Şubat

16 Şubat 2014

Gece erken uyudum. Bir buçuk falandı yattığımda. Sabah on gibi kalkarim diye alarmı kurmuştum fakat kalkamadım. Hala kalkamıyorum, anlamıyorum nedenini. Aslında biliyorum neden öyle olduğunu da bilmemezlikten geliyorum. Planlı gitmiyorum. Plan yapmadan çalışmam, hatta çoğu kez denemişimdir plan yapmayı ama hiç birine tam anlamıyla uyamadım. Plansızlığım beni kötüye götürüyor. Ders çalışamıyorum. Bugün bir arkadaşın doğum günü var. Normalde dündü ama bugün kutlayacaklarını söylemişlerdi, beni de davet ettiler. Burkay’la birlikte gidecektik yemeğe, Gökhan da bizi alacaktı. Yemekten önce evde olanlar beni etkiledi. Konu, kuş. Evet, muhabbet kuşum bugünkü konum oldu. Onu rahat uçabilmesi için salona koymuş annemler. Ben de salonda çalışayim dedim, bir önceki gün orada güzelce çalışabilmiştim. Kuş arada sırada omuzuma konuyor, seviyordum. Hoşuma da gidiyordu fakat onun yüzünden vakit kaybediyor, ders çalışamıyordum. Birkaç kere omuzuma kondu, etrafta uçuştu ve durmadan yanıma geldi. Ders çalışamadım. Kafesine koymak için masanın üzerindeki dantel kare şeklindeki örtüyü aldım ve onu yakalamaya çalıştım. Yakalamak istediğimi daha o örtüyü elime alınca anlayan kuş, bir pencereden diğerine uçmaya başladı. Ben konduğu pencereye gittikçe o başkasına gidiyor, gittiği pencereye gidince de eski pencereye gidiyordu. Böyle yapınca genelde sonuç onun adına kötü oluyordu, ben sinirleniyordum, olan ona oluyordu. Annemin balkona çamaşır asmak için önceden getirdiği seleyi kullandım. Amacım seleyi kafes olarak kullanım onu daha kolay yakalamaktı. Birkaç kere yakalıyor gibi oldum ama hep kaçmayı başardı. Pencerelerden sonra annemin büyük bir bitkisi var, ona konuyordu. En son tam yakaladım dedim ve gerçekten de yakaladım. Kaçacaktı az kalsın ama seleyi hemen bitkiden kurtarıp yere kapattım. Kuşu elimle yakalayıp kafesine koyacaktım. Sadece bunu yapacaktım, evet, ama tam elimle yakalayacakken kaçmaya çalıştı ve ben yanlışlıkla seleyı hafif kaldırdım ve kafası az birşey seleye çarptı. Birden saçma sapan yürümeye başladı ve kafasını çevirdi. Burun kısmındsn kan gelmişti. Sele yüzünden burnu kanamıştı. Bunun olmasına ben sebep olmuştum. Beni seviyordu, sadece kafese girmek istemiyordu ama ben zorla kafese sokmak istedim. Benim yüzümden oldu, elimi yumruk yaptım ve yere bir yumruk attım. Evet, bu benim suçumdu. O anda, sevdiğim insanlara, şeylere zarar verdiğimi farkettim. Zarar veriyordum, dolaylı ya da dolaysız. Kuş da benim yüzümden bu hala gelmişti. Hemen burnunu yıkamak için çeşmenin başına gittim. Gagasınin üzerine su tuttum, biraz ıslandı vücudu. O kadar ıslanmışken yıkayım dedim ve hayvanı yıkadım. Suyun soğuk olduğunu unutmuşum, o soğuk, aslında ılıktı, suda hayvan daha da kötü oldu. Üşüdü, çırpındı. Hemen havluyla nazik bir biçimde sardım ve kuruladım. Fön makinesini de aldım yanıma, odama geçtim. Kurutmaya başladım. Burnunun kanla tıkalı olduğunu farkettim, kurumuştu ama. Tüyleri de kuruyunca salondaki kafese koydum. Kafesi de alıp masanın üzerine koydum. Öyle duruyordu hafiften titreyerek. Ben de test çözmeye çalışıyordum. Kafeste olmasına gönlüm razı olmadı, ne de olsa bütün bunlar hep benim onu kafese koyma isteğimle başlamıştı. Bıraktım ve bitkinin üzerine uçtu. Ben de hazırlanıp dışarı çıktım.

Özür dilerim.

Şubat

1 Şubat 2014

Zaman çok hızlı geçiyor. Daha dün gibi yaşıyorum Berlin’de bavulumu metroda çekiştirirkenki rezilliğimi. Mutluydum Polonya’da, Avrupa’da, burada olmamalıydım kesinlikle. Kimsenin bana karışmadığı, saçma sapan davransam bile hoşgörüyle karşılanılan ben, yaşadığım topraklarda bu kadar rahat değilim. Türkçe benim dilim değilmiş gibi geliyor bazen. İngilizce konuşmak istiyorum bilen biriyle. Hatta öyle anlar oluyor ki Türkçe konuştuğumda araya ingilizce kelimeler serpiştiriyor, arkadaşlarım tarafından uyarılıyorum. Olmam gereken topraklarda değil gibi hissediyorum. Nerede o saygı, sessiz sakin sokaklar, kırmızıda duran arabalar, zamanında gelen tramvaylar, otobüsler, kaldırımlar…

Günlerim çok sıkıcı geçiyor. Boş boşuna zaman harcamışçasına suçluyorum kendimi. Tamam, zaman harcıyorum, o zaman mantıklı bir biçimde harcamalıyım diyorum kendime. Stratejik düşünmem gerekiyor, beni ben yapan planlarım.

Ders çalışmam gerekiyor ama istediğim gibi çalışamıyorum. Bir yandan sosyal medyadaki bütün haberleri okuyasım geliyor, diğer yandan da geleceğini düşün, garanti iş bu düşüncesi geliyor. İki arada sıkışmış hissediyorum. Son zamanlarda zaten arkadaş olarak bir eksiğim var. Tam anlamıyla kendime uygun gördüğüm birini bulamadım. (zaten hiç bulamamıştım, “kimseyi beğenmeyen ben” mükemmelim ya!) Yine de bir kaç arkadaşım var, samimiyetine güvendiğim.

Bugün bir albüm buldum, içinden bir parça dinledim, müthiş. Şuan yazarken bile onu dinliyorum. Beni bulunduğum yerden alıp başka bir yere, ait olduğum bir yere götürüyor gibi.

Yarın çok çalışmam gerekiyor fakat tam olarak neye çalışacağımı bile bilmiyorum. Birşeylere çalışıyorum ama yararlı olduğundan emin değilim. Planımı yaptım ama ne kadar yararlı olacak bilmiyorum. İleriki konulara çalışacam, beni ileriye götürüyormuş hissini yakalıyorum.

Ocak

23 Ocak 2014

Aynı şeyler, aynı insanlar, aynı mekan, farklı zamanlar. Bizi bir arada tutan şey ne?

Ocak

22 Ocak 2014

Zaman çok hızlı geçiyor, ayak uyduramıyorum. Bir yarışın içindeyim, nehir gibi, zamanla akıp gidiyor. O kadar yoruyor ki yazmak bile ağır geliyor.

Aralık

31 Aralık 2013

Bu yılın en son günündeyiz. Çok şey yazmak istiyorum, üşeniyor muyum, bilmiyorum. Şuan bitirmem gereken bir iş var. Bitsin, dönecem.

Kasım

18 Kasım 2013

Bugün kendimi pek iyi hissetmiyorum. Muhabbet kuşunu eğitmeye çalışıyordum kendimce fakat kendime hakim olamadım sanırım. Hayvanı biraz incittim.

Henüz bir aylık. Kanatları ağırlığını rahatça taşıyor, her yere uçmaya çalışıyor. Sabahları biraz huysuz oluyor ama akşamları ele avuca sığmıyor. Elime konduğunda başını etrafa ucatarak uçmak istediği yeri hedefliyor ve atılıyor. Dönüyor dolaşıyor aynı yere, balon lambaya konuyor. Balon lambanın ortasındaki deliklerden düşerek balonun içine düşüyor. Oradan da kafasını aşağı inmek istiyorcasına çıkarıyor ve çıkmaya çalışıyor. Devamlı aynı şey… Elimle çıkarıyorum, uçuyor, lambanın üzerine konuyor, içine düşüyor, çıkarıyorum ve yine uçuyor… Dört beş kere böyle uçunca, sinirlenip ilk önce balon lambayı çıkardım. Sonra, tekrar uçtu, lambayı bulamadı, etrafta tur attı, kilden yapılmış bir duvar şablonuna kondu. Onu da kaldırdım ve tekrar uçmasını sağladım. Kitaplığa kondu. Kitaplığı örttüm. Etrafta defalarca döndü ve perdeye çarptı, düştü. Tekrar aldım, tekrar uçurttum. Döndü dolaştı, başka bir şeye konmaya çalıştı ama başaramadı. Uçmaya devam etti, perdeye çarptı yere düştü. Dört beş kere yerden aldım ve uçurttum. Elime kondu ve döndürerek uçmasını sağlamaya çalıştım. Bu kötüydü, yapmamam gerekiyordu, biliyordum. Kontrolümü kaybetmiştim, elimde sımsıkı tutunuyordu ve ben de hızla dönüyordum. Bir anda, tutunamadı, duvara çarptı. Ne olduğunu ben bile anlayamadım. Yapmak istediğim şey bu değildi aslında. Neden yaptığımı da bilmiyorum. Kendimi kontrol edemiyorum. Duvara çarptı, yere düştü. Kafasını çarptığını düşündüm o hızla, belki de öyle olmuştu. Yerden aldım, iyiydi, iyi görünüyordu. Parmağıma kondu. Anlamıştı. Uçtuğunda tutunacak yeri olmadığını ve uçmanın bazen zararlı olduğunu anlamıştı. Ben de anlamıştım. Sabrımın taştığında neler yapabileceğimi görmüştüm. İçimdeki “zarar verme” içgüdüsü uyanmıştı. Evet… Zarar veriyorum. Bunu yaparken de acı çekiyorum. Kendimi kötü hissediyorum. O küçük kuşa bunu nasıl yapabildiğimi hala aklım almıyor. Canım çok sıkkın. Kafesinden ceza olsun diye aynasını çıkarmıştım. Aynayı bulamadı ve kafesin sol üst kısmına çıkarak tellere tutundu, öylece uyumaya çalıştı. Onu öyle görünce “Neden böyle bir şey yaptın Caner?” dedim kendime. Dayanamadım faha fazla. Sevdiği aynasını kafesine yerleştirdim ve elimle onu aynasının ayaklığına yerleştirdim. Şuan üzerinde ve uyumaya çalışıyor.

Kendimi hiç iyi hissetmiyorum. Hemde hiç.

Ekim

27 Ekim 2013

Gazipaşa’daydım, kulağımda müzik, otobüsü bekliyordum. Aniden sağ tarafımda genç bir çocuk belirdi. “Kaç numarayı bekliyorsun?” dedi. 5 ya da 6 dedim. Biraz garip gelecek ama senden bir iyilik isteyecem dedi. Kız arkadaşım şuan Atatürk caddesinde ve benim cebimde para yok dedi. Utanıyorum ama yok işte dedi elindeki sigarayı tüttüre tüttüre. Sen hangi otobüsü bekliyorsun dedim. “İtimat… Ama buradan geçmez” dedi. Biraz düşündüm, bekledim ve dönüp kısa bir gülüşle tekrar “buradan geçmez ama” dedi. Pek inanmamıştım, doğruyu söyleme ihtimalini düşündüm. Otobüsümün yavaş yavaş geldiğini farkettim. Söylediklerinin doğru olup olmadığına karar vermem gerekiyordu. Eğer doğru olduğuna inansaydım 1 lira, yalan söylediğini düşünseydim hiç para vermeyecektim. Cüzdanımdan çıkarıp 50 kuruş verdim. 1 ile 0’ın ortası. Diğerlerinden de alırsın, olur biter dedim. Otobüsün merdivenlerinden çıkarken “Elimdeki sigardan dolayı tereddüt ettin, o yüzden az verdin değil mi?” dedi.

“Hayır, verdim.. İnsanlık için.”

Ekim

19 Ekim 2013

Akşam arkadaşlarla buluşacaz. Onca yıllır arkadaş olduğum insanlar… Bazılarında fiziki açıdan bir değişiklik varken düşünsel olarak hala bir pozitif gelişme yok malesef. İyiler ama daha iyi olabilirler. Dışarıya pek çıkasım yok açıkçası ama evde durup da bir şeyle uğraşılmıyor. Artık canım daha fazla sıkılmaya başladı. Dışarı çıktığımda da yapılacak pek bir şey yok malesef. Bütün kafeler aynı insanların aynı masalarda oturduğu, masalarındaki kül tablalarının bir gidip bir geldiği mekanlar haline gelmiş. İçkiler dolup boşalıyor, sohbetler sıkıcı, insanlar artist, ergen ya da daha fazlası… Peki bu ortamdan benim beklentim neler? Özgün şeyler aslında. Erkeklerin kızları kestiği düşüncesinin yer almadığı, Mercedes’lerini BMW’lerini hava atmak için kapının önüne parketmeyen insanların sadece eş dostla ilgilendiği bir yerde olmak istiyorum. Ütopik bir istek mi? Türkiye şartlarına göre, evet. Şehir neresi olursa olsun, hangi ortam olursa olsun, insanları mekanlardan soğutan mutlaka bir şey oluyor. Konu dağılıyor, hemen toparlıyorum. Arkadaşlarla dışarı çıkacaz, bir arkadaşın doğum günü en azından bir yere gider, birşeyler içer sohbet ederiz diye düşündük. Mekan ayarlama işi denen bir şey var bizde. Nereden geldiğini ve nasıl oluştuğunu anlayamadığım saçma bir şey işte. Görev gibi görünüyor ama değil. Buluşmayı ayarlamaları için arkadaşlarla konuştum. Biri doğum günü olan o bayan arkadaşın gelemeyeceğini, evde olması gerektiğini, bir mekanda masa rezerve ettiğini ama bu bayan arkadaş gelmeyince diğer bayan arkadaşın da gelmek istemediğini, bu yüzden de rezervasyonu iptal etmek zorunda olduğunu anlattı. Daha da bir şeyler söylüyordu fakat sözünü keserek “Bana gideceğiniz yeri mesaj olarak atın, ben oraya geleyim” dedim üstüne bastıra bastıra. Tamam dedi ve telefonu kapattı. Bu arkadaşlar mekan bulamamış ve bizim evin önüne gelmişler. Beni aramışlar defalarca, uzun bir süre beklemişler ve çekip Ziyapaşa’daki bir mekana gitmişler. Telefon edip neredesiniz dediğimde Ziyapaşa’daki bir mekana gidiyoruz, seni o kadar aradık, evinin önüne geldik ama sen telefonu açmadın dedi arkadaşlardan biri. Durumu kafamda hemen bir değerlendirdim. “Gideceğiniz yeri mesaj atın” cümlesi gayet basit bir cümleydi. Anlaşılabilirdi. Bastıra bastıra söylenmesi de hafızada kalıcı olmasını sağlıyordu – ki zaten benim yapmaya çalıştığım da oydu. Bana çok büyük bir iyilik yaptıklarını sanıyorlardı fakat öyle değildi. Tam tersine, sözümün dinlenmediği hissine kapıldım. Beni dinleyip bir mekana otursalardı bir sorun çıkmayacaktı. Ben de işim bittiğinde, hazırlanıp gelecektim. Olayı ben büyütüyormuşum düşüncesine kapılınılabilir fakat bunu yapan asıl onlar. Her neyse… Gittikleri mekan Ziyapaşa’da, arkadaşların yaşadıkları semtin tam tersinde, şehrin diğer ucunda sayılır. Yaklaşık 2 ay önce kendilirini farklılık olsun diye Ziyapaşa’daki bir mekana götürmüştüm. “Niye bu kadar uzağa geldik oturmak için, Özal’da da mekanlar vardı.” diyip bir ton laf soktular. En son eve dönerken de “Sizinle bir daha Ziyapaşa’ya gelmem” dedim. Bugün de arayıp bana “Ziyapaşa’ya gidiyoruz” diyorlar. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu… Bana bir ton şey söyledi telefonda, ben de “Siz devam edin, ben gelmiyorum” dedim. Haklıydım, madem önceden böyle düşünüyordunuz, şimdi ne oldu da oraya gidiyorsunuz diye düşündüm. Sinirlenip Barajyolu’na gittim. Oradan da Özal’a kadar yürüdüm. Eve doğru dönerken bir arkadaşımla karşılaştım. Geri dönüp tekrar Özal’a doğru konuşa konuşa yürüdük. Sinirim az da olsa geçti onunla konuşurken. Epey bir yürüdükten sonra da eve geçtim. Arkadaşlardan biri apartmanın girişinde bulunan zillerin fotoğrafını çekip Facebook’a yüklemiş. Yani bunu yapmasının ne gereği var. Ne demeye çalışıyorsun? Ya işte benim böyle saçma sapan düşünen arkadaşlarım oldu hep. Davranışlarının gerçekten de farkında olan bir allahın kulu yok etrafta. Olanlar da benden yaşça büyük işte. Sanırım sonunda onlarla takılıp onlarla öleceğim.

Sözün önemi bilinmeli. Bazen bir başkası için önemli olan bir cümle başkası için önemsizmiş gibi gelebilir, dikkat edilemeyebilir. Eğer bastırıla bastırıla ima edilen bir durum varsa ortada, bu durum dikkatle düşünülmeli ve ona göre hareket edilmelidir. Aksi halde karşı tarafla bir soruna yol açabilir.

Ekim

17 Ekim 2013

Bayramın üçüncü günü. Canımdan çok sevdiğim yiğenim İpek’in bizdeki son günü. Sadece iki gün kalmaları bile yetti aslında ama içten içten “yetmedi” hissine kapılıyorum. Sabah yiğenimle salonda otururken ansızın dışarıdan gelen bir çığlığa, ardından gelen ablamın “Bir şey oldu” bağırışına ve daha sonrasında da feryatlara tanık olduk. Pencereden dışarı çıktığımızda, yerde bir adam yatıyordu. Başından epey bir kan akmış, hareketsizce öyle oracıkta yatıyordu. Hemen ambulansı aradık. Kadının biri “Babam… Babam.” diye ferhatlar içinde etrafta dolaşıyordu. Ne olduğunu anlayamadık. Araba mı çarpmıştı, yoksa yanlışlıkla apartmandan mı düşmüştü, nolmuştu? Etrafa baktık çarpan bir araba var mı diye ama göremedik. Birkaç kişi, nabız var mı diye adamı sort üstü çevirdiler. Biraz zaman geçtikten sonra ambulans geldi. Hemen ardından bir tane daha. Sağlık görevlisi nabzı yokladı fakat iş işten geçmişti. Adam orada can vermişti. Hemen üstünü birkaç gazete kağıdı koydular. Herkes şok geçirdi. Annesi “Damdan atladı” diye bağırıyordu sesi çıkabildiğince. Polisler etrafı kuşattı, savcının ve adli tıptan yetkililerin gelmesini beklediler. Adam resmen orada yatıyordu. İlk defa böyle bir şeye tanık oluyordum ve son zamanlarda aldığım ölüm haberleri beni kötü bir şekilde etkilemişti. Artık biri öldüğünde gözümden yaş akmaya başlıyordu. Uzun bir zaman geçtikten sonra adli tıptan birkaç kişi geldi. Ölen kişinin bedeninin etrafını inceleme yapmak için çevirdiler. Ellerindeki bir cihazla ölçüm yapıyorlardı. İntihar mı etti, yoksa biri tarafından iteklendi mi? Uzun bir süre inceleme yaptılar. Daha sonrasını da takip edemedim.

Gazete haberinde öğrendik nedenini. Yerde “yaşlı” olduğunu sandığımız adam yirmi beş yaşında gencecik biriymiş. Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Maliye okuyormuş ve geçen yıl psikolojik nedenlerden dolayı okula ara vermiş. Bir yıldır Adana’da psikolojik tedavi görmüş fakat tedavinin olumlu bir etkisi olmamış. Televizyon izlerken annesine “Dolaşmaya çıkıyorum” demiş ve ayakkabısını giyip beşinci katında oturdukları apartmanın damına çıkmış. Oradan da kendini boşluğa bırakmış. İşte gencecik bir hayat ve belki de onunla süre gelecek olan hayatlar birden yokoluverdi. Neler yaşıyor insanlar, nelere katlanılıyor, nelerden vazgeçiliyor. Üzerimizde büyük bir etki bıraktı bugün.

Yaşamak, herşeye rağmen güzel.

Eylül

17 Eylül 2013

5 yıl önceki durumumu hatırlıyorum. Yeni bir hayata başlıyorken kafamdaki her şeyi bir kenara atmış halde bulmuştum kendimi. Okul arkadaşlarımı unutmuş, tamamen o yıl karşıma çıkacak insanlara odaklıyordum kendimi. Bambaşka bir çevre edinmiştim kendime. Kendi kabuğumu kırıp adını bile bilmediğim yerlere gidiyordum. Başkaları için pek büyük olmayan, benim için pik yapan bir dönemdi bu.

Etkileyiciydi, şaşırtıcıydı, kırıcıydı, acımasızdı, eğlenceliydi.

Bütün duyguları bir arada yaşadığım hiçbir dönem olmamıştı hayatımda. O yıl, geçmişe dönüp baktığımda, gözlerimin kapalı olduğunu ve görmeyi istemediğim şeyleri görmemeye çalıştığımı farkettim. İnsanlarla olan ilişkilerimin nasıl bozulabileceğini, ortam ve ortak arkadaşlar olmadan kendi kendi çabamla bir kişi ile arkadaş olamayacağımı anladım. Üç aylık bir mevsim vardı ki, beni bir yerden alıp başka bir yere fırlatan, düştüğüm yerde gözlerimin açılmasına neden olan, görmeye başladıktan sonra da yalnızlığımın nelere mal olacağını anlamamı sağlayan bir mevsimdi bu.

Etkileyiciydi. Şehri yeni yeni tanımaya başlıyordum. Yeni arkadaşlarım olmuştu ve onlarla gerçekten de eğleniyordum. Hiç unutulmayacak anlarımız oldu. Koridor sohbetlerimiz, dersin bitmesini istememize; derste yapılan espriler de tenefüslerin ortadan kalkmasını istememize neden oluyordu. Anlatması bile karışık bir durumdu işte. Yaşanılası.

Şaşırtıcıydı. Öyle insanlar vardı ki, televizyon şovlarında aptal rolü yapan insanların gerçekten de aptal olabilme ihtimalini düşünmemize neden oluyorlardı. Ellerinden geldiğince saçmalamaya, gerektiğinden fazla konuşmaya ve konuşulmaması gereken yerlerde konuşmaya çalışan insanlardı. Beni şaşırtıyorlardı çünkü hayatımda hiç böyle insanlarla karşılaşmamıştım. Bazen kafalarına sıkıp insanlığı bu utançtan kurtarmak istiyordum. Malesef yapamadım, çünkü kendi rızalrıyla çekip gittiler.

Kırıcıydı. Yeni biriyle tanışmaya çalışmak ne kadar garip olabilirdi ki? Diğer arkadaşların tarafından geçici bir süreliğine dışlanmış olmanın yanında bu gayet normal bir durumdu. Büyük sınava aylar kala yabancı bir diziye başlamıştım. Güzel gidiyordu aslında, her şey yerli yerindeydi. Günlük hedeflediğim çalışma saatimi tamamladıktan sonra bilgisayar karşısında bu diziyi izlemeye başlıyordum. Bazen tek bir bölüm yetmiyordu. İki, daha sonra üç bölüm izlemeye başladım. Gecenin geç saatlerine kadar izliyordum. Sabahın kör vaktinde kalkacağımın da farkındaydım tabiki. Beni diziye çeken bir karakter vardı. Tam anlamıyla olmayı istediğim bir kişilikti. Bir sabah, dershanenin kapısından içeri girerken arkadan gördüğüm kumral saçlı bir kafa dikkatimi çekti. Bu kişiyi görmemle hayatım az da olsa değişti. Belki o sabah biraz daha geç gelseydim ve o kişiyi görmeseydim, şuan kafamda o unutulmayan anılar olmazdı. Kendimi daha iyi hisseder, o vakitlerde sınava kendimi daha fazla verebilirdim. Onunla tanışmak için gösterdiğim özeni, kendimi daha da geliştirmekte kullanabilirdim. Saçma sapan şeyler yaparak kendi kişiliğimin incimesine neden oldum. Sonradan pişman olduğum davranışlar sergiledim. Bir çok şey yaşandı ama en kötüsü son dakika atılan iki adet mesajdı: “Artık seninle arkadaş olmak istemiyorum…”

İnsanlarla arkadaş kalmak çaba gerektiriyor. Onlarla sıfırdan bir arkadaşlık kurmak da cesaret, güç, zaman ve kendine güven gerektiriyor. Bunlardan bir tanesi olmadığında, kırılıyoruz.

Acımasızdı. İlginç bir dönemdeydik. Herkes hedefine ulaşmak için bir şeyler çabalamaya çalışırken, duygularını geride bulundurmayı tercih ediyordu. Duygusal açıdan herhangi bir açıklık gösterdiğinde, başkaları tarafından yaralanabilirdin. Ben saklayamadım. Belki de saklamak istemedim. Sonuç olarak ne oldu? Kendime olan saygımı yitirdim.

Eğlenceliydi, ama bir yere kadar.

Bu dönemin beni en çok etkileyen dönem olacağı, aklımın ucundan bile geçmezdi. Nasıl bilebilirdim ki? Saftım, gerçekleri göremez bir durumdaydım önceleri. O zamana kadar beni böylesine yaralayan kimse olmamıştı. Kişinin kendisine olan saygısının ne anlama geldiğini, incindiğinde nasıl hissettirdiğini bilmiyordum. Arkadaşlarımın her zaman, benim için en önemli şey olduğunu düşünüyordum, ta ki zor anlarımda yalnız bırakılana kadar.
Yalnızdım… Hiç olmadığım kadar.

Eylül

15 Eylül 2013

Gece geç saatlere kadar Osman’la konuştuk. Türlü türlü konular hakkında konuştuktan sonra bir ara sevgili muhabbeti geçti. Gecenin dördüydü. Su içmek için içeri gittiğimde Osman da balkona çıkmıştı. Odada göremeyince balkona baktım. Orada, “L” biçimli balkonun orta köşesinde, ayaklarını duvara uzatmış, elinde telefonuyla, öyle boş boş oturuyordu. Ciddi bir derdi olduğunu farketmiştim. Bana ayrıldığı sevgilisinden bahsetti. Kız arkadaşının attığı mesajları ve bu mesajlardan duyduğu rahatsızlığı dile getirdi. Bu konuşmalar Osman’ın özeli olduğu için buraya yazmıyorum.

Arkadaşlarımda nedenini anlayamadığım şöyle bir düşünce var. “Ben aileme yük oluyorum.” Bir insan ailesine nasıl yük olabilir ki? Eninde sonunda bir iş bulup çalışacaksın. Vakti geldiğinde de evlenip yuvanı kuracaksın. Ailen bu süreç içerisinde her zaman yanında olacak. Onlarsız bir şeyler yaptığında kendini bağımsız bir birey gibi hissedeceksin, doğru, fakat bu onların var oldukları gerçeğini de saklayamaz.

Osman’la ilgili olan sohbetimizden sonra konu Emre’ye geldi. Emre’nin yaptığı davranışlar kafamı meşgul ediyordu. Neden böyle davranmaya çalıştığını anlamaya çalışıyordum. Bir yandan anlayışla karşılarken diğer bir yandan da kızgınlığımı dile getiriyordum. Onun hakkında daha fazla bir bilgiye ihtiyacım vardı. Bu yüzden Osman’la ve Berk’le onun bu davranışları hakkında uzunlamasına konuştum. Sonuçta o bizden biriydi. Biz dört kişiydik.

Sabah ilk kalkan Berk ve Can olmuştu. Can’ın sınavı vardı. Abisiyle vedalaştıktan sonra dershaneye gitti. Berk de ortalıkta bir şeyler yapıyordu. Uykulu olduğum için bu anları hayal meyal hatırlıyorum. Osman’ın da bir ara kaltığını gördüm. Berk’e kahvaltı hazırlamada yardımcı olmak için içeri gitti. Daha sonra Emre’yi aradı ve Emre’nin geleceğini söyledi. Bu konuşmalar gerçekleşirken ben hala miskin miskin kanepede yatıyordum. Yarım saat sonra kalktım. Telefonuma kulaklığı taktım ve müziğimi dinlemeye başladım. Tuvalete gitmek için koridordan geçerken yanımdan Emre geçti. Pek aldırmadım, devam ettim. Evde dolaşırken yüzüne bakmamaya çalışıyordum, kızgındım. Berk’ler kahvaltıyı hazırlamıştı, geçip oturduk. Kahvaltımızı yaparken bir yandan Berk iPad ile Youtube’den müzik açıyordu. Bana “Kanka bu senin için.“, “Türkiye’nin en çok izlenen videosu…” diyerek videoları gösteriyor, ben de her zamanki gibi “Öff bu ne ya, ne kadar banal” şeklinde takıldım. “Değiştir şu müziği, bu ne be!” şeklinde de çıkışıyordum bazen. Tabi bunları yapmamın sebebi, ortama biraz renk katmaktı. Bazen ortama muhalefet olacaksın ki sohbetin tadı çıksın. Osman her zamanki gibi ne muhalefet olmaya ne de desteklemeye yelteniyordu. Emre de son zamanlarda bana karşı yaptığı zıtlığı devam ettiriyordu. Ne desem onun tersi bir şey söylemeye çalışıyordu. Tabi sert bir biçimde değil, gıcık olurcasına. Kahvaltıyı yaptıktan sonra Emre her zamanki gibi çekip gitti. İnsan bir “yardıma ihtiyacınız var mı?” diye sorar, ama o da yok işte. Paşalar gibi içeriye geçip oturdu. Çok da önemli değildi bizim için. Alışmıştık bu duruma son birkaç haftadır. Avrupa’da olduğum süre içerisinde çok şey değişmiş olmalı ki bazen arkadaşlarımın neden böyle davrandıklarını bile anlayamaz oldum. Berk’in yola çıkma vakti gelmişti. Bavulunu salondan aldı, kapının ağzına getirdi. Ben ve Osman da çantalarımızı kapının önüne getirdik. Osman’a bugünkü planının ne olduğunu sordum. Daha sonra da “Şu Carrefour’un oradaki outletlere gidelim mi?” dedim. Kapının hemen ağzında sanki ben sadece Osman’la gitmek istiyormuşum gibi bir tavır takındım. Emre de hemen sol tarafımda, bizi dinliyordu. Böyle söylememin amacı, kendisinin az da olsa vazgeçilmez olduğunu düşünmesiydi. Bunu farketmiştik. Buna ters bir hareket yaparsak, kendini sorgulayıp böyle olmadığını farkedebilirdi. Sonuçta bu dört kişiden dördü de normal insanlardı. Hiçbirimiz, bir diğerimize üstün gelmeye hiç ama hiç çalışmamıştık. Böyle bir şeyi düşünemezdik bile. Evden çıktık, apartmanın önünde durduk. Berk’le vedalaşma vakti gelmişti. Osman ve ben, Berk’le vedalaştıktan sonra Emre ile de o gün için vedalaşmayı düşünüyorduk ki birden dönüp arabaya doğru ilerledi. Buna rağmen biz “Görüşürüz” dedik arkasından biraz yüksek sesle. Sonra da Osman’la oradan ayrıldık.

Eylül

13 Eylül 2013

If I run away I’d never have the change to go very far. How could they hear the beating of my heart? When it grows cold the secret that I hide when I grow old. How could they hear, when will they learn, how could they know?

Eylül

12 Eylül 2013

Koştuğum ilk günden beri uzun bir uykum olmuyor. Günlük beş saat uykuyla yetinmek zorunda kalıyorum. Staj süresince yaptığım iş yoğun değil aslında, hatta şu sıralar hiçbir şey yapmıyor gibiyim. Fakat şöyle bir durum var. İş yapmasan bile insan çok iş yapmışcasına gibi yoruluyor. Oturduğumuz anlarda devamlı bir şeyleri öğrenmeye çalışıyor az da olsa kafa patlatıyoruz. Ofisteki mühendislerle geçirdiğim vakit gerçekten eğlenceli. Bazen gülmekten nefes alamadığımız anlar oluyor. Tam alışıyorsun onlara, ayrılmak zorunda kalıyorsun. Herşey güzel giderken birden yok oluyor. Onlar işlerine sen hiç yokmuşsun gibi devam ediyorlar.

Bugün bir ara çok sıkıldığımı farkettim. Gözlerimden uyku akıyor, uyumamaya çalışıyordum. Karın aç olunca, başka şeylerle de ilgilenmek istemedim. Vurdum kafamı kitaba, baktım sadece kitapla olmuyor, üstüne fabrikanın bize verdiği tşörtü örttüm ve tekrar vurdum kafayı. Yarım saat uyumuşum öyle, kitabın üzerinde, zavallı gibi. Hiç alakam yoktur benim masa üzerine kafayı koyup uyumak gibi. Demekki epey bir ağırlık çökmüş ki, devrilmişim bilinçsizce. Bir ara uyandım, kafamı kaldırdım, taşıyamıyor gibi olunca tekrar vurdum kafayı kitaba. Bu kez fazla uyumuşum. Rüya bile görmüştüm, o derece. Bir saat sonra kalkıp arkadaşla yemeğe gittik.

Staj defterini yazmam için başka bir arkadaştan yapılmış olanı almam gerekiyordu. Okuldan bir arkadaşa geçen gün mesaj atmıştım. Hatta aramıştım ama ulaşamamıştım. Tekrar arayayim dedim ama açmadı. Görmemiştir belki diyerekten iyimser bir davranışla bir iki saat sonra tekrar aradım. Bu, onu son arayışımdı. Açmadığını görünce bana bir konuda sinirlenmiş olma olasılığını düşündüm ama sonra fazla umursamadım.

Son günlerde günde sekiz dokuz kilometre yürüyüş ve koşu yapmaya başladım. Ayaklarım ağrımasına rağmen hırs yapmıştım. Amacıma ulaşacaktım. Kafamı dağıtmak için iyi gelecekti. Koşuya evden başlıyor, Turgut Özal Bulvarı’na kadar devam ediyordum. Yeni aldığım ayakkabımın sol ayağımı incittiğine aldırış etmeden devam ediyordum koşmaya. İşin ilginci, koşu bittikten sonra Özal’da oturan arkadaşlarla basketbol oynamaya gidiyorduk. Bendeki salaklık ayrı bir kategoride. Bedenimin acı çekmesine izin veriyormuşum gibi hissediyordum. Hergün ayaklarımda acı olmasına rağmen koymaya devam etmem bunun bir kanıtı, göstergesiydi. Basketboldan sonra yarım saat dinlenip geldiğim istikametten giderek eve varıyordum. Bugün, birlikte basketbol oynadığım arkadaşlardan biri aradı. “Akşam Berk’lere gidiyor musunuz? Basketbol oynayalım.” dedi. “Tamam, zaten ben de Osman’la Berklere gideceğiz bugün” dedim. “Tamam o zaman akşama görüşürüz.” dedi ve kapattı. Bu akşam da bir planım vardı önceki üç gün gibi. İş yerinden çıktıktan sonra servislerin olduğu bölüme geldim. Parmak izi ile çalışan teknolojik kapılarımız var. stajyer olduğum için ben geçerken çalışmadı. Büyük servis aracına bindim, her zaman oturduğum kolduğa, önden beşinci sağ taraf cam kenarına, kuruldum. Kulaklığımı taktım ve diğerlerine nazaran yavaş giden otobüsün kalkmasını bekledim. Salim de arka tarafıma oturdu ve bu kez onunla fazla konuşmadık. Daha doğrusu ben iletişime geçmedim, az da olsa uyumak istiyordum. Evde uyumayı düşündüm bir ara ama bana zaman kaybettireceğini gördüğümden vazgeçtim ve otobüste uyudum. İneceğim yeri kaçırmamak için ara sıra uyanıyordum. İndim, eve doğru yürüdüm. Yine ben yine kafamdan çıkmayan düşüncelerim… Yemeğimi yedim, biraz da olsa dinlendim. Aile toplantısına bile katıldım. Osman’la aynı saatte aynı yerde olmam gerekiyordu. Toplantımız bittikten sonra hemen üstümü değiştirip ayakkabımı giydim. Yanıma para almayı unutuyordum. Masanın üstündeki kağıt beş lirayı ayakkabımın içine koydum. Önceki gün de bunu yapmıştım. Osman aradı ve atar yaptı. Hemen dışarı çıktım ve bulvarın üzerinde yürüdüm. Osman’ı aradığımda kardeşiyle diğer yoldan gittiklerini söyledi. Ben de bunun üstüne atar yaparak, “Siz oradan yürüyün!” dedim. Uzun yolu seçmiştim. Yaklaşık dört kilometreydi koşmam gereken mesafe. Canla başla koştum. Koşunun sonunda sevdiğim insanlarla buluşup basketbol oynayacaktım. Berklerin evlerine yaklaştığımda epey bir yorulmuştum. Oturursam geri kalkamayacağımı biliyordum. Onları aradım ve hazırlanmalarını söyledim. Ben Berklere gelene kadar onlar da hazırlanacak, elimdeki telefonu bırakacak ve hemen basket sahasına gidecektik. Berk’in “Baskete mi gidiyoruz? Haberim yok baskete gideceğimizden.” demesinin üzerine sinirlendim. Apartmandan içeri girdim ve kapının önüne geldiğimde Berk karşımdaydı. “Dört kişiyiz, sen, ben, Osman ve Orhun (kardeşi). Can’a sordum gelmiyecem dedi. Emre de yok.” dedi. Birden aklıma Emre’nin beni arayıp bugün baskete gidelim dediği an geldi. “Aradınız mı?” dedim. “Osman aradı ama gelemeyeceğini, arkadaşlarıyla şuan Adnan Menderes’te olduğunu söyledi” dedi Berk. İşte o an bizim, onun arkadaşları olmadığımız duygusuna kapıldım. Bu tip bir şey bekliyordum ama bu kadar erken olacağını hiç düşünmemiştim. Üzüldüm, kırıldım, sinirlendim. Birine bir yere gitme sözü verip de bu sözü tutamıyorsan, o kişiye en kısa sürede neden gelemediğini anlatman gerekir. Bir ara bizi çantada keklik olarak gördüğünü düşündüm. Belki de hala öyle düşünüyordur. Bu durum, son zamanda yaptığı davranışlarla da birleşince, durum biraz daha netleşiyor. Son yıllarda takıldığı insanların onun üzerinde etkisi çok. İyi yönde geliştiğini gözlerimizle gördük ve bu dördümüzün hoşuna gitti. Psikolojik olarak iyiye gidiyor gibi görünüyordu ama davranışsal olarak pek de öyle değilmiş.

Ben de kulüplerde gezmesini, eğlenmesini, barlarda para harcamasını biliyorum ama bunun ilelebet olmayacağını, bir müddet sonra sıkıntı yaratacağını biliyorum. Herkes eğlenmek ister, kızlarla takılmak ister, ben hariç. Gelecekte neler olabileceğini görebiliyorum. Arkadaşlarla vakit geçirmenin, onlarla eğlenmenin ne kadar önemli olduğunu ve ileride de bunun ne derece önemli olacağını biliyorum. Eğer kulüplere gidip her gece geç saatlere kadar eğlenen biri olursam, bundan yaklaşık 5 yıl sonra bulunduğum konum, arkadaşlarımın yanı olur. Gece boş beleş kızlarla takılmanın, insanı en az onlar kadar boş yaptığını, kendim için en önemli olan şeyin, arkadaşlarım olduğu gerçeğiyle yüzleştiğimi görürdüm. İşte bunu farkettiğim anda, geriye dönüp yaptığım şeylere bakarak pişman olabilirdim.

Onların yanında olmayı seçtim. En az onlar kadar saf, gerçekçi ve saygı dolu biri olmayı seçtim. Kulüplere gitmektense sıradan bir kafede arka tarafta pek görünmeyen masalarda oturmayı seven insanları seçtim. Kendini farklı göstermiyorlardı. Oldukları gibi görünmeleri, beni onlara çeken bir diğer nedendi.

Arkadaşlarımla geçirdiğim vakti, ailemle geçirdiğim vakte değişmem dediğim günler vardı eskiden. Saçma sapan şeylerle uğraştığımızı bile bile yine de devam ederdim. Başkaları tarafından normal görünmeyen düşüncelere ve davranışlara sahiplerdi ama onları eşsiz ve farklı yapan zaten bunlardı. Benim için değerli olduklarını bilmelerini istemiyorum, hissetmelerini sağlıyorum.

Ağustos

29 Ağustos 2013

Cuma günü Zafer Bayramı’ndan dolayı fabrikada bizden kimse kalmıyor. Resmi tatil olduğu için kafadan üç gün kalıyor bize tatil yapabilmek için. Günlerden perşembedayiz. Akşam üstü, saat beş gibi dişçide randevum var. Randevu için erkenden izin alıp çıkmam gerekiyor. Dünden Deniz’in verdiği iş duruyordu. Zor bir iş değildi fakat biraz uğraştırıyordu. Eski veriler ile yenilerini karşılaştırıyordum. Ekranın bir sağ bir de sol tarafına bakıp duruyordum. Gözlerim haşat olmuştu sağ sol baka baka. Ceyda’nın sınavı vardı, çalışması gerekiyordu. Onun da yapması gereken bir kaç bölümü yaptım ve yemeğe gittik. Fabrikada iki tür yemekhane var. Bir tanesi mavi yakalılar için, diğeri beyaz yakalılar ve üst yönetim için. Stajyer olduğumuz için mavi yakalıların yanında yemek zorundaydık. Öyle bir yer ki, yemekhanenin önündeki banklarda oturan erkekler, yanımda benimle birlikte yemeğe gelen, uygun bir biçimde giyinmiş olan bayan arkadaşım Ceyda’ya bakıyorlardı açık saçık giyinmiş de gelmiş gibi. Onların önünden geçerken bakışları o kadar itici ki beyaz yakalıların neden ayrı yediklerini anlıyor insan. Yemekhaneye girerken de aynı bakışları alıyoruz. Artık o denli alışık hale gelmişiz ki bunun üzerinde espriler yapmaya başladık Ceyda’yla. Yemeğimizi yedilkten sonra bölüme geçtik. Biraz Ali ile konuştuktan sonra kaldığımız yerden devam ettik. Bana kalan yerleri bitirmem gerekiyordu fakat gözlerim dayanamıyordu. Midemde bulantı hissi vardı ama buna rağmen bitirdim. Bu arada Ceyda pazartesi gireceği sınavın dersine çalışıyordu. İşi bitirdiğimde saat üçe geliyordu. Vardiyalardan dolayı saat üç çeyrekte de servis vardı. Servis araçlarının olduğu yerde bekledim. Servislerin vardiyalara göre gidecekleri yerler değiştiği için işimi garantiye almam gerekiyordu. Aksi halde farklı bir yerde inmek zorunda kalabilirdim. Şoförlerden birine sordum “561 plakalı otobüs şoförüne sor” dedi. Otobüsü buldum, bindim ve şoföre “PTT lojmanlarından geçiyor musunuz?” dedim. “PTT lojmanları mı?” dedi. Nasıl yani, soför olmana rağmen ve otobüsünün önünde Mavi Bulvar yazmasına rağmen nasıl olur da orayı bilemezsin diye söylendim içimden. Solumdaki adamın biri de “İlerle de arkadaş geçsin” dedi kaba bir dille. Uzaya insan gönderebildiğimiz bir çağda, insanların beyinlerine hala şu sinyali veremedik. “İnsanlara saygı göster, onlara iyi davran.” En arkaya geçtim, oturdum. Önden bir adam geliyordu. Kel, çok konuşan biriydi. Herkese bir şeyler soruyor, insanları rahatsız ediyordu. İlk defa görmeme rağmen ben bile anlamıştım insanların yüzlerindeki “Defol git başımdam” ifadesini. Kırk – elli yaşına gelmiş ama hala öğrenememiş. Geldi bir de benim yanıma oturdu. Otobüs hareket etti, epey bir yol gittik. Bir yerlere girdi, bilmediğim yerlerden geçti. Kesinlikle benim gideceğim yere gitmiyor gibiydi. Önümde oturan adama sordum, bana oraya daha sonra geçeceğini söyledi. İçimden bir oh çektikten sonra nereden geçeceğini tahmin etmeye çalıştım. Birden bir sokağa girdi, bizim sokaktı burası, içim rahatladı. Kaybolmak dolayı korkmamıştım. Zaman kaybetmekten korkmuştum. Öndeki adamla birlikte indik otobüsten. Eve gittim, hemen üstümü çıkardım ve duşa girdim. Duştan sonra dişçiye yetişmek için hızla çıktım evden. Bir ara Atatürk Caddesi tıkanmıştı saçma sapan bir kaza yüzünden. Otobüsün birinin aynası diğerinin arka tarafına çarpmış ve eğilmiş. Bunun yüzünden trafiği tıkamışlar. Otobüsten indim, dişçinin ofisine vardım. İçeri girdim ve bekledim uzun bir süre. Bekleme süresi içerisinde televizyonu izledim, insanları izledim, saçma gençliğimizin nelerle uğraştığını, nasıl davrandıklarını gözlemledim. Normalde randevum beş buçuktaymış ama ben beşte zannediyordum. yarım saatten fazla bekledim ama kadının yapması gereken sadece teli çıkarıp yenisini yerleştimek ve onu sıkmaktı. On dakika bile sürmedi sanırım. Alttaki dişlerimin tel takılması için yeni bir randevu aldım. Ofisten ayrıldım ve hızlı bir şekilde diş macunu almak için Groseri’ye gittim. Diş macunumu aldım ve otobüse binip eve gittim. Eve geldiğimde çok zaman harcadığımı farkettim. Gitmeden önce annemi aramıştım, bana yiyecek bir şeyler hazırlamış. Onu yedim ve hemen eşyalarımı ayarlamaya çalıştım. Bütün işim bittiğimde saat yediye geliyordu. Normalde o saatte Osman’larda olmam gerekiyordu. Emre, Berk’i aldıktan sonra Osman’ın evine gidecekti ve oradan ikimizi alıp otobandan çıkacaktık. Otobüse bindim, Osman’a otobüse bindiğimi söyledim. Onlar da kendilerini ona göre ayarlayıp aşağı inceklerdi. Otobüsten indim ve hemen karşımda duruyorlardı. Arabaya atladık ve yola koyulduk. Otobana gitmeden önce Migros’a girdik. Yolda yiyecek bir şeyler aldık. Bagajdan bilgisayarımı aldım, yolda açıp bir şeye bakarım diye. Giderken epey bir sohbet ettik. Bir ara bilgisayarı açıp oyun oynadım o küçücük alanda. Müzik dinledik. Niğde’ye vardığımızda karşıma biraz büyük bir şehir bekliyordum. Sandığım kadar büyük olmadığını farkettim çünkü meydan dedikleri yer, sadece bir göbekten oluşuyordu. Groseri’den akşam ve sabah için yiyecek gıdalar aldık. Emre kendi kartından geçirdi, sonra bölüşebilmemiz için. Eve doğru giderken Emre birkaç yer ile ilgili bize birkaç bilgi verdi. Zengin insanların buralarda evlerinin çık olduğundan bahsetti. Evlerine vardığımızda etraf zifiri karanlıktı. Neredeyse hiçbir yer görünmüyordu. Anca el fenerleriyle anahtarı sokacağımız deliği görebiliyorduk. iPhone’mın flaşını açtım ve o anda heryer ışıl ışıl görünmeye başladı. Arabayı avluya bıraktık ve içindeki eşyaları eve taşıdık. Atıştırmalık bir şeyler de yedikten sonra bizimkiler kart oyunu oynamaya başladılar. Kart oyunları dört kişi içindir, biz beş kişiydik. Biri oynamayacaktı, o da bendim. Kart oyunu oynamayı sevmem pek. Bana değer katmayan zaman harcanan bir oyun gibi geliyor. Oyunu oynamaya başladıktan birkaç dakika sonra içeriye kitap okumaya gittim. Bir – bir buçuk saat kadar okudum kitabımı. İçeridekiler benim ne yaptığımı merak edip yanıma geldiler birer birer. Oyunları bittikten sonra yatmaya kadar verdiler ve yastık yorgan getirdiler. Osman, Emre ve kamil bir odada, ben ve Berk de yan odada hazırladık yatacağımız yeri. Berk, müzik dinliyordu, ben de kitap okuyordum hala. Kamil geldi, onunla sohbet ettik. Yorgun olduğumdan hemen sızmışım. Hatta dediklerine göre horlamışım. Horlamaktan ve horlayan insanları pek sevmem. Kişinin elinde olmayan bir durum olmasına rağmen. Mışıl mışıl uyumuşum. Bir ara soğuk olmuştu, üzerinde yattığım yorganı üstüme sardım.

Ağustos

26 Ağustos 2013

Dün annemi Youtube’den tatil yerlerinin tanıtım videolarını izlerken gördüm. Birden kendimi tuhaf hissettim çünkü karşımda her zaman çocuklarını düşünen annemin, yapmak istediği tek şeyi düşünürken farketmiştim. O anda aklıma dank etti. Mersinden öteye gidememiş, İstanbul’u bile gezememiş biri duruyordu karşımda. Onu öyle ekrana içli içli bakarken gördüğümde yüreyim dağlandı. Ömrünü bize adayan, hastalığımı kendi suçu sanan, elinden gelen her şeyi yapan ve yaptığı iyiliklerin fazlasını hakeden bir kadındı annem. Bense, bencilliğiyle, tembelliğiyle o kadının yanında duruyordum. Bundan sonra, benim görevim, onun mutlu olmasını sağlamak! Bunun için kendime söz veriyorum.

İlk önce onun mutluluğu…

Ağustos

24 Ağustos 2013

Çoğu zaman kendimi boşta hissediyorum. Üniversite hayatımın bitmesinden ötürü değil bu durum. Polonya’dayken de az da olsa vardı. Kendi üniversitemdeyken hayatımın nasıl gittiğini hatırlamıyorum bile. Seneler birden akıp geçti sanki. İlginç bir durumdayım şuan. Dün izlemiş olduğum bir filmin de etkisindeyim, sersemleşmişim. Ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Bu yaşta geleceğe dair bir planımın olmayışı da beni kahrediyor açıkçası. Hayatı gelişine bırakmak istemiyorum, çünkü kontrolün elimde olması gerekiyor kendimce. Çok karışık duygular içinde hissediyorum kendimi. Bazen birilerine kızarken, bazen de kendime kızarken buluyorum kendimi. Aslında yapmam gereken tek şeyin bir şeye başlamam gerektiğini biliyorum ama başlayamıyorum. Sanırım neden yapamadığımı bulup onları kendimce engellemem gerekiyor. Yavaş yavaş yapmam gereken şeyler çıkıyor ortaya ama biliyorum ki geri gidecekler. Çünkü hep gilip gittiler.

“Bir şeye başlasam sonu gelecek gibi ama…”

Yapılması gereken çok şeyin olduğunu biliyorum ama dünyaya ve Türkiye’ye baktığımda sanki her şey aynıymış da, herkes aynı şeyleri yapıyormuş gibi görünüyor.

Çalışan insanlara bakıyorum. Gün boyunca çalışıyorlar, sabah altıda uyanıp sekizde iş başı yapıyor ve altıda işten ayrılıp yedide evde oluyorlar. Akşam yediden sonra bir insan napabilir ki? Ne yapmak ister daha doğrusu? Ya çok sevdiğin bir kişi ile geçireceksin vaktini, ya da önceden plan yapıp dışarı çıkacaksın arkadaşlarınla. O bile bazen mümkün olmuyor, sonuçta herkesin işten sonra yapmak istedikleri farklı şeyler var. Onlarla bir olup buluşmak zor oluyor. Hadi haftada bir gün bilemedin iki gün dışarı çıktın. Peki geri kalan günler? O günlerde neler yapacaksın? Bu durumda devreye şehrin ne kadar aktif olup olmadığı giriyor. Yaşadığın şehirde bireysel olarak ya da sevdiğin kişiyle gidebileceğin bir faaliyet varsa planlayıp yapabilirsin. Her gün de yapamayacağına göre bir müddet haftanın bazı günleri sıradan olacak ve herkesin yaptığı gibi televizyonda o saçma bulduğun şovları izleyeceksin. Zamanla onları kabul edecek ve izlemekten hoşlanacaktın. İşte sonunda sen de onlardan biri oldun. Hani farklı kalmaktı istediğin? Sıradan biri olmayacaktın sana göre? Üzgünüm ama herkes aynı şeyi düşünüyor. Herkes aslında kendinin sıradan bir insan olmadığını, çok farklı, ilginç olduğunu düşünüyor. Bazıları kendini başkalarından yüksek görmeyi, sokak ağzıyla “cool” olduğunu düşünüyor. Bazıları kendilerini umutsuzluğa ve sevgisizliğe vurmuş bir şekilde arabesk ya da country tarzda müzikler dinleyerek maddi ve manevi açıdan iyi olan insanları düşünüyor. Herkes kendi çevresinde dönüyor kısacası. Hayat aynı… İstediğin kadar kendini geliştir. İstediğin kadar iyi bir işin, iyi bir evin, iyi bir araban olsun, tek ihtiyacın olan şey yanında olmadıkça, eninde sonunda kendini üzecek ve yalnızlıkla baş başa kalacaksın. Olması gerekenin bu olmadığını düşünecek, daha iyilerini hakettiğini düşüneceksin. Belki de bunu düşünürken karşındaki televizyondan yayınlanan haberlerde Suriye’de, Irak’ta, Filistin’de ölen insanları görecek, yine üzüleceksin. Ne kadar şanslı olduğunu, elinde onca şey olmasına rağmen, en önemli şeye – sağlığa ve huzura – sahip olduğunu bilmene rağmen, neden şikayet ettiğini bilmek isteyeceksin. Kendi içinde çok derine inmeden ben sana söyleyeyim. Hepimiz aynıyız. Bunu değiştiremediğimizi anladığımız anda mutluluğa ulaşacağız.

İstediğim tek şey, insanların bilmediği özel bir kuruluşta, insanoğlunun gidişatını değiştirebilecek, büyük olmayan şeyler üzerinde delicesine çalışmak, ona kendimi adamaktı. Aptal gibi görünmek ve kendimi bir şeye adamaktı istediğim. Yanımda, benim gibi olan arkadaşlarımla bir yaşadığım yabancı bir ülkede, bir kafede kahve içip sohbet etmekti istediğim.

Benim, bir bilimadamı olmam gerekiyordu.
İnsanlığa yardım etmem, küçük ama önemli olan o şeyi bulmam gerekiyordu ama,
olamadım.

Ağustos

16 Ağustos 2013

Biraz canım sıkkın biraz. Ne yapacağımı bilemememden kaynaklanıyor. Bir şeyler yapmaya çalışıyorum ama başarılı olamıyorum gibi geliyor. “Başarı birden olacak bir durum değil, zaman ister” gibi özlü sözler geliyor aklıma, yine de bırakıyorum. Bol bol yazı yazmak istiyorum, bildiğim şeyleri paylaşmayı… Sanırım paylaştığım şeylerin okunmasını istiyorum herkesin istediği gibi. Kafam davul gibi olmuş, şişip patlamaya hazır durumda. Rock dinliyor olmam bunun birkaç nedeninden biri olabilir.

Son bir haftadır, staja başladığımdan beri, çalışan insanların hayatlarını nasıl yönettiklerini anlamaya çalışarak geçirdim. Sabah erken bir saatte çık, işe gel, yapılması gerekenleri yerine getir, insanlara hoş görün, yemek ye, işe geri dön, onları bitirmeye çalış derken bir bakmışım saat olmuş altı. Altı buçukta servise bin, evine gidene kadar yedi olsun. Yemek ye, duş al, bilgisayarı aç derken saat olsun dokuz. Dokuzdan sonra ne yapabilirsin ki? Bir şeyler yapabilmek için her güne özel bir plan yapman, bunları arkadaşlarınla paylaşman gerek. Bir de şöyle bir durum var. Arkadaşların sana uymaması – sıkıcı bir durum çıkması, kişisel nedenler, ailevi nedenler vs. – durumunda, dımdızlak ortada kalma olayı ve animelerdeki gibi yüzünün sağ üst kısmında şaşkınlık damlası oluşması. Zor bir durum anlaşılan. Muhtemelen herkes böyle düşünüyor fakat işlerine alıştıktan sonra herşey yoluna giriyor. Artı, para kazanma duygusu…

Aklımda bu tip şeyler dolaşıyor şu sırada. Avrupa’dan gelmek benim için zor oldu. Hala “Ne işim var burada?” diyorum. Önceki yazılarımda da bahsetmiş olabilirim ama odun bir insan olmayı isterdim. Çok odun gördüm, mutluydu. Farkına varmadan belki de öyle ölecekler. Ne var ben de öyle göçsem.

Temmuz

31 Temmuz 2013

Yarın staja başlıyorum. Fabrika ortamında olmanın nasıl bir duygu olduğunu merak ediyorum doğrusu. İnsanlar bir yere giriyor saatlerce çalışıyor, ne oluyor la orada? Merak ediyorum işte. İçimde hiç heyecanın olmaması, hayattan daha fazla zevk alamadığımın bir göstergesi olarak yorumluyorum. Bazen doyumsuz biri gibi görüyorum kendimi. Elimdeki fırsatların bir çoğunu kullanıp az insanın sahip olabileceği şeyleri aldım, pek az kimsenin gidebildiği yerlere gittim. İşte şimdi ulaşmam için elimde bir hedef kalmadı. O yüzden böyle doyumsuzum.

Staja bir gün kaldı. Ne yapacağımı, nasıl geçeceği hakkında en ufak bir fikrim yok. Gün içerisinde yapmam gereken bir iki iş vardı. Üniversiteye gidip erasmus belgelerimi vermem gerekiyordu. Bazılarını verdim fakat geçen sefer hocamın söylediği şeyi, pasaportumu, götürmeyi unuttum. En kilit evrak da oymuş meğer. Babamdan pasaportumu getirmesini istediler. Böylece kesilen hibemin geri kalan miktarını alabilecektim. Neyse.. Okuldan eve geldim ve bir bitki gibi koltukta dikdik oturdum, saatlerimi harcadım ekranın başında. Akşam oldu, ezan okundu. Yemekler yendi, bilgisayarın başına geçildi. E-mailler kontrol edildi, Facebook durumları güncellendi. Bir ara profil profil gezerken bir arkadaşın profiline yüklediği fotoğrafı gördüm. Erasmus ev arkadaşımdı. Roma’da çekildiğimiz bir fotoğrafta benim yüzümü siyah bir dikdörtgenle kapatmış ve bu fotoğrafı profil kapağı yapmış. Şimdi söylemek istediğim çok şey var o herif için ama “adam” bile olamamış bir insan için “adamca” söylenmek istenen sözler fazladır. Nefesimi yormayayım ve günün geri kalanında yaptığım şeyleri anlatayım. Teller canımı yakıyordu dünkü gibi. Canım yanıyor ama yapabileceğim bir şey yok, ağrı kesiciler bir yere kadar. Acıya katlanmak da bir yere kadar ama en azından yanağımın içi tamamen yara olup bu duruma alışana kadar bekleyecektim. Ertesi gün, stajda vermem gereken belgeleri aradım, buldum. Diş fırçamı ve boş kalırsam okurum dediğim kitabımı da çantaya koydum. Blogumda yazımı yazdıktan sonra da sakal tıraşı olmam gerektiğini hatırladım. Banyoya gidip sakal tıraşını hallettim, duş aldıktan sonra dışarı çıkıp saate bir göz attım. İkiye geliyordu. Saat harbi geçti, sabah yedide kalkacaktım. Hemen yatağıma zıpladım ve uyumaya çalıştım. Tak, diye uyumuşum. Rüya bile görmüşüm.

Temmuz

30 Temmuz 2013

Son zamanlarda annemin sırt masajları sayesinde erkenden uyanıp çok geç olmasa da gün ortasına doğru uyanabiliyorum. Uyandım. Uyandım ama zar zor kalkabiliyorum. Uykudan uyanmak, kafayı ansızın bir boruya çarpmak kadar basit ama sancılı bir durum. Biraz oyalandım, odaları dolaştım, e-maillerimi kontrol ettim. Üçe on kala hastanede randevum vardı. Son zamanlarda gözlerimle ilgili biraz sorunum vardı. Göz kızarması, akması falan filan… O kadar çok vakit geçirmişim ki saat neredeyse iki olmuş. Hemen kayvaltılık bir şeyler atıştırdım, üstümü değiştirdim, cüzdanımı, telefonumu, kulaklığı ve en önemlisi kimliğimi kontrol ettikten sonra yola koyuldum. Güneş tam tepedeyken, yürüye yürüye hastaneye vardım. Ülkeye yabancıyım resmen. Neyin nerede olduğunu bilmiyorum. En son taa ne zaman geldiğimi bile hatırlamıyorum. Bir görevliyi gördüm ve hızlı adımlarla yetişmeye çalıştım. Adama göz polikiliniğin nerede olduğunu sordum. Bana umursamaz bir tavırla, “A blokta…” dedi, sanki ben A bloğun nerede olduğunu biliyorum. Söylenmedim ve etrafta gezmeye devam ettim. Biraz yürüdükten sonra gördüm A bloğu. İçeri girdim, tabelalara baka baka ilerledim koridorda. Koridorun sonundaki merdivenin hemen üstünde polikiliniğin ismi yazıyordu. Yukarı çıktım kaydımı yaptırdım, sıramı bekledim. Allah’tan eskisi gibi çok sıra derdi yok. Hemen giriyorsun içeriye. Gözlerimi kontrol ettirdikten sonra doktordan almam gereken ilaçların listesini kaptığım gibi dışarı çıktım. Annemi aradım ve diş telleri için verilmesi gereken parayı bankadan çektik. Atladık otobüse, vardık ofise. Doktorun hastası vardı, biraz bekledik. Beklerken entellektüel katsayımızın artması için birkaç gazeteye göz attık. Bir ara röntgen çekmek için görevlinin biri beni radyasyonlu odaya tıktı. Kafamın etrafında o makine dönerken acaba beyin hücrelerim patlamış mısır gibi kuduruyor mudur diye düşündüm. Birkaç dakika sonra hiçbir şey olmamış gibi annemin yanına oturdum. Hiçbir şey de olmamıştı zaten. İçeriden doktorun yardımcısı geldi ve kibarca “Sizi içeri alabiliriz Caner Bey…” dedi. Kibarlıktan ölmesi hoşuma gitmişti. İçeriye girdik ve hasta koltuğuna oturduk. Hemen senin birkaç fotoğrafını çekmem gerekiyor dedi doktor ve kapının eşiğine geldim. Birkaç tane fotoğraf çekti ve hasta koltuğuna oturduk tekrar. Otururken de ağzımın fotoğrafını çekti defalarca. Napacaktı onca fotoğrafı, söyleseydi önceden, erkenden getirirdim birkaç tane. Hem de Avrupa’da çekilenlerden… Sancılı bir durum olmayacağını biliyordum, internetten izlemiştim. İlk önce dişlerime bir sprey sıktı, daha sonra enjektörle dişlerime mavi bir sıvı sürdü. Biraz bekledik sessizce ve sonrasında operasyon başladı. Aslında yaptığı pek bir şey yoktu beni gıcık eden. Sadece bir ara şu tükrükleri çeken boruyu çekip fırlatacaktım. Braketleri taktıktan sonra ağızımı kapatmaya çalıştım ve o braketleri hissettim. Tanımlanamayan bir duyguydu. Gargara yaptım birkaç kere ve doktor diş teli için hangi rengi istediğimi sordu. Bense artistik bir cevap olan “Benim için estetik önemli değil…” cevabını verdim. Ha? Önemli değil miydi gerçekten de? Evet önemli değildi. Kimin ne dediği umrumda değildi. Zaten ağzımda teller varken sırıtacağımı da düşünmüyordum. Elindeki normal renkteki teli aldı, braketlerden geçirdi, bir şeyler yaptı. Operasyonun sonunda “Hayırlı olsuuun” demeyi unutmadı. Yardımcısı da aynı dileklerde bulundu. Ağzımda yedi sekiz tane braket ve bir tel vardı. Aynaya henüz bakmamıştım fakat dişlerimin önündeki şey iki dudağımın arasında kalan herhangi bir şey gibi hissettiriyordu. Bu telin, bu kadar dişlerden uzak olacağını bilmiyordum. Doktor, son kez neler yemem gerektiğini, dişlerimi nasıl fırçalamam gerektiğini ve hangi diş fırçalarını almam gerektiğini belirtti. Braketlerin ağzıma zarar vermesi durumunda üzerlerine yapıştırabileceğim sakızımsı bir koruyucuyu da verdi. Odadan dışarı çıktık ve yardımcı bir sonraki aya randevu verdi. Annemle ayağımızdaki galoşları çıkardık ve asansöre bindik. Annem, tabi haklı olarak merak ediyordu nasıl doluğunu. Hemen yanıbaşımdaki aynaya da baktım ve durumun o kadar kötü olmadığını farkettim. İlerideki eczaneden de diş fırçalarını aldıktan sonra akşama bizi davet eden teyzemlere gittik.

Tellerim yemek yememde biraz sorun çıkarttı ilk gün. Bunun bir buçuk belki de iki sene boyunca nasıl devam edeceğini merak ediyorum. Umarım her şey yolunda gider.