok dardı, evleri daha da dardı. Ev dediğim şey resmen düz bir katmış. Merdivenler o kadar dardı ki inenlere sürtüne sürtüne zar zor çıktık. Katta, çok eski savaşlarda kullanılan silahlardan tutun, şovalyelerin demir minherlerine, saraylarda soyluların giydiği elbiselere kadar herşey vardı. Hatta bir küçük odasında işkence aletleri bile vardı. Orası da etkileyiciydi. Hava kararmıştı ve karmınız acıkmıştı. Nehrin karşısında kalan son bir yer kalmıştı görmediğimiz, Franz Kafka Müzesi. Grubun yarısı yemek yemek için bir yere gittiler ve biz de ilk önce müzeyi görmeye gittik ama tam biz vardığımızda kapı kapanmıştı. En azından geleneksel bir yemek yemek için bir restoran sorarız diye içerideki görevliye seslendik. Kadın geldi ve bize bir öneride bulunamadı. Arkamızdan yaşlı bir teyze çıkageldi ve görevli genç kadınla konuşmaya başladı. Kadın o kadar yaşlıydı ki, biz heralde yolda giderken ölür diye düşündük. Meğer kadın önceden rehbermiş, bir çok dil biliyormuş. Bizi yavaş yavaş geleneksel bir yemek yiyebileceğimiz restorana götürdü. Bir yere geldik ve yaşlı kadın içerideki garsona seslenmeye çalıştı. Kapının kapalı olmasından dolayı garson duymuyordu çağrıyı. Kapıyı açtım ve garsonla yaşlı kadın konuşmaya başladı. Kadın buranın, bizim için ucuz ve geleneksel bir yer olduğunu söyledi. Kadına teşekkür ettik ve içeri girdik. Menüye baktık. Bize göre yine pahalıydı ve içinde hemen hemen hep domuz eti vardı. Biz de dışarı çıktık. Charles Köprüsü’nden geçtik ve kalabalık bir sokaktan geçtik. Restoranlara bakarken bir adam bize nereli olduğumuzu sordu. Türkiye diyince hemen bildiği Türkçe kelimeleri söylemeye başladı. Turistleri böyle etkilemeye çalışıyorlardı. Az da olsa bizimkiler etkilenmişti ve asıl önemli olan içeride yapılan yemeklerdi. Hem uygun fiyata hem de gelenekseldi. Sonradan öğrendik aslında yediğimiz yemeğin geleneksel olmadığını. Gulaş yemiştik ve bu yemek Macarlar’a özgü bir yemekti. Yemeğimizi yedik, karnımız doydu ve üstüne tatlımızı yedik. Bu arada grubun diğer üyeleri de geldi ve restorandan ayrıldık. Hostele yürüdük. Ayaklarımızda hal kalmamıştı. Bunun üstüne bir de Ufuk ve Kemal’le güreş yaptım. Güreşten sonra dışarı çıktık. Gökçen uzun bir süredir dışarı çıkıp jazz dinlemek istiyordu. Gece dışarı çıktık. İlk önce meydana gittik. Güya meydanın çevresinde bir yerdeydi. İlk başta epey bir dolandık ve sonunda başka bir yerde bulduk. Canlı müzik vardı ama paralıydı. Ayrıca kalabalıktı. Biz Türkler, Polonya’da ucuza alıştığımız için normal gelen fiyatlar bile bize pahalı geliyordu. Halbuki herkesin parası vardı. Jazz kulübünün bira içilen yerine geçtik ve uzun uzun sohbet ettik. İyi olmuştu benim için. Tekrar hostele gittik ve bilgisayar odasında, bizimkilerle görüştüm. Yaptığımız şeyleri anlattım ve gözlerim yavaş yavaş kapanmaya başladığında odaya geçtim.

Aralık

24 Aralık 2012

Sabah saat sekiz gibi kalktık. Biraz bir şeyler atıştırdıktan sonra hemen yola koyulduk. Sekiz civarı kalkmamıza rağmen anca dokuz buçuk – on gibi sokağa çıkabildik. Kolay değil, sekiz kişi hareket etmek. Yine, akşam gittiğimiz meydana gittik. Sabah sabah bu ne kalabalık! Prag, turist şehri ve bu saatte o kadar kalabalık olması normal. Astronomik saatin önüne geldik, Emre görmemişti dün. Turistlerin öve öve bitirdiği, benim için büyük bir hayal kırıklığı olan bu tarihi eserin önünde tekrar fotoğraf çekildikten sonra etrafta biraz daha dolaştık ve Charles Köprüsü’ne gidebilmek için bir sokaktan geçtik. Sokak ikiye ayrılıyordu. Köprü solumuzda kalıyordu ama arkadaşlar sağ taraftan gidelim, hem daha da fazla yer gezmiş oluruz dedi. O sokaktan giderken atıştırdığımız şeylerin yeterli olmadığını ve kahvaltı yapmamız gerektiğini düşündük. Sokakta kahvaltı menüsü veren bir restoran aradık. Caffee lovers adında bir kafeye oturduk. Güzel ve havalı bir yere benziyordu. Fiyatları da gayet uygundu. Porsiyonları küçük olmasına rağmen, açtık ve boyutu ne olursa olsun yiyecektik. Küçük sandviçlerimizi yedikten sonra yola devam ettik. Bir sonraki durak Charles Köprüsü’ydü. Yolda önümüze çıkan güzel ve tarihi binalarla da fotoğraf çekildikten sonra geldik köprünün başına. Köprünün Prag için tarihi bir önemi var. Hikayeleriyle etkileyen, heykelleriyle düşündüren ve kaleye direk giden tek köprü olmasından dolayı turistlerin en çok ilgisini çeken ikinci yapı. Köprüden geçerken kendinizi belediye kuyruğunda hissediyorsunuz.Aşırı kalabalık vardı ve ayrıca bunların yüzde yetmişi uzak doğulu kardeşlerimizdi. Köprüden geçerken hemen hemen bütün heykellerin fotoğraflarını çektim. Köprünün sağ orta tarafında bir heykel vardı. Bu heykele dokunan kişinin buraya yolunun tekrar düşeceğine inanırlarmış. O yüzden turistlerin çoğu bu heykele dokunabilmek ve fotoğraf çektirebilmek için sıraya girdiler. Bizimkiler de öyle. Köprünün sonunda bulunan bir heykel dikkatimizi çekti. Osmanlıların insanlara eziyet ettiğini gösteren bir heykeldi bu. Çok şaşırmıştık. Sanki tarih boyunca insanları katleden sadece Osmanlılardı. Ki zaten katletme diye bir durum da olmamış Osmanlılarda. Köprüyü geçtikten sonra yokuş yukarı yürümeye devam ettik. Kaleye doğru gidiyorduk. Amma yol yürümüştük ama sonunda vardık. Kalenin içinde göze çarpan ilk yapı saray olmuştu.

Ufuk, kalenin içine girmeden önce, kendine özel bir video çekmek istedi. Onur’dan rica etti ve video başladı. Onur’dan, kendisini, belirli bir hizada yuvarlak çizerek videoya almasını istedi. Tam bitiriyordu ki Onur, Ufuk’un kafasını videoya almadığını, yeri çektiğini farketti. Tekrar video çekmeye başladılar ve bu kez ortaya Emre çıktı. Emre, tam ortada bulunan Ufuk’un etrafında uçan uçak misali dönerek videoyu batırdı 🙂 Sonra Onur tekrar çekmeye kadar verdi. Bu kez Emre, Kevser ve sedanın koluna girerek bir önceki yaptığını iç kişiyle beraber yaptı. Hem kızmıştık hem de gülüyorduk ama Ufuk hiç gülmedi. Aksine çok ama çok sinirlendi. Sonra da sarayın ön tarafına ilerledik.

Herkes sarayın önünde durmuş, bir yandan nöbet bekleyen askerlerin fotoğraflarını çekiyor, bir yandan da sarayın önemini anlatan rehberlerini dinliyordu. Arkadaşlarla ailemize ve sevdiklerimize iki üç selam videosu çektikten sonra saraya doğru yürüdük. Emreler, Türklerle konuşuyordu. Yanlarına gidip biraz sohbet ettikten sonra saraya girdik. Sarayın avlusunu gezdikten sonra kalenin içinde bulunan ve Prag’ın en değerli katedrali olan Saint Vitus Katedrali’ne doğru yürüdüm. Binanın altında kemerleri olan bir koridor yapmışlar. Koridorun ucunda da parlak bir ışık vardı. Karanlığı yavaş yavaş geçerken, büyüyen ışık, bana daha çok heyecan veriyordu. Hayatımda hiç bu kadar bir yeri göreceğim diye heyecanlanmamıştım. Karanlığın sonuna geldiğimde başımı kaldırdım ve o mükemmel görüntüyle karşı karşıya geldim. O anda o kadar çok etkilenmiştim ki, koridordan tekrar geçip tekrar bu müthiş görüntüyle buluşmak istedim. Geriye dönüp arkadaşlara anlattım ve bu kez kameraya aldım koridordan geçerken. Katedral o kadar güzel görünüyordu ki, gotik havası ve güneşin ışığı mükemmelliği oluşturuyordu. Birkaç video da ailemiz için çektikten sonra içeriye girdik. İçi de dışı gibi mükemmeldi. En son, bu atmosferi ve heyecanı Manhattan’daki merkez katedralde hissetmiştim. Dışarıya çıktık ve katedralin etrafını dolaştık. Kapkara görünün, ince işlenmiş mermerler mükemmel görünüyordu. Kalabalığı takip ettik. Kalenin içinde gezmek istediğimiz bir yer daha vardı ama havanın kararmasından dolayı gezemedik. Başka bir güne erteledik. Kalenin sonunda, şehrin mükemmel görüntüsünü görebileceğimiz, merdivenleri olan bir yere çıktık. Akşam karanlığında şehir müthiş görünüyordu. Fotoğrafları çektikten sonra Arkadaşlar acıktıklarını söylediler. Kalenin merdivenlerinden inerken, McDonald’s’a gitmeye kadar verdik. Köprünün sonundaki dik caddede McDonald’s görmüştük, oraya yürüdük. Yaklaşık on sekiz liraya menü yedik ve bu menünün sohbetini yaptık. Birileri aynı menü için fazla para ödemiş falan filan. Çok kalabalıktı. Epey bir oturduk. Bu arada ben de Onur’un çantasındaki Gökçen’in bilgisayarından telefonumu şarj ediyordu. Yola devam etmeye kadar verdik ve çıkmadan önce servis tabağına ketçapla “No good service” yazdım ve oradan ayrıldık. Bir sonraki durak John Lennon Duvarı’ydı. yolumuzun üstündeydi. Sohbet ede ede duvarın önüne geldik. Herkes isimlerini ve sevdiklerinin ismini duvara yazdı, kazıdı. Fotoğraflarımızı da çektikten hemen sonra bir turist kabilesi geldi. Tam da zamanında gelmiştik yoksa fotoğraf çekemez, rahat rahat duvara bir şeyler yazamazdık. Köprüden karşıya geçtik ve hostele kıyıdan gitmeye karar verdik. Hostele gitmeden önce de hostele yakın bir yerde bulunan “Dancing House“yi ziyaret ettik akşam gözüyle. Aynı internetteki gibiydi, dans ediyordu sanki. Diğer arkadaşlar pek ilgi çekici bulmasalar da benim gözümde bir başyapıttı. Konumunu pek beğenmemiştim aslında. Merkezi bir yerde olabilirdi. Fotoğraflarımızı çektikten sonra hostele vardık. Herkes çok yorgundu. Yine de bir iki saat sonra dışarı çıktık. Meydanın yakınındaki bir diğer küçük meydanı dolaştık boş boş. Daha sonra da tekrar hostele döndük.

Aralık

23 Aralık 2012

Altı saatlik bir yolculuktan sonra Prag’a vardık. Hava daha karanlıktı. Otobüsten indik ve terminale gitmek için yürüdük. Birden kulaklığımı almadığımı farkettim. Dönüp otobüs hareket etmeden önce hemen aldım ve diğerlerinin yanına gittim. Bir yere pusmuş oturuyorlardı. Eşyalarımı bıraktım ve Onur’ların aldıkları haritalara baktık. Yapmamız gereken ilk iş, eşyaları bırakmaktı. Daha sonra paso gezecektik. O gıcık ilaçları gözüme damlattıktan sonra oturup yol güzargahımızı belirledik. Basitti çünkü Prag küçük bir şehirdi. Dört-beş durak sonra kalacağımız hostele varacaktık. Terminalde Burgerking’in sahip olduğu masalara çaktırmadan oturduk. İki saat güneşin doğmasını bekledik. Hava yağışlı olacak diye endişeleniyorduk. Az çok hava aydınlandıktan sonra yola koyulmaya karar verdik. Metroya gittik ve bizi şaşırtan ilk olay ile karşılaştık. Yürüyen merdivenler çok hızlıydı. Adımımızı atar atmaz bizi alıp götürdü. Hızlı olmasının yanında ucu görünmeyen tüneller gibiydi. Sonunu görebilmemiz için başımızı epey kaldırmamız gerekiyordu. Ayrıca metroyu o kadar aşağıya yapmışlar ki kimse kullanmasın, biz de kapatalım demişler. Prag’da çok fazla turist olduğu için yerel halkın hemen hemen hepsi ingilizce konuşabiliyor. Metroyu nasıl kullanacağımız, nasıl gideceğimizi, bekleyenlerden birine sorduk. Metroya bindik, durağa vardık. Merdivenlerden çıkarken karşımıza yağmurlu hava ve büyük bir park görünmeye başladı. Önceki gün telefona kaydettiğimiz harita görüntülerine baka baka hosteli bulduk. Hostele girdiğimizde “Oha lan… Burada mı kalacağız? Çok iyi…” dedim içimden. Bildiğin oteldi burası. Hatta şu ana kadar gördüğüm otellerin bazılarından daha iyiydi. Ayrıca burada ucuza kalmamız da bizi şaşırtan başka bir unsur.

Hepimiz – sekiz kişi – aynı odada kalacaktık. Checkin saati birde olduğu için eşyalarımızı emanet odasına bıraktık. O zamana kadar beklemek istemedik. Dışarıda yağmur yağıyordu hafiften ama Onur ile hat almak için en yakındaki bir O2 bayisine gitmeye karar verdik. Resepsiyondaki görevliye en yakın nerede O2 shop diye sorduk. Yan taraftan bir harita kaptı ve internetten o gün hangi O2 mağazasının açık olduğuna baktı. Christmas’tan dolayı bazı iş yerleri kapalıydı. Arkadaşlara gideceğimizi ve yirmi dakikaya döneceğimizi söyledik. Bekleme odasında oturuyorlardı öylesine. Boş boş oturmaktansa bizle gelmeye karar verdiler. Emre hariç. O zaman bir saate döneriz dedik ve yola çıktık. Hava hafif yağışlıydı ama ona rağmen yürüye yürüye, sohbet ede ede gittik. On-on beş dakika sonra mağazaya vardık. Mağazanın bulunduğu cadde Prag’ın en çok bilinen caddesinden biriymiş. Hemen hemen bütün turistler oradaydı. Birçok ünlü markanın ismi de bu caddede yer alıyordu. Caddenin hemen başında da National Museum vardı ama tadilatta olduğundan kapalıydı. Mağazaya girdik ve yaklaşık yirmi liraya üç kişi ortak bir sim kart aldık. Kart almamızın sebebi, gideceğimiz yerleri internette etiketlemiş olmamız ve yerimizi de GPS’ten bulabilmemizdi. Hattı aldıktan sonra hemen yanı başımızdaki Starbuck’a geçtik. Birkaç arkadaş kahvelerini aldı ve yukarı kata çıktık. Kahve almak, hem de Starbucks’tan, gezideyken, biraz lüks kaçıyordu. Paramızın su gibi gideceğini biliyorduk, o yüzden diğer arkadaşlar gibi ben de kahve almak istemedim. Yukarı çıktık ve orada yaklaşık iki saat oturduk. Emre, hostelde bizi bekliyordu ama kimsenin hostele dönmek gibi bir niyeti yoktu. Şehir merkezindeydik. Herkes oraya kadar gelmişken gezmek istiyordu. Dışarı çıktık ve cadde boyunca yürümeye başladık. O arada Onur’un ayakkabısı su geçiriyordu. Apar topar ayakkabı almak için mağazaları dolaştık. “Bata” adlı bir mağazaya girdik ve ayakkabı reyonuna gittik. Görevliye durumu anlatmaya çalıştık. Ucuz bir ayakkabı almak istiyorduk. Sadece bir iki gün için kullanacaktı Onur. Görevlinin yüzü öylesine düşüktü ki sanki suratına karşı küfür etmiştik. Kadın başka birini çağırdı ve ona da aynı durumu anlattık. O da aynı surat ifadesiyle, yardımcı olamam size dermişcesine bize baktı. Saçma sapan şeyler söyledikten sonra sinirlenip oradan ayrıldık. Başka mağazaları da dolaştık. Sonunda bir tane buldu Onur ve onu aldı. Saatimize baktık ve hemen Astronomik Saat’in önüne yürüdük hızlı adımlarla. Bu saati önemli yapan özellik, dünyadaki üç astronomik saatten çalışan tek saat olması. Bekledik, çaldı falan. Turistler o kadar çok merak ediyordu ki bu saati, öve öve bitiremiyorlardı. Normalde saatte hiç bir şey yok. Bir iki tane oyuncak tahta adam guguklu saat gibi içeri girip çıkıyor, dönüyor, bir kuş ötüyor, o kadar. Gösteri bittiğinde kimse bittiğini anlamamıştı. Ben de dahil. Hala bir yerden farklı bir şeyler çıkacak diye bekliyorduk.O anda bütün büyüsü kaçmıştı. Basit bir tarihi eser olarak kalmıştı artık gözümde. İnsanlar çok abartıyormuş meğerse. Saatten sonra “Staromestske namesti”yi, yani eski şehir meydanını gezdik. Christmas oladuğundan her tarafta led lambalar, konser ve bir ton kalabalık vardı. Atmosfer çok güzeldi. İnsanlar sol tarafta sıcak şarap ve silindir şeklindeki şekerli ekmekten alıyorlardı.

Hostele doğru yürüye yürüye döndük. Emanet odasındaki çantalarımızı aldık ve yukarı çıktık. Emre, odanın anahtarını almış, odaya gitmişti. Odaya girdiğimizde, yatağın bir tanesine uzanmış, oyun oynuyordu. O oynadığı oyundan nasıl zevk alıyordu anlamıyordum. “Nerde kaldınız, hani bir saatliğine gidiyordunuz?” dedi ve bu bir saat olayı espri haline geldi. Pek şikayetçi değil, halinden gayet memnun görünüyordu. Sanki Prag’a uyumak, dinlenmek için gelmiş gibi davranıyordu. İnsan gider dışarı gezer, yakın yerlere gider en azından. Uzanmış yatağına, oyun oynuyordu. Hiç bana göre değil. Odadaki mobilyalar ve lavabo dikkatimi çekti. Çok yeni görünüyorlardı. Tuvalete girdiğimde daha da şaşırmıştım. Duş kabini ve tuvalet mobilya takımı son moday resmen. Nasıl olur da bir geceliği yaklaşık yirmi liraya kalabilirdik bu güzel hostel için. Harbiden delirmiş olmalılar. O akşam, sohbet ede ede geçirdik. Prag, ilk günüyle bizi hem büyüledi hem de kötü yönde etkiledi.

Aralık

22 Aralık 2012

Günlerden cumartesi. Akşam Prag’a yolculuk var. Bu aralar arkadaşların yurdunda kalıyorum. Cumartesi sabahı uyandıktan sonra kendimi lavabonun önünde buldum. Aynaya bakar bakmaz da gözümün içinde beyaz bir nokta duruyordu. Sanırım bir şey girdi diye düşünüp hareket ettirmeye çalıştım ama hareket etmiyordu, meraklandım. Anında internetin başına geçip ne olduğuna baktım. “Keratit” diye bir durum çıktı karşıma. Göz ile ilgili sonuçta, ne olursa olsun da bu olmasın gibi bir şey. İyice endişelenmeye başladım. Günüm mahvolmuştu resmen. İyi değildi bu. Hem akşama Prag’a gidecektik. Canım hakikaten iyice sıkıldı. Arkadaşların yanına gittim, moralimin bozuk olduğu oldukça belliydi. Annemlerle konuştum, bana hastaneye gitmem gerektiğini söylediler. Haklılardı aslında ama gitmek istemiyordum sanki. Sağlık sonuçta, önemli ama içimde beni tutan bir şey olduğunu hissedebiliyordum. Bir saat sonra dışarıya fotokopi çektirmek için ve birkaç eşya almak için arkadaşlarla çıktık. Açık fotokopici bulamadık, Christmas’tı sonuçta, normaldi. Ardından Galeria’ya gitmek için tramvaya bindik. Onurla birlikte eczaneye gittim, durumu anlattım ve bana doktora gitmem gerektiğini söyledi. Hemen bir kilometre ileride hastane varmış. Hastaneye gittik ama İngilizce birinin olmamasından dolayı geri dönmeye karar verdik. Koskoca hastanede İngilizce bilen birinin olmaması Polonya açısından gerçekten acınılası. İlginç olan durum, girişte kayıt alan bayanların “Burası Polonya” demesi bizi bizden aldı. Sanki Polonya dünyanın dışında bir yer. Evrenselliği yok saydılar. İyi olan tarafı bize WAM hastanesine yönlendirmeleriydi. Elimize kağıt sıkıştırdılar ve bizi gönderdiler. Galeria’dan alışveriş yaptıktan sonra ikiye ayrıldık. Onur ile birlikte hastaneye gittik. Kayıtta yine İngilizce pek bilmeyen insanlar vardı. Az çok anlatmaya çalıştık durumu. Kaydı aldıktan sonra bizi göz doktoruna yönlendirdiler. Saat 6’da bile çalışan doktorları vardı, sırada bekledik. Sıra bana geldiğinde sorduğum ilk soru “İngilizce biliyor musunuz?” oldu. Bunu sormak kadar normal bir şey yok Polonya’da. “Evet, biliyorum” dediğinde içim rahatladı. İçeri girip durumu anlattım. Doktor gayet iyi ingilizce konuşuyordu. Hatta bilmediğim kelimeleri bile konuşmasında hızlı hızlı söylüyordu. Sabahki kişisel tanımı onayladı. Kornea’da bir virüs varmış. Yayılabileceğini söyledi ve beni korkuttu kadın. Yüksek hijyen ile ilgili bir kaç şey söyledi ve elime bir reçete verdi. İlaçların kullanımında x5 x4 yazıyordu. O derece ciddi yani dedim kendi kendime. Kadın da üstünde duruyordu zaten. Ciddiydi bu durum ve benim de ciddiye almam gerekiyordu. Türkiye’de olsa biraz daha rahat olabilirdim çünkü ucunda muayene parası yok. Haftaya tekrar gelmem gerektiğini söyledi ve ayrıldık. Kocaman bir hayal kırıklığı. Eczaneye de Onur’la gittik aldık ve yurtlarımıza döndük. İlaçları hemen kullanmaya başladım. Eşyalarımı topladım ve Prag’a bizi götürecek olan Polskibus terminaline gittik. Gidişimiz biraz heyecanlı oldu (her zaman olan durum: geç kalmak) Neyse ki yetiştik, biletlerimizi şoföre gösterdik ve bindik. Polskibus’ların ilginç bir özelliği var. Bileti gösterdikten sonra istediğin yere oturabiliyorsun. Çok sinir bozucu bir durum. Madem bize koltuk numarası veriyorlar, neden herkes istediği yere oturuyor? Saçmalık. Onur’la yan yana oturduk. Uzun, Prag yolculuğumuz başladı. Yolculuk boyunca espriler, komiklikler… Gençlik işte.

Aralık

15 Aralık 2012

İlk önce geceden bahsetmeliyim. Yaklaşık son 6 aydır ilk defa erken yatma kararı alıp bu eylemi gerçekleştirdim. Sanırım bunun nedeni az da olsa uykusuzluğumun olmasıydı. Oda arkadaşım bile şaşırdı heralde. Kafamı yastığa dayadım, biraz düşündüm, biraz da iPad’e baktım ve uyudum. Uyumadan önce telefonumu 9’a kurmuştum.

Sabah zangır zangır telefon çalıyordu. İki kere susturup tekrar yerine koydum. Üçüncüsünde kendisini de benimle yatmaya, yatağa davet ettim. Kendi çığlık attıkça ben susturuyor, vahşi bir şekilde telefonumla cebelleşiyordum. Normalde bu denli abartarak yazma, içimden geldi. Telefon sustuktan sonra gözlerimi bir açmışım saat 11:56. Oda arkadaşım, Rafa, dışarı çıkıyordu. Sanırım ilginç bir şekilde onun gürültüsüne uyandım. Normalde uyanmam, ben beni bilirim. İkinci kez gözlerimi açtığımda saat ikiyi geçiyordu. “Artık uyanmalıyım” dedim. Çünkü bu gün ders çalışmam gerekiyordu. Lojistik dersi sağolsun içimizde bir korku var. Bu korku da erken çalışmama neden oldu. Kalkar kalkmaz, klasik şeyleri, lesler takılıp kahvaltı hazırlama… “Kahvaltı mı? Ne kahvaltısı? Öğlen yemeği yemem lazım artık.” dedim. Dolaptan, önceki gün yaptığım sebze çorbasını çıkardım, tavaya döktüm. (Sıradan şeyler biliyorum ama yazacağım ekstradan şeyler yok bugün için.) Rafael, bilgisayarını bırakıp gitmişti. Bunun anlamı, “İnternete girebilirim”di. Tabi onun bilgisaayarını sadece kablosuz internet yaratmak için kullanacaktım. Yurdumuz saolsun, sadece kablolu internet bağlantımız var ve kablosuz internet yaratabilmek için bilgisayar kullanmamız gerekiyor. iPad’den internete girdim ve epey bir vakit harcadım. Duşmuş, yemekmiş onları aradan çıkardıktan sonra saat altıda ders çalışmaya çalıştım. İnternette yakın arkadaşlarımla ve polonyalı bir arkadaşla sınav hakkında konuştuktan sonra yavaştan ders çalışmaya başladım. Saat yedi olduğunda derse anca yoğunlaşabilmiştim. Bu arada Rafa da odadaydı ve o da internetten müftelası olduğu Fringe izliyordu. Öyle dalmıştı ki bir tam gündür çamaşırhanede kalan elbiselerini unutmuştu. Bir saat sonra “Bugünlük yeter” dediğini duydum. Bence de yeter çünkü çocuk bir oturduğu zaman 4 saat fringe izliyordu. Bir sezonu iki günde bitirme gibi bir özelliği var Rafa’nın. Bir saat sonra çalışmayı bıraktım. Sırtımda bıçak saplanırcasına acıyan kaslarım, çalışmamın yeterli olduğunun bir kanıtıydı. Yemek yapmaya karar verdim. Dolapta iki gün öncesinden kalan pilavım vardı. Çıkartıp mutfakta ısıttım. Odaya gelir gelmez de ekstra bir şey yapmalıyım diye düşündüm ve aklıma hemen sos yapmak geldi. Domatesiymiş, biberiymiş, mantarıymış doğanıymış hepsi çıkarılıp bir güzel doğrandı. Odamdan her şeyi aldıktan sonra mutfağa gittim. Gece yarısında yemek yapıyordum. Bir baktım ki mutfakta Betül de var. Şaşırtıcı… Aynı anda mutfakta bir şeyler pişirmemiz bir tesadüf olamaz. Saçları bir kekin kabarmasından daha da etkili bir biçimdeydi. İyi ki gece karanlıkta karşıma çıkmamış, çığlığı basar sonra da bir yumruk atar ve kaçardım. Bana “Neden cześć (Lehçe’de “selam”) diyorsun her zaman?” dedi. Tamam, bunu Türkiye’de söylesemiş olsam normal olmaz ama Polonya’dayız ve herkes birbirine bunu söylüyor devamlı. Cevap vermedim çünkü cevabı olmayan bir soruydu. “Uyuyordun heralde saçların…” dedim. Saçları gerçekten de anormaldi. “Saçlarımla çok oynuyorum. Uyumadım yani” dedi. İşi bittikten sonra da çekip gitti. Önceki gün söylediği bir ton sözü unutmuş gibi davranmasına sinir oluyorum. Ortak derslerimiz var, birlikte yapmamız gereken raporlar var. Bu yüzden onunla konuşmama gibi bir durumum olmuyor. Keşke konuşmasak, karşılaşmasak hiç diyorum çünkü bana söylediği sözler ve davranışları çok saçma ve gereksizdi. Şunu çok iyi öğrendim. Bazı insanları pofpoflamam gerekiyormuş. Gerçekleri yüzüne vurduğun insanlar, belli bir zihin yapısında değilse, ne bunu düzeltmeye çalışırlar ne de kabullenebilirler. Üstüne sizi suçlarlar. “Kendini beğenmiş, sen çok mu şey biliyorsun? Egoistsin” gibi şeyler söylerler. Sonuçta, gerçekleri söylediğin için sen zararlı çıkarsın.

“Bazı insanlardan korkacaksın. Hatalı olduklarında özür dilemez, söylendiğinde kabullenmez, üstüne sizi suçlarlar.”