Eylül

24 Eylül 2014

Bugün yeni bir döneme girmek istiyorum. Şuan aklımı kurcalayan şeyleri bir kenara atıp yapmam gerekenlere odaklanmam gerek. İnsanlardan biraz uzak durmaya, evde kalıp kendimi biraz daha iyi anlamaya çalışmalıyım. Bu arada uzun zamandır içmediğim birayı da buzdolabının bir yerinde depolamalıyım.

Alkol alınca kafam daha iyi çalışıyor.

Eylül

3 Eylül 2014

Birçok şeyden uzağım, kafa dinliyorum. Hava sıcak, denizin tadı hala ağzımda. Güneşin yakan ışınlarından uzak, sandalyeye oturmuş, ayakları balkon demirlerine uzatmış, denizi izliyorum. Kulağımda her zamanki gibi bir çift kulaklık, hüzünlü-sakin parçaların bulunduğu listeyi dinliyorum. Kendimi güvende hissediyorum. Rahatım, keyfim yerinde. Aslında şuan yazdıklarım, yeğenimin huysuzluk çıkarana kadarki geçen zamanda olanlar. Geçen hafta bebek bakıyorduk, bu hafta çocuk. Yeğenim yaklaşık dört yaşında. Annesinden ve babasından uzakta, yıl içerisinde çok az gördüğü annanesi ve dayısıyla birlikte birkaç gün geçiriyor. Onun hakkında yazabileceğim çok şey var ama konuyu burada kapatıyorum.

Kaldığım yerde hemen hemen herkes emekli. Şehir hayatından elini eteğini çekmiş insanlar, gelip burada yazlık sahibi olmuşlar, oh ne ala. Onlara baktıkça biraz kendi geleceğimi düşünüyorum. Nasıl olacak, nerede olacağım, eşim nasıl biri olacak, çocuklarım, ailem… Daha önümde uzun yıllar var fakat kendimi geleceğimi düşünmekten alı koyamıyorum. Anı fazla yaşayamıyorum. Geçmişe bakınca şunu daha net görebiliyorum. Bugüne kadar zamanımı hep daha ileriyi düşünmekle geçirmişim. Her defasında daha da ileri düşünmüşüm, bu böyle gitmiş. “further and further” mantığıyla ilerlemişim.

Çok fazla düşündüğümü söylüyorlar. E düşünürüm tabi, beyin bedava. İnsanlar hakkında da, geleceğim hakkında da, günlük olaylar hakkında da çok düşünüyorum. Bir şeyi yapmadan, özellikle söylemeden önce ortaya çıkacak etkileri düşünerek hareket ediyorum. Bazen eziyet gibi geliyor., kendimi özgür hissetmediğimi farkediyorum. Yoksa ben hayatımı başkalarına göre mi yaşıyorum? Mesela, arkadaşlarım olmadan yapamam diyorum, mümkün olduğunca onların isteklerini ön planda tutuyorum. Peki, kendi isteklerim? Gerçekte ne yapmak istediğimi sorguluyor muyum? Sanırım hayır. O kadar uzun zaman olmuş ki “ne istiyorum” sorusunu sormayalı, resmen unutmuşum kendimi.

Gün geçtikçe hayattan beklentilerim azalıyor. Öyle bir hızda azalıyor ki yarın bir gün biter diye korkuyorum. Yapılacak pek bir şey kalmayınca insanların neler yaptıklarını gayet iyi biliyorum. Onlardan biri olmamak için uğraş içerisindeyim ama lanet olası şu ülkede bu pek de mümkün değil. Hele de insanlarıyla hiç mümkün değil. Standartları olmayan insanların ne tür beklentileri olabilir ki? Kocaman bir sıfır.

Bazı şeyleri kafamdan silmeye başlıyorum. İlk önce insanların yüzleri, daha sonra anıları, en son aşamada da isimleri siliniyor. Örneğin, dershanede tanıştığım bir arkadaşım. O zamanlar o kadar çok etkilenmiştim ki, geriye dönüp baktığımda nasıl o derece etkilendiğimi anlayamıyorum. Düşün, o derece etkilenmeme rağmen, yüzünü hayal meyal hatırlıyor, ismi neydi diye hatırlamaya çalışıyorum (beyin jimnastiği). Şu zamanlarda yaşadığım olayları da olaylarda adı geçen insanları da bu şekilde siliyorum kafamda. Çok uzak değil, yaklaşık dört-beş yılda onlar da kafamdan silinir gider. İnsan aklı sonuçta, yap dersen yapar. Sil dersen siler. Ha, belki biraz zor olur çünkü ortada başka arkadaşlar var, muhtemelen arada sırada isimleri geçer ama sohbet sonunda her şey eskisi gibi olur.

Şuan mükemmel bir şarkı dinliyorum. Dershane zamanımda yaşadığım kötü zamanı birlikte atlattığım kişinin, superhero’mun, Imogen Heap’imin şarkısı: The Walk.

It’s not meant to be like this, not what I planned at all,

I don’t want to feel like this,

No it’s not meant to be like this, it’s just what I don’t need,

Why make me feel like this, it’s definitely all your fault.

Eylül

1 Eylül 2014

Bakalım bugün bizim eksikliğimizi hissedebilecek misin? Eğer hissetmiyorsan ya da hissettirememişsek sorun bizde değil, sende.

Ağustos

22 Ağustos 2014

Kopup ayrılan bir buz dağının üstünde gibiyiz biraz. Değerlerimiz buz dağının görünen yüzü adeta. Suyun biraz altında değerlerimizi koruyan kültürümüz, onun hemen altında da dilimiz yatıyor sanki. Kültürümüz değerlerimizi, dilimiz de kültürümüzü koruyor gibi… Gün geçtikçe erimeye başlıyoruz altan alttan. İlk önce dilimiz yozlaşıyor, sonra kültürümüz unutulup gidiyor. Tükeniyoruz ama hala suyun üstündeyiz.

Altını düşünen kim?

Sözcüklerin bir ağırlığı vardı eskiden. Sözlerin bir değeri vardı, gerçekten. Tutamadın mı utanırdın, yüzün kızarır, konuşamazdın. Şimdi hepsi yavaş yavaş yok oluyor. Geriye ne sözün arkasında duran insanlar kalıyor, ne de tutulamamış sözlerin altında ezilip kalanlar.

Artık her şey ya yapay, ya da yüzeysel.
Ne bir ağırlığı var, ne de gerçekliği.

Temmuz

25 Temmuz 2014

When i die, it’s gonna be my happiest day. By passing away from this shittest world, i’ll hold the pure-clear reality on my hands.

The moment i die, there will be smile on my face.

Temmuz

20 Temmuz 2014

Tanıdığım birçok kişi yabancıymış gibi. Yaşımız ilerledikçe bir şeyler değişiyor, bunu kabul edebiliyorum fakat insanların yüzlerindeki sahte ifadeler gün geçtikçe daha da kalıcı hale geliyor. Belki de onların normal davranışları bana sahte geliyor, bilmiyorum. Arkadaşlarımla birlikteyken bir anda zaman duruyor, evet, resmen duruyor gibi oluyor. O anda insanların yüzlerine bakıyorum. Birbirleriyle olan etkileşimlerini, birbirlerine nasıl baktıklarını gözlemliyor; karşılarındakilerin yüzlerine bakarken düşünebilecekleri şeyleri tahmin etmeye çalışıyorum. Bunu gerçekten de yapıyorum.

İnsanların davranışlarını izlemeye bayılıyorum. Birbirlerine bakarkenki o yüz ifadeleri o an ne düşündüklerini çok iyi yansıtıyor. Tam tamına ne düşündüklerini bilmesem bile konu başlıklarını az çok belli oluyor. Hissettikleri duyguların ismini koyabiliyorum. İnsan davranışları aslında çok basittir. İnsanlar hayatının yaklaşık yüzde atmışını farkında olmadan yaşarlar. Davranışlarının farkında olanlar ise bu oranı epey bir yukarı taşırlar fakat hiçbir zaman bu oran yüzde yüzü bulmaz. Hatta yüzde sekseni bile bulmayabilir. IQ’su belli bir seviyenin üstünde olan insanların bazı şeyleri yaparken normal insanlardan daha çok farkında olarak yaptığı söylenir. Peki ya diğerleri? IQ’su uçuk olmayıp da gerçekten bulunduğu zaman diliminde bir çok şeyin farkında olanlar? İşte onlar kendilerini geliştiren insanlar. Çok farklı kaynaklardan yararlanıp farklı kişilerle irtibata geçerek bilgi üstüne bilgi katanlar. Üst üste gelen bilgi sayesinde de farkındalıklarını artırıyorlar.

Çok zeki biri olduğumu düşünmüyorum ama komşularım zeki olduğumu söylüyorlar (yazan burada kendini övüyor :D) Şaka bir yana aslında zeki diye bir kavram yok benim için. Her insan zekidir fakat farklı konularda öyledir. Sanata aklı basan biri için sanatçılar kendi aralarında “o kişi gerçekten çok zeki” derler. Zeka mı yoksa ilgi alaka mı? Pek bilinmez. Şimdi o konuya hiç girmeyeyim. Beynimle parmaklarım yarıştığı için konunun dışına çıkma gibi bir lüksüm yok malesef. Peki ben nasıl farkediyorum? İzliyorum, sadece izliyorum. Fakat uzun bir süredir izliyorum. Bir masada konusu geçen konuyu baz alarak insanların yüz ifadelerini gözlemliyorum. Ses tonlarını nasıl kullandıklarına dikkat ediyorum. Genelde benim yaşımdakilerin yumuşak sesleri oluyor. Biraz daha çocuksu olduklarını gösteriyor. Yetişkinlerin sesleri ise biraz daha kalın ve çok çıkıyor. Ben de arada bir yerde ortayı bulmaya çalışıyorum. Yeri geliyor biraz çocuksu davranıyorum ve bu durum karşıdaki kişinin olgunluğuna göre değişiyor, yeri geliyor yaşlı bir adam misali kelimeleri üstüne basa basa kart bir sesle söylüyorum. En çok hoşuma giden olay ise el hareketlerimi, yüz mimiklerimi kullanarak sesimi indirip çıkarmam. Bunu yapmanın karşındaki kişiyi etkilediğini düşünüyorum. Konuşulan konu hakkında pek bilgin olmasa bile ses kontrolün ile az bilgin birleştiğinde karşı tarafa iyi göründüğün izlenimini veriyorsun. Tabi hiç bir şey bilmiyorsan susmak en iyisi. Konuştukça battığım durumlar da oldu tabi.

Neyse çok uzattım. Bugün bir arkadaşımın doğum günüydü. Çıkışta kendisiyle biraz konuştum ve her erkeğin olduğu gibi kız arkadaş eksikliğinden yakındı. “Yaş geldi geçiyor” psikolojisine girmiş, üzüldüm. Yolda yürürken kendimi düşündüm ve vardığım nokta:

Sevgilim yok, çünkü arkadaşlarıma tapıyorum.

Temmuz

17 Temmuz 2014

Hala saçma sapan karışık duygular içinde buluyorum kendimi. Ne yaptığımı, ne yapmam gerektiğini bilmiyorum; doğruyu, yanlışı ayırt edemiyorum. Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki devamlı yanında olduğuna inandığın insanlar bile sana bir dünya kadar uzakta belkide. Gözümün içine baktığında “Senin bir derdin var ama…” diyen bile bir arkadaşım yok, sorun bu olabilir. Ya da “hayatım bugün neyin var?” diye soran bir sevgilinin olmayışı da sorunun kaynağı olabilir. Peki benim gerçekten derdim ne? O kadar yazıp çiziyorum burada. Okuyan kimse de mi yok, derdime çare bulan, bulup da söylemeyen? Bu derece mi yalnız sayılırım? Demek ki yakın olduğum kadar uzağım. Yani ortadayım öyle sap gibi.

Harbi soruyorum, benim derdim ne? Herzaman uzağı görmeye çalışmak mı? Büyük düşünmeye çalışmak mı? Büyük düşünürken sığıdakilerle takılmak mı? Sevgilimin olmayışı ya da bütün derdimin anahtarı sayılabilecek tek bir kelimeyi söyleyebileceğim, güvenebileceğim bir dostumun olmayışı mı? Yoksa hepsi mi?

Kafamda deli sorular var, hangi birine cevap bulabileceğim mechul. Hangisinden başlayacağımı bile bilmiyorum ki. Az şey yaşamama rağmen çok yaşamışım izlenimi niye?

Yazıyorum, yazıyorum ama hala çözüm bulamıyorum. Acaba yazarken kilit bir kelime bulup da sorularıma cevap verebilir miyim diye düşünüyorum. Sanırım yok… Cık! Bulamadım. Dur geliyor sanki… Arkadaşlarım? Arkadaşlarım benim için cevap olabilirler mi? Hayır. Olamazlar çünkü yarın bir gün onlar da yanımda olmayacaklar. Evlenecekler, çocukları olacak, o zaman da eskisi gibi arkadaş olabilecek miyiz? Sanmıyorum. Kocası ne der, karısı ne der düşüncelerine bağlı kalıp onlardan uzaklaşamayacağız. Hep böyle gidecek, en sonunda “Neden böyle yapıyorsun?” diyene kadar. İşte o zaman susacağım, bir daha konuşmamak üzere.

Temmuz

11 Temmuz 2014

Kafama oturtmam gereken bazı düşünce sistemleri var. Bunlardan bir tanesi “eylemleri sıraya koymak”. Bu sistemle daha az düşünerek, daha az unutarak, zaman kaybından kurtularak gündelik işlemlerimi halledebilirim. Saçma sapan şu dönemi atlattıktan sonra artık kendime gelebilir ve eski düzenime dönüş yapabilirim. Artık gündelik hayatımda değişen şeyler göreceğim.

Dünün şaşkınlığı üzerimde hala. Nasıl oldu da o dereceye getirebildi, hala hayret ediyorum. İçi o kadar çok dolmuş ki en sonunda patladı bir yanardağ gibi ama doğru zamanda değildi. Artık benim için yavaşça kayboluyorlar. Genele bakınca kendi kendilerini uzaklaştırıyorlar aslında. Çok şey konuştuk ama aralarında en komiği “Kız arkadaşın yok, sen anlayamazsın”dı. Sanki Romeo ve Juliet aşkı yaşıyorlar. Komplike bir hayatları yok, hayet sıradan hayat yaşıyorlar. Bunu söyleyebilmeleri için ortada çok karışık bir durumun olması gerekiyor. Pek çok arkadaşımın sevgili ilişkilerini yakından görme şansım oldu. Onlar sayesinde sevgili olayında biraz temkinli davranıyorum. Önüne çıkan her insanla sevgili olunmayacağını insanlar bilmiyor. Bu güne kadar üç bayan arkadaşımın da bana çıkma teklif ettiğini onlar bilmiyor. Bu benim ayıbım aslında. Peki bunu onlara söyleseydim ne değişecekti? Gerçi aralarından birine söylemiştim bunu. Sohbeti tam olarak hatırlamıyorum ama konusu hala aklımda. Kız arkadaşlarla birlikte olmak. Hatırladığım başka şey ise bunu göğsünü gere gere anlatması. Bir insanla ilişkiye girersin, gayet normal bir durum, fakat bunu egosunu tatmin eder bi biçimde karşı tarafa yansıtılması anormaldir. “Sen sanıyorsun ki ben tek kişiyle beraber oldum” dediğinde benim yüz ifadem koalaların esnerkenki yüz hali gibiydi. Yani? Sanıyordum ki arkadaşlarım bazı şeylerin ötesinde. Demek öyle değilmiş.

Yirmiüç yaş üstü insanların üniversitelerini bitirdiklerinde psikolojilerini etkileyen iki etken vardır. Biri iş bulma, diğeri birlikte yaşlanabileceğin bir eş. İnsanlar bu iki etkeni bir arada yakalamaya çalışırlar. Bir yandan iş ararken diğer yandan eş aramaya koyulurlar. Bunlardan bazıları işi biraz ciddiyetsizliğe vurup eğlenmek için eş ararlar. Ne kadarı doğru bilmiyorum fakat bunun oluşmasındaki en büyük etken hormonlar değildir. Çevre ve arkadaşlar… Çevre ne ise sen o’sun. Arkadaşların ne ise sen o’sun. Şanslı olanlar ya ilk önce işlerini bulurlar sonra eş aramaya ağırlık verirler ya da ilk önce eş bulur sonra iş aramaya ağırlık verirler. Şöyle bir psikoloji de almış başını gidiyor bir bakıma. Çevrede herkes evlendi, herkesin sevgilisi var, benim neden yok? Bu yargıya çok sert bir şekilde bakıyorum çünkü insanlar eş seçerken pek dikkatli olmuyorlar. Dört ay önce tanıştığı insanla evlenen insanlar tanıyorum. Bir hafta içinde tanışıp çıkmaya başlayanlar biliyorum. Bu tam olarak neyin göstergesi? Kusura bakmayın ama siz bir ömür boyunca birlikte yaşayacağınız insanı aramıyorsunuz. Siz, diğerlerinin yaşadığı şeyi yaşamak istiyorsunuz. Çevrenizi örnek alıyorsunuz. Nerede o eski uzun süreli ilişkiler? Çekinmeler, açılamamalar? Bütün ruhu öldürdünüz, farkında değilsiniz.

Bu güne kadar hep şunu uygulamaya çalıştım. Vizyonuna doğru odaklan! Geride kalan her şey boştur çünkü bugün var olan yarın yoktur. Tek bir şey haricinde. Kendin. Sen her zaman var olacaksın, çevredeki her şey değişecek, zaman değişecek, insanlar yaşlanacak, sen aynı kalacaksın. Yeri gelecek herkes etrafında dönecek, yeri gelecek herkesin etrafında döneceksin. Kimseye bağlanmayacaksın, her daim yalnızmış gibi hareket edecek, kimseden iyilik beklemeyeceksin. Ayakta kalmanın, hayatta mutlu kalmanın tek yolu bu.

Mutlu bir hayat yaşamak istiyorsan,
bir amaca bağlan; insanlara ya da eşyalara değil.

Temmuz

6 Temmuz 2014

Özgürlüğümün ilk günü. Saçma sapan şeylere çalışa çalışa kendimi pek yormuşum. Konuşmayı, olgun insanlar gibi davranmayı unutmuşum. Yükselememiş, öyle kalmışım. Basamaktakileri gözümde büyütmüşüm, arkamdan çekip durmuşlar. Kişiliğimden ödün vermişim, başkaları uğruna kafa yormuşum, üzülmüşüm.

Biri varmış, dost demişim, arkadaşmış. Düşünmüşüm, umursamış, üstüne bir de üzülmüşüm. Değer miymiş? Hayır. Olsun demişim, devam etmişim. Saçmalamış, kendimi yanlız hissettirmişim. Bir köşeye çekilmiş, onu izlemişim. Düşüşünde kolundan tutmuş, yükselirken elini bırakmışım. Değer miymiş? Bilmiyorum. Birken iki olmuş. Sevinmiş, ümitlenmiş, tam da her şey yolundayken, düşmüş, düşürülmüş. Ne de olsa elinden biri tutar sanmış, beklemiş. Sadece beklemiş… Ne gelen var, ne giden…

Kimse için üzülmeye değmezmiş ama…
Üzülmüşüm.

Haziran

28 Haziran 2014

Arkadaşımdan kuş almıştım. Yaklaşık iki üç hafta beklemiştim canlı bir şey sahipleneceğim diye. Kuşu aldım, kafese koydum. Başlarda pek alışık değildi, hatta kaçacak köşe arıyordu. Zaman geçtikçe alışmaya başladı. Parmağıma, omuzuma sonra da kafama… Gel dediğimde geliyor, git dediğimde gitmiyordu. Resmen arkadaşım olmuştu. Bir kuştan bahsediyorum. Düşündüğünü hemen unutan bir canlıdan. Günler geçti, geceler uzadı. Sıkılmıştık birbirimizden. Belki de yeni bir arkadaş ikimize de iyi gelebilirdi. Bir gün karar verip başka bir kuş aldım. Aynı kafese koyamazdım, eskiye zarar verebilirdi. Eski olan o kadar çok heyecanlandı ki, evin dört köşesini beş saniyede katederek heyecanını gösterdi. Üç canlıydık, eğleniyorduk ara sıra ama geceler kısaldıkça günle uzuyor, sıkılıyorduk. Acaba yeni bir arkadaş olsa nasıl olurdu? Eski’ye eş aldık. Yine heyecanlandı, oradan oraya kanat çırptı, ilk önce aynaya sonra da cama çarparak durabildi. Yeni de etrafı tanımaya çalışıyordu. Kısa sürede birbirine alıştılar. Hatta iyi bir eş oldular. Aradan üç hafta geçti. Rüzgarlı havanın pencereyi aralamasıyla Yeni uçup gitti. Eski hala yerinde duruyordu. Halbuki o da kaçıp gidebilirdi ama gitmedi. Pencere açık olmasına rağmen kafesine girip öylece bekledi. Günler geçti, geceler hala kısa. Yeni bir arkadaş almaya karar verdim. Bu kez ikinci olanla aynı türden olacaktı. Eve getirdim, aynı kafese koydum. Biraz uyumlu gibilerdi, alışırlar heralde… O gün bu gündür dört canlıyız evde. Hala Eski’nin o günkü heyecanlı uçuşunu hatırlıyorum. Ne de mutlu görünüyordu. Yalnız değildi, yanında başka bir arkadaş vardı, ben vardım ama yetmedi. Şuan kafesinde aynadaki yansımasını izliyor. Eskiden ne güzel uçardı etrafa, kafeste duramazdı, beni dışarı fırlatın derdi davranışlarıyla. Peki şimdi? Küçücük kafesinde yalnızlığını yaşıyor. Ne özgür ne de mutlu…

Kendimden bahsediyorum iki saattir, farketmedin. Nereden bileceksin ki bir aklın içinde tıkanıp kaldığımı. Düşüncelerim var, duygularım var dışarı çıkmak için aklımı cırmalayan… Tutuyorum. Nereden bileceksin ki?

Yorgunum… Artık yoruldum kendimi tutmaktan… Sıkıldım hayattan, hayatta kalmaktan, kalmaya çalışmaktan… Bu hayat zormuş, anladım.

Benim üç küçük kuşum var.
İkisi çift birisi tek.
İkisi beraber, biri yalnız.

Mayıs

26 Mayıs 2014

Bugün kayda değer pek bir şey yok. Yeni keşfettiğim siteyi medium.com’u deniyorum. İngilizce bir yazı yazdım fakat pek beğenmedim. İngilizce essay nasıl yazılır bilmem gerekiyor. Yazın üzerine düşmem gerek.

Mayıs

10 Mayıs 2014

Resmen nazar değdi. Uzun zamandır ders çalışamıyorum. Çoook uzun zamandır… Nazara inanmazdım da son zamanlardan sonra inanır olmaya başladım. İnsanların bakışları, sanki milyonermişim gibi, alıp veremedikleri saçma sapan şeyler var. Ne tür insanlarla karşı karşıyayım bir bilseler. Gereksiz sohbetler mi dersin, basit espriler mi dersin, gereksiz laf sokmaya çalışmalar mı… Hayatım basit, büyük düşünemeyen insanların yanında dura dura sıradanlaşıyor. Kendimi soyutlamam gerekiyor fakat Adana gibi bir yerde düşüncelerime paralel olan insan profili bulmak çok zor. Basit bir duruş sergiliyorum insanların karşısında. İçimde ne büyük düşünceler, fikirler, yaklaşımlar var; gözbebeğimden içeri baksalar bile göremezler onları.

İnsanlar çok basit şekilde yaşıyorlar. Aslında hemen hemen hepsi böyle; zengini orta hallisi fakiri. Herkes bir şeyin peşinden koşuyor, tutmaya çalışıyor. Yaşlılardan başka kimse anlamıyor zamanın nasıl hızlı geçtiğini.

Parası olan insanları gözlemliyorum şu sıralar. Düşünsene, birçok istediğin şeyi alma imkanın var ve bu insanı nasıl rahat hissettiriyor. Ellerde poşetler dolusu eşyalar, altlarda arabalar, üstlerde şık elbiseler, yüzlerde son moda gözlükler… Nereye gidiyorsun, ne yapıyorsun? Her şeye ulaşabiliyorsun, neleri konuşuyorsun? Kimlerle takılıyor, nerelerde sabahlıyorsun? Son olarak, tünelin sonunu görebiliyor musun? Yaşlandığının farkında mısın? Yıllanmıyorsun, yaşlanıyorsun. Er ya da geç yüzün de yerçekimine boyun eğecek, sırtın ağrıyacak, yavaş yürümeye başlayacaksın. En kötüsü de artık çizgilere basmadan yürümeye özen göstermeyeceksin. Bir kez geliyoruz şu dünyaya.

Akşam 7 gibi dışarı çıkmayı düşünüyordum. Dışarıdan gelen o yaz seslerine dayanamayıp atmak istiyordum kendimi dışarı. Yeni aldığım pantolonu ve yeni sayılan tşörtümü giyip güzel güzel yürüyecektim Barajyolu’na doğru. Saçlarım pek iyi durmuyordu, duşa girmeden önce “neden saçımı kesip öyle gitmiyorum” dedim. Saçlarımı kestiğimde kafam daha hafif hissediyordum. Şu şampuan reklamlarında kafalarını bir oraya bir buraya sallayan abiler ablalar gibi hissediyordum kendimi. Makineyi aldım saçlarımı kesmeye başladım. Annem de içeride misafirliğe gelen komşuyla konuşuyordu. Ensemi alamadığım için annemden yardım istiyordum genelde. Gittim çağırdım, geldi, ensemi aldı. Tam tepemde kesilmemiş saçlar vardı, makineyi aldım ve kesmeye çalıştım. Annem de bana yardım ediyordu. Ensem ile sırt kısmını da almasını istedim ve makinenin ucundaki uzunluk aparatını çıkarttım. Annem makineyi tuttuğu gibi başka bir yeri kesti. Makinenin ucunda uzun kesmesini sağlayan aparatın olmadığını görmeden, bilmeyerek saçımı sıfırdan kesti. Kestikten sonra anladı tabiki. Bu kadar saçma bir hatayı yaptı çünkü hiç dikkatli değildi. Her zaman kendi bildiğini yapardı annem. Sen istediğin kadar şey söyle yine de kendi bildiğini yapar annem. Benim saç gitti. Çok sinirlendim çünkü çok basit ama büyük bir hataydı. Çok pis sinirlendim. Bağırdım, çağırdım. Dışarı çıktı. Saçımı yıkadım. Hala çok sinirliyim. Sanırım bir iki hafta boyunca hiç dışarı çıkmayacam annemin sayesinde. Bu kadar basit bir hata yapılamaz. Bugün anladım ki, anne, baba, hiç farketmez. Kendi işini kendin yapacaksın. Dimdik durup kendi başının çaresine bakacaksın. Sanki onlar hiç yokmuş gibi, sanki başka bir ülkede yaşıyormuşsun gibi, sanki evlenmişsin de evine bakıyormuşsun gibi hareket etmem gerekiyor.

Bundan sonra bu tip işlerde kimseye güvenim kalmadı.
Artık yalnız sayılırım.

Nisan

25 Nisan 2014

Kafamda çok fazla düşünce var. Sınav yaklaşıyor, sonuç belli aslında. Son çırpınışları yapıyorum. Adam gibi çalışmadığım bir sınava giriceğim ve bu sınav yüzünden yıl içerisinde saçma sapan zamanlarım oldu. Evde kaldım, arkadaşlardan uzakta kaldım, insanlara ters düştüm. Bazı şeyler değişiyor ama kötü yönde. Kendimi toparlamam gerek. Radikal kararlar almam gerek ama insanın ne zaman ne yapacağı belli olmuyor. Olsa bile dış faktörler yüzünden uygulayamıyorum. Yazılarımda bazen konudan konuya atlıyor, her cümlede başka şeylerden bahsediyorum. Kafamda çok fazla düşünce var.

Geride bıraktığım şeyleri özlüyorum.
Geçen seneden bıraktığım hatta son günler bıraktığım şeyleri…
Yanlış yere mi düştüm ben?

Mart

11 Mart 2014

Hayatımda almadığım kadar tepkiyi aldım bugün. “Beni tanıyor galiba” dediğim insanlardan beklenmedik tepkiler geldi. Bugün masum bir çocuk hayatını kaybetti. Nedeni Gezi Parkı Olayları’nda ekmek almaya giderken polisin açtığı gaz fişeğiyle ölmesiydi. Allah rahmet eylesin, ölümü herkesi yasa boğdu fakat aklıma sorular takılıyor.

Birincisi: Madem ortada bir eylem var ve polisler var, neden bir insan elini kolunu sallaya sallaya ekmek almaya gider?

İkincisi: Ekmek almaya gidiyor olsun (görgü tanıkları yok) Neden polisin, arbedenin olduğu bir yerden ekmek alıyor? Siz polislerle eylemciler arasında, tam ortasında ekmek almaya gider misiniz?

Bu iki soruya dayanarak, “Ekmek almaya giderken vuruldu” düşüncesine inanmıyorum. Ha, gerçekse kanıtlar nerde? Gezi Parkı’nda yaşlısı çocuğu eyleme katıldı. Bundan doğal bir hak yok. Her gün, isterse 365 gün eylem yapsın (365 günDÜR eylem yapsın demiyorum). Gelsin eylemini yapsın insan gibi, geri gitsin evine. Gelsin tekrar yapsın eylemini, basın mensuplarını çağırsın, konuşsun. Ama iki üç gün boyunca bir yeri işgal ederek eylem yapmasın kimse. “Gidersek ağaçları kesecekler” diyorlar. Ya sen gitsen de gitmesen de eninde sonunda eğer bir karar varsa kesecekler o ağaçları. Tamam, biz de ağaçların kesilmesini istemiyoruz, her yer yeşillik olsun istiyoruz – ki bunu benden çok kimse isteyemez –  ama istemenin de bir adabı var. Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan herkes aynı haklara sahip değil mi? Peki neden bazı insanlar günlerce eylem yapabiliyor da bazıları sadece bir gün içinde eylem yapabiliyor? Bu kanuna aykırı.

Mart

4 Mart 2014

Yazıya başlamadan önce omuz silktim resmen, bilinçsizce yaptım. Şuan neden böyle bir şey yaptığımı bilmiyorum, ama gülüyorum ne kadar belli edemesem de. Muzik dinliyorum şuan. Günün belli kısımlarında burada sana yazmak istiyorum. Önceki yazılarımı okuduğunu biliyorum. Şuana kadar kimse yokmuş gibi yazıyordum, arkamı dönmüş, arkamdayken. Bugün hayatımda değişen birşeyin olmadığını farkettim. Uyandım ve pencereden baktım. “Bu ne lan? Dünün aynısı.” Aynı binalar, aynı hava, aynı araba markaları. İçindeki insanların don renkleri bile aynı, süt beyazı. Neden beyaz değil de süt beyazı? Çünkü ben süt beyazıbı seviyorum. Dünyada hiçbir şey gerçek beyaz değil. Beyaza en yakın süt beyazı. (Bana yumurta beyazıyla, rakıyla gelme, yalvarırım) Spotify dinliyorum. Güzel parçalar var burada, çok saçmalar ama sevdim öyle oluşlarını. Pişşt, orda mısın? Şuan uzanmış, telefondan yazıyorum, gece saat bir onbeş. Telefonumun ışığı etrafı aydınlatıyor, perdenin arkasından ışık geliyor.

Kafam benim kafam benim, içindeki sorular benim. Düşünsene, başka bir ülkede, başka bir şablonla dünyaya geldiğini. Ailenin farklı insanlar olduğunu, renginin siyah olduğunu. Şuan kendi halinden o kadar yakınıyorsun ki sihay olduğunda nasıl biri olacağını bile bilmiyorsun. Bilmesen bile bu seni her halikarda korkutuyor, değil mi? Aslında dünyadaki en iyi en uygun formda, senin için en insanlar seçildi. Senin seçmene bile gerek kalmadı, onlar zaten biliyorlardı. Çektiler, koydular seni dar bir alana, dünyaya indiğin ilk kapsüle. Kapsülden çıktın, çıkar çıkmaz insan ağlar mı? Sanki içerde çok mutluydun. Dönüp durup hu anı bekliyordun, hatta sabırsızlanıyordun. Neyse, çıktın içte. Emekledin, yürümeye başladın. Koştun, düştün, kalktın. İlk bisikletini sürdün. Şanslıydın, patenlerin vardı, kimsede yokken. Bi baktın ki ilkokulu bitirmişsin. Bilgisayar diye birşey yapmışlar. İçine de oyun koymuşlar. Sokağa inmene gerek kalmasın diye. Tam da annelere göre birşeydi aslında. Çocukları gözlerinin önünde büyüyecekti. İnternet kafeleri dolaştın sohbet etmek için. Halbuki mahallede buluşuyordunuz önceden. Ne oldu da uzaklaştınız, bir kutuyla yazışmaya başladınız? Ne bir ruh vardı, ne bir his. İnternet garip şey, evet garip. Liseye başladın yepyeni arkadaşların oldu. Zaman çok çabuk geçiyordu saçma sapan işlerle uğraşmış olsan bile. Bir bakmışsın üniversiteye girmişsin. Hala ergensin, unutma. Yavaş yavaş ortam yapıyorsun, arkadaşlarına “kanka” demeyi bir kenara bırakıyorsun. Artık birey oluyorsun. Mezun oluyorsun hemencecik. Ohh bee okul bitti anasını… Bitti de noldu? Hiçbir şey. Hayat daha yeni başlıyor demek isterdim ama o bi defa olur. İş, eş, ev, çocuk, torun derken bir bakmışsın yoksun.

Mart

2 Mart 2014

Bu aralar yeni yeni ders çalışmaya başladım. Adam akıllı ders çalışamıyordum, içimde bir istek yoktu. Yavaş yavaş tempomu artırmaya başlayacağım. Gerçekten zor bir süreç fakat nasıl üstesinden çıkacağımı az çok biliyorum. Bunu biliyorum fakat zamanın yeteceğinden emin değilim. Son zamanlara çok sıkışabilir, üzerimde stres yaratabilir diye korkuyorum. Kafamı az çok toparladım. Bir de evde ders çalışabilmeyi becerebilsem… Ne zaman masaya otursam mutlaka bana engel olan bir şey oluyor. Doğum günleri, akşam yemekleri, arkadaş istekleri çalışmamı engelliyor. Ne zaman dışarı çıkmam gerekse isteksiz olarak çıkıyorum – bazıları hariç. Uzun durduğum zamanlar, birlikte olduğum insanlarla vaktin ne kadar iyi geçtiğini gösteriyor. Gerçeği söylemek gerekirse, kısa durduğum zamanlar diye bir şey yok. Genelde çıktığım zaman hep uzun kalıyorum, arkadaşlarımı seviyorum. Onlarla vakit geçirmeyi seviyorum. Bir kafede oturup bir yandan kahve içip diğer yandan sohbet edip arada sırada da telefonuma bakmayı seviyorum. Bunlar hoş zamanlar. Fakat bunların şuan için benim işime yarayan bir tarafı yok. O yüzden bu tip istekleri yarıda kesip yaptığım işime odaklanmalıyım. Ne kadar çok odaklanırsam o kadar çok ilerlerim. Ne kadar çok tekrarlı çalışma o kadar çok başarı. Bu hafta ikinci sınavlar var ve ben yine düşük puan alacağım – boring. Şimdi ara verdiğim için bu yazıyı yazdım, derse geri dönmem gerekiyor.

Öyle bir yarışa girdim ki… 

Şubat

21 Şubat 2014

Birşeyleri atlıyorum. Geri dönüp baktığımda “bugünkü kafam olsa” diyeceğim çok an olacak… Farkında değilim yaşadıklarımın, zaman akıp giderken dur diyemedim ki farkedeyim, olmaz diyeyim. Hep devam ettik hiç soluk almadan. Üzüldüğümde hiç ilerlemedi, mutluluğumda durmadın zaman. Hep öyle değil miydin, bize karşı gelmez miydin, sevdiklerimizi almaz mıydın bizden, zaman? Alıp götürmez miydin sorgusuz sualsiz, farkettirmeden? Bizi ağlatmaz mıydın? Ağlatmayacak mısın? Sevdiklerimizi almayacak mısın, tekrar? Kayıp gitmeyecek mi onlar da?

Beni ben yapan insanlardan ayrılmak istemiyorum; değişmelerini, gitmelerini istemiyorum.
Yine cüret edeceksin, tutup kollarından götüreceksin… Geride beni bırakarak, üzülmemi istercesine…
Üzeceksin, hem de çok. Sevdiklerimi elimden aldın, yine alacaksın…

Şubat

16 Şubat 2014

Gece erken uyudum. Bir buçuk falandı yattığımda. Sabah on gibi kalkarim diye alarmı kurmuştum fakat kalkamadım. Hala kalkamıyorum, anlamıyorum nedenini. Aslında biliyorum neden öyle olduğunu da bilmemezlikten geliyorum. Planlı gitmiyorum. Plan yapmadan çalışmam, hatta çoğu kez denemişimdir plan yapmayı ama hiç birine tam anlamıyla uyamadım. Plansızlığım beni kötüye götürüyor. Ders çalışamıyorum. Bugün bir arkadaşın doğum günü var. Normalde dündü ama bugün kutlayacaklarını söylemişlerdi, beni de davet ettiler. Burkay’la birlikte gidecektik yemeğe, Gökhan da bizi alacaktı. Yemekten önce evde olanlar beni etkiledi. Konu, kuş. Evet, muhabbet kuşum bugünkü konum oldu. Onu rahat uçabilmesi için salona koymuş annemler. Ben de salonda çalışayim dedim, bir önceki gün orada güzelce çalışabilmiştim. Kuş arada sırada omuzuma konuyor, seviyordum. Hoşuma da gidiyordu fakat onun yüzünden vakit kaybediyor, ders çalışamıyordum. Birkaç kere omuzuma kondu, etrafta uçuştu ve durmadan yanıma geldi. Ders çalışamadım. Kafesine koymak için masanın üzerindeki dantel kare şeklindeki örtüyü aldım ve onu yakalamaya çalıştım. Yakalamak istediğimi daha o örtüyü elime alınca anlayan kuş, bir pencereden diğerine uçmaya başladı. Ben konduğu pencereye gittikçe o başkasına gidiyor, gittiği pencereye gidince de eski pencereye gidiyordu. Böyle yapınca genelde sonuç onun adına kötü oluyordu, ben sinirleniyordum, olan ona oluyordu. Annemin balkona çamaşır asmak için önceden getirdiği seleyi kullandım. Amacım seleyi kafes olarak kullanım onu daha kolay yakalamaktı. Birkaç kere yakalıyor gibi oldum ama hep kaçmayı başardı. Pencerelerden sonra annemin büyük bir bitkisi var, ona konuyordu. En son tam yakaladım dedim ve gerçekten de yakaladım. Kaçacaktı az kalsın ama seleyi hemen bitkiden kurtarıp yere kapattım. Kuşu elimle yakalayıp kafesine koyacaktım. Sadece bunu yapacaktım, evet, ama tam elimle yakalayacakken kaçmaya çalıştı ve ben yanlışlıkla seleyı hafif kaldırdım ve kafası az birşey seleye çarptı. Birden saçma sapan yürümeye başladı ve kafasını çevirdi. Burun kısmındsn kan gelmişti. Sele yüzünden burnu kanamıştı. Bunun olmasına ben sebep olmuştum. Beni seviyordu, sadece kafese girmek istemiyordu ama ben zorla kafese sokmak istedim. Benim yüzümden oldu, elimi yumruk yaptım ve yere bir yumruk attım. Evet, bu benim suçumdu. O anda, sevdiğim insanlara, şeylere zarar verdiğimi farkettim. Zarar veriyordum, dolaylı ya da dolaysız. Kuş da benim yüzümden bu hala gelmişti. Hemen burnunu yıkamak için çeşmenin başına gittim. Gagasınin üzerine su tuttum, biraz ıslandı vücudu. O kadar ıslanmışken yıkayım dedim ve hayvanı yıkadım. Suyun soğuk olduğunu unutmuşum, o soğuk, aslında ılıktı, suda hayvan daha da kötü oldu. Üşüdü, çırpındı. Hemen havluyla nazik bir biçimde sardım ve kuruladım. Fön makinesini de aldım yanıma, odama geçtim. Kurutmaya başladım. Burnunun kanla tıkalı olduğunu farkettim, kurumuştu ama. Tüyleri de kuruyunca salondaki kafese koydum. Kafesi de alıp masanın üzerine koydum. Öyle duruyordu hafiften titreyerek. Ben de test çözmeye çalışıyordum. Kafeste olmasına gönlüm razı olmadı, ne de olsa bütün bunlar hep benim onu kafese koyma isteğimle başlamıştı. Bıraktım ve bitkinin üzerine uçtu. Ben de hazırlanıp dışarı çıktım.

Özür dilerim.

Şubat

1 Şubat 2014

Zaman çok hızlı geçiyor. Daha dün gibi yaşıyorum Berlin’de bavulumu metroda çekiştirirkenki rezilliğimi. Mutluydum Polonya’da, Avrupa’da, burada olmamalıydım kesinlikle. Kimsenin bana karışmadığı, saçma sapan davransam bile hoşgörüyle karşılanılan ben, yaşadığım topraklarda bu kadar rahat değilim. Türkçe benim dilim değilmiş gibi geliyor bazen. İngilizce konuşmak istiyorum bilen biriyle. Hatta öyle anlar oluyor ki Türkçe konuştuğumda araya ingilizce kelimeler serpiştiriyor, arkadaşlarım tarafından uyarılıyorum. Olmam gereken topraklarda değil gibi hissediyorum. Nerede o saygı, sessiz sakin sokaklar, kırmızıda duran arabalar, zamanında gelen tramvaylar, otobüsler, kaldırımlar…

Günlerim çok sıkıcı geçiyor. Boş boşuna zaman harcamışçasına suçluyorum kendimi. Tamam, zaman harcıyorum, o zaman mantıklı bir biçimde harcamalıyım diyorum kendime. Stratejik düşünmem gerekiyor, beni ben yapan planlarım.

Ders çalışmam gerekiyor ama istediğim gibi çalışamıyorum. Bir yandan sosyal medyadaki bütün haberleri okuyasım geliyor, diğer yandan da geleceğini düşün, garanti iş bu düşüncesi geliyor. İki arada sıkışmış hissediyorum. Son zamanlarda zaten arkadaş olarak bir eksiğim var. Tam anlamıyla kendime uygun gördüğüm birini bulamadım. (zaten hiç bulamamıştım, “kimseyi beğenmeyen ben” mükemmelim ya!) Yine de bir kaç arkadaşım var, samimiyetine güvendiğim.

Bugün bir albüm buldum, içinden bir parça dinledim, müthiş. Şuan yazarken bile onu dinliyorum. Beni bulunduğum yerden alıp başka bir yere, ait olduğum bir yere götürüyor gibi.

Yarın çok çalışmam gerekiyor fakat tam olarak neye çalışacağımı bile bilmiyorum. Birşeylere çalışıyorum ama yararlı olduğundan emin değilim. Planımı yaptım ama ne kadar yararlı olacak bilmiyorum. İleriki konulara çalışacam, beni ileriye götürüyormuş hissini yakalıyorum.