Açılan Kategori

2015

Eylül

27 Eylül 2015

Perşembe günü Kurban Bayramı vardı. Sabahın kör saati olan altıda uyandık, bayramlıklarımızı (kamuflaj) giyip kahvaltıya geçtik. İçtimamızı aldık, tören alanına doğru, uygun adımla yürüdük. Örnek bir bölüğüz, lütfen. Tören alanındaki yerimizi aldıktan sonra birbirimizle bayramlaştık, sarıldık, koklaştık. Bulunduğumuz yerin tam önüne – çimlerde sıralanmıştık – bir masa, üzerinde kolonya ve çeker tabağı vardı. Tugay komutanı geldiğinde iyi saki çekilebilmesi için uygun bir ortam hazırlanmıştı. Askerlerin arasından komutanla bayramlaşmak için bir er, onbaşı ve çavuş seçildi. Çavuş, flamayı tutan arkadaştı. O gidince flamayı benim elime tutuşturdu. Flamadan anlayan başka biri vardı, ona seslendiğimde pek de oralı olmadı, bildiğin kaçtı. Neyse, beş metre ötedeki flamacı ne yaparsa ben de aynısını yapacaktım. Göz ucuyla hep onu takip ettim. Komutan geldi, bizim komutanlar da yanımda duruyordu. Bir iki hata yaptık, flamayı kaldırırken. Yeniydim, yapabileceğim bir şey yok. Bu zamana kadar verselerdi elimize flamayı, öğrenirdik nasıl tutulması gerektiğini. Tugay komutanı sırayla komutanların ellerini sıkarak bayramlaştı. Tabi bu arada flamanın dik olması gerekiyormuş, ben yine yanlış yaptım. Kafam diğer taraftaki flamacılardaydı. Onlar yatay halde tutuyorlardı, benim bir yanımdaki hariç. Yatay halde olanlara inanarak ben de yatay tuttum. Bölük komutanı, hazır ola geç deyince ben de flamayı dik hale getirdim. Tugay komutanı gelip geçti, komutanlar bizimle bayramlaşmaya başladılar. Hata yapıp yapmamak çok da umurumda değildi açıkçası, tören de zaten çok önemli değildi. Komutanlar bizimle de bayramlaştıktan sonra bölüğe gittik. Hazır kıta olduğumuz için kamuflajları çıkarmadık, aşağıya inip oturduk.

Bayramın ikinci gününde çarşıdaydık. Her zamanki sıkıcı çarşı, o gün biraz daha sıkıcıydı. İnternet kafeye gidip biraz takıldık. Yemek yeyip başka arkadaşlara takılmaya gittik. Sonunda da tugaya geri döndük. Ne yapabilirdik ki? Aynı şeyler işte.

Bugün internette takılırken askere gelmeden önce devamlı takip ettiğim bir bloga baktım. Kendi kafa yapımı hemen unuttuğumu farkettim. O cool düşünce sistemini geride bırakalı çok olmuş ki unutmuşum, haha. Ulan ne oldu bana? Vizyondan uzaklaşmaya mı başlamışım? İstanbul’daki mekanlara takılma vaktim gelmiş de geçiyor. Beni çizgimden çıkarmışlar, hehe. Yavaş yavaş buradakilerden uzaklaşıp önceden olduğum “Ben, Caner”e dönmem gerekiyor.

Soundcloud’da bir parça buldum: Alessia Cara – Here. Ses, lirik yeterince iyi. Bira, vodka, rakı hikaye… Bana parça lazım.

Let’s get high.

Eylül

23 Eylül 2015

Hi there. I’m back. Today is the same day with yesterday. There is no action, no surprise; only usual things. In short, it’s ordinary. I’m getting bored day by day. I just wanna **** off, so away from here. Told it before, everything becoming useless, senseless, freaking odd. Already missed family, bffs, relatives etc. Being away from here is gonna be better for me after this hundred and thirty six days. I can see the end of the tunnel even there is thirty six days remaining.

I seriously don’t know what to do after a month. Maybe, resting, going somewhere else or staying home. Staying home is proper, yep.

Nowadays, I listen to Imogen Heap’s thouching, inspring musics. I admire her. Today, I hope, I’ll receive my smartphone. I sense there will be some problem. Don’t wanna be demoralised because of that.

Eylül

21 Eylül 2015

My head is confused. Don’t know what to do after these bluries spinning in my mind. No future effections on my eyes, can set my mind free. I’ve never felt like this before. Everything becomes senseless and I guess I hit the wall so badly. Too much confusion chasing me with doubts. With exceptions, not so many, life sucks. Where is my God? Standing over there, staring and laughing? Prove you still there. Show your grace.

Deep into that darkness peering,
long I stood there, wondering, fearing, doubting, dreaming
dreams no mortal ever dared to dream before.

Eylül

18 Eylül 2015

Şaka maka askerlik bitmek üzere. Son zamanlarda eve gittiğimde neler hissedeceğimi tahmin etmeye çalışıyorum. Ayaklarımı uzatıp geniş ekran televizyonda film izlemeyi, tv karşısında uyuya kalmayı istiyorum. Sabah kahvaltısına geç kalmayı, kahvaltıda süt, kızarmış ekmek gibi askeride bulunmayan şeylerden yemek istiyorum.

Harbiden, askerlik geldi de geçiyor. Hiç bu kadar kolay olacağını düşünmüyordum. İlk zamanlar çok zordu, epey bir sıkıntı çektik, doğru, ama onu da atlattık üstesinden geldik. Şuan tam tamına kırk gün sayıyorum. Allah izin verirse kırk gün sonra evde olacağım.

Bu yazısı yazarken birden içtima sesi geldi. “Bu saatte içtima mı alınırmış?” dedik. Birinin firar etmiş olması aklımızın ucundan bile geçmedi. Tabi bizim bölükten biri firar etmemiş. Kurallar gereği bütün bölüklerin içtima alması gerekiyor firar durumlarında. Acemiyken de böyle bir olay başımıza gelmişti. Gece saat on ikide içtima almışlardı. Çok iyi hatırlıyorum, o gece Levent, Çetin ve Ziya ile oturup birbirimize bildiğimiz, duyduğumuz korku hikayelerini anlatıyorduk. Biraz tırsmıştık anlaşılan, Ziya ile yan yana olan yataklarda yattık. Tam uyuyorduk ki kapı açıldı ve herkesi uyandırdılar.

Son iki gündür yanında çalıştığım yarbaya yardım ediyorum. Kendi uzun bir süredir başka bir yerde, tugayın merkezindeki bir şubede görev yapıyor. Bütün üst rütbeler bu binada bulunuyor. Yaptığım işlerden bir tanesi önemli belgeleri tabur tabur dolaşarak tabur komutanlarına iletmek. Bunun için güneşin altında epey bir yürüyorum ama bu durumdan şikayetçi değilim. Çünkü yardımı gerçekten hakeden bir yarbayın yanında çalışıyorum. Bugün geç saatlere kadar, altı buçuğa kadar, çalıştık. Yemeğe de yetişemedim ama olsun. Yarbayım yardımı hak ediyor.

Haftaya bayram var. Kurban Bayramı. Dokuz gün tatilimiz var; tabi çalışmaya devam her zaman olduğu gibi. Bir gün çarşı bir gün hazır kıt’a yapacağız. Nöbetler olmazsa tadından yenmez bu bayram tatili. Bayramdan sonraki hafta hazır kıt’a’dan çıkmayı düşünüyorum. Devriyeye geçmek istiyorum. Devriyeler de her gün çalışıyorlar bizim gibi fakat bir iki devriye attıktan sonra dinlenecek zamanları oluyor. Bizim hiç öyle dinlenme gibi lüksümüz olmuyor. Bizi yoran da bu oluyor zaten. Tamam, nöbet yok ama yine de ebemiz ağlıyor yani. Devriyeye geçersem daha fazla dinlenme vaktim olur; daha fazla Fransızca çalışabilir, daha fazla uyuyabilir, daha fazla kitap okuyabilirim.

Geçen gün içtimada Ali ile Orhan’a takıldım. Orhan’ı içtimada komutan çağırdı. Orhan o her zamanki şaşkın yüz ifadesiyle sıradan ayrılırken “blçlolelöaha” gibi bir ses çıkardı. O yüz halini görseydiniz eminim siz de gülebilirdiniz.

 Birazdan arkadaşlarla ilgili yazdığım yazıya devam edeceğim.

Eylül

12 Eylül 2015

Bugün çarşı günü. Geçen hafta internete çok ihtiyacım varken saçma sapan internet kafeler yüzünden yapmam gerekenleri yapmadım. Bu hafta iyi bir kafeye gidip internet kullanabilmem gerekiyordu. Sabah içtimasından sonra çarşıya çıkanları ikiye ayırdılar. Bir sorun varmış sanırım, onun için iki grup yaptılar. Selim’le ayrı gruplara düştük. Aslında gruptan ayrılıp onun grubuna geçebilir, ya da onun benim grubuma kaymasını sağlayabilirdim. Bir sorun olmazdı. Uğraşmak istemedim. Nizamiyeye gidip orada bekledim kendisini. Bir saat kadar bekledikten sonra çarşıya çıktık. Sadece iki kişiydik. Diğerlerine de ulaşmaya çalıştık ama telefonları kapalıydı. İlk durağımız Paradise oldu. Erzincan’daki bebelerin (Yasin’in deyişiyle) yani askerlerin kız tavlamak için gittiği bir yer Paradise. Görseniz aslında bizim Kardeşler Unlu Mamuller gibi ama başkalarının gözünde başka bir şey işte, her neyse. Selim kahvaltı yapmadığı için ve kendini şımartmak istediği için buraya girdik. Allah’tan kekolar/bebeler yoktu da rahat rahat takıldık. Kendi kahvaltısını yaparken ben de kahvemi içiyordum. Kahvaltıdan sonra internet kafeye geçtik. Şansızlık ya, on dakika internete girmeye çalıştım. Güya Erzincan’ın en iyi internet kafelerinden bir tanesi. Sorun çözüldü ve yazımı yazmaya başladım. Şuan hala yazıyorum işte.

 Arkadaşlarımın Facebook’tan mesaj attıklarını gördüm. Dışarıdaki hayatımı, üniversite yıllarımı, Polonya’daki günlerimi çok özlüyorum. Arkadaşlarımla takılmayı, cep telefonundan mesaj atmayı, bilgisayarda film izlemeyi, salondaki dev ekran televizyonda yabancı dizi izlemeyi, yarış bisikletimi sürmeyi, papağanlarla ilgilenmeyi, en önemlisi de annem ve babamla sabah kahvaltısı yapmayı özledim. Belki de en çok özlediğim şey onlarla vakit geçirmek ama durum bu işte. Onlar bir yerde ben bir yerde, görüntülü bile konuşamıyoruz 🙁 Yeğenlerimi özledim, ablamları özledim. Kuzenlerimle vakit geçirmeyi özledim… Kısacası dışarıdaki özgürlüğümü özledim.

Az zamanım kaldı. Allah izin verirse 46 gün sonra askerliğim bitiyor. Bittikten sonra ne yapacağımı merak ediyorum. İş hayatına atılacağım, orası kesin fakat bu durum biraz korkutuyor beni. Yeni bir yer, yeni insanlar, yeni düzen ve sonra rutin hayat

Yan yan yan yanmam lazım,
Daha yol almam lazım,
Kendimden caymam lazım, zor!

Eylül

9 Eylül 2015

Sulama işini sonunda birine devrettim. Artık saatlerce güneşin altında çim sulama yok! Şu aralar şikayetçi olduğum bir iki durum var. Bir tanesi vücutta oluşan kaşıntılar, ikincisi arada sırada ortaya çıkan algıda eksiklik. Kaşıntılarım yaklaşık üç haftadır devam ediyor ve daha da devam edecekmiş gibi görünüyor. Her gün duş almama rağmen bu kaşıntıların neden oluşturuğunu net olarak bilmiyorum. “Öğleden sonra çıkan rüzgarlar yerdeki tozu alıp tenimize yapıştırıyor. Terle birleşen tozun tende kaşıntıya yol açıyor” diye düşünüyorum. Hazır Kıt’a olayından kurtulduktan sonra düzelecek sanırım. Az sabır…

Son üç gündür algılamada biraz sorun var. Çok sık olmuyor. Önemli gördüğüm durumlarda dikkat etmeye çalışsam bile, karşımdaki kişinin söylediklerini tam olarak anlayamıyorum. Bu durumu uykusuzluğuma veriyorum. Çok fazla uyuyamadığımı daha önce de defalarca söylemiştim. Bunun önüne geçemeyecekmişim gibi görünüyor.

Bir haftadır yerime gelecek olan arkadaşla takılıyorum. İyi bir kişi. İşle ilgili bildiğim şeyleri elimden geldiğince aktarmaya çalışıyorum. İki gündür tabur komutanlıklarının yerlerini öğrenmeye çalışıyoruz. İki gün sonra mahkeme var, onun için çalışıyoruz. Eksik olan evrakları tamamlayarak bir an önce bitirmek için koşturuyoruz.

Bugün öğle arasında yabancı müzik dinledim. Müzik ruhun gıdasıdır ya, harbi öyle. O kadar iyi geldi ki, resmen uyuşturucu etkisi yaptı; zihnimi bulunduğum ortamdan alıp başka yerlere götürdü. (Güneşin altında kavrulan birine bir bardak soğuk su vermek gibiydi.) Bir ara yurt dışında geçirdiğim, özellikle de New York’ta, günleri hatırladım.

Daha ileri gitmem gerek. Yerimde sayamam, öyle bir lüksüm yok.

Eylül

3 Eylül 2015

Günlerdir şu çim sulama görevini başkasına vermelerini bekliyorum. Bundan 15 gün önce komutana yaklaşık iki aydır bu bölgeyi suladığımı, başka birinin yerimi ne zaman alacağını sordum. Komutan on gün sonra yeni kısa dönemlerin geleceğini ve biraz sabretmem gerektiğini söyledi. Dediği gibi sabrettim. Yeni arkadaşlar geldikten beş gün sonra tekrar yanına gidip “Komutanım, sulama ekibini değiştirecek miyiz?” dedim. Bu kez de “arkadaşların görev yerleri belli olsun, ondan sonra bakarız” dedi. Şu aralar yine sabrediyorum. Bakalım şu çim işinden ne zaman kurtulacağım. Benden öncekiler “ya ben bir aydır suluyorum” diyerek sanki çok uzun süre sulamışlar gibi yakınıyorlardı. Ben iki aydan fazla yaptım bu işi ama bu kadar da ağlamadım kimseye. Resmen askerliğimin yarısı çim sulamakla geçti.

Bizim bedavacı bugün yine mıntıka alanında iş yapmadı. Adam kendini oranın generali falan sanıyor herhalde, elleri beline atmış dolaşıyordu. Millet orada amele gibi çalışırken bu arkadaş bir eli belinde diğer elinde sigara patronmuş gibi orada geziniyordu. Önceden nefret ediyordum ama şimdi sadece acıyorum. Yazık ona!

Bir önceki gün, kum torbalarını taşımak için nizamiyedeki nöbet kulübelerinin oradaki nöbet kulübelerine gittik.  Bedavacı geçti aracın ön tarafına. Nizamiyeye vardığımızda ne yapacağını merakla bekledim. Yine ellerini beline koydu, diğer herkes kum torbası taşırken bu sanki kimse orada iş yapmıyormuş gibi dolaştı etrafta. Adamdaki rahatlığa bak. Ya herkes orada mal ve benden başka kimse bu durumu görmüyor, ya da bu çocuk çok zeki, geri kalan herkes mal. En sonda adaşı olan çocuk “sen niye torba taşımıyorsun abi” dedi de eline torba değdi. Kirlendi elleri, eblki de ilk defa. Kütüphaneye torpille seçilmiş olduğunu da yeni öğrendim.

Bu akşam gece eğitimi var. Ne yapacağız gerçekten merak ediyorum. Burada askerlikten çok, memurluk yapıyoruz, amelelik yapıyoruz. Saat şuan beş, birazdan yemeğe gitmek için komutandan izin alacağım. Akşam neler olacak acaba?

Eylül

1 Eylül 2015

Askerlik gerçekten çok garip bir olay. Bir insanı alıyorlar ve belli bir bölgede tutup ona iş yaptırmaya zorluyorlar. Bir nevi ambargo gibi bir şey. İşin ilginç kısmı 21. yy’da yapılıyor olması.

Tanımadığın insanların gelip sana onu yap bunu yap demesi/diyebilmesi ve yapılmaması takdirde ceza uygulanması, dışarıdaki yaşamı düşününce çok garip geliyor. Düşünsene sokaktan geçerken biri gelip sana şuranın mıntıkasını yap dese dönüp “pardon, sen kimsin?” diye sorarsın. Günlük hayatta anan baban bile bazı şeyleri sana zorla yaptıramazken burada hemen hemen her söyleneni yapmak zorunda olman ilginç. Bir nevi özgürlüğü elinden alınmış köleler gibiyiz burada. Daha doğrusu “modern köleler“iz. Verilen görevleri vaktinde bitirdikten sonra dinlenmek için vakit verebiliyorlar. Bu vakit içinde, belirli bir alan içinde, kurallara uygun biçimde istediğin şeyi yapıyorsun. Modern kölelik dememin nedeni de bu. %25 özgürlük hakkın varmış gibi. Ha, tabi bir de izin durumu var. İstediğin zaman çekip gidebiliyorsun bir süreliğine ama sonunda geri dönmek zorundasın. Verilen süreyi geçirdiğinde de ceza yiyorsun.

Bunları yazarken dışarıdan “Çök! Kalk!” sesleri geliyor. Bir konutan acemilere bu şekilde ceza veriyor. İnsan gibi karşısına alıp konuşarak halletmek yerine bedenen bir ceza veriyor. Tabi burada suçlu ya da suçsuz yok.

Çok fazla sadeleştirilmesi gereken şeyler var. Sistem bu şekilde oturmuş ama ne doğru dürüst bir kontrol var – ki sadeleştirmeden önce kontrol, analiz, düzenleme gelir – ne de bir düzen.

Ağustos

29 Ağustos 2015

Hızımızı alamadık, cumartesi günü de çarşıya çıktık. Sivil eşyaları giyip dışarı, rengarenk giyinmiş diğer insanların arasında dolaşmak paha biçilemez bir şey. Elini kolunu sallayarak dolaşmak ve istediğin yere kendi hür iradenle gitmek, özgürlüğün insan için ne kadar önemli bir şey olduğunu hatırlatıyor. Özgürüm, sadece bir günlüğüne…

Askerlik gerçekten de yapılmayacak bir meslek. Özellikle benim için. Hiçbir sistemin olmadığı, mantığın girerken kapıda bırakıldığı bir yerden önemli işlerin yapılmasını beklemek imkansız. İşte sırf bu yüzden asker olunmaz bu ülkede. Diğer ülkelerde askerlik nasıl bilmiyorum ama bu ülkede durum bu.

Her akşam bizimkilerle görüşmeye, onların sesini duymaya çalışıyorum. Bazen kantinde hazır kıtadayken uyanıp onları aramak zor geliyor. Bir gün seslerini duymasam ertesi gün akşamı kesin arıyorum onları. Ailenin ne kadar önemli bir şey olduğunu öğretiyor bu askerlik. Benim için tek olumlu tarafı bu.

Cep telefonumun ve bilgisayarımın eksikliğini çok fazla hissediyorum. İnternet kafe köşelerinde bilgisayara girip Youtube’den müzik dinlemek, kendi blogunda yazı yazmak eziyet gibi geliyor bazen. Halbuki kendi bilgisayarım olsa, çeksem bir köşeye de istediğim şeyi istediğim gibi yapsam, ne olurdu?

Diğer arkadaşlar yukarıda kağıt oyunu, okey falan oynuyorlar. Yukarıdaydım, uzun süren okey oyununun sonunda sıkılıp en alt kattaki internet kafeye gittim. Pek sevmediğim oyunlar fakat ortama ayak uydurmak gerekiyor bazen. Şimdi buradan çıkıp yemek yemeye gideriz herhalde. Tekrar askeriye dönmek insanı kahrediyor. Az kaldı, biraz daha sabır.

Ağustos

26 Ağustos 2015

Dün, son bir  aydır ilk defa çarşıya çıktım. Terör olaylarından dolayı çarşı izinleri kitliydi. Dışarıya çıkıp yaptığımız ilk iş güzel bir menemen yemek oldu. Yanımda Selim Can, nizamiyeden Ümit ve Ergün vardı. Kahvaltıyı yaptıktan sonra Selimle birlikte internet kafenin birinde takıldık. Diğerleri de kart oyunu oynamak için bulunduğumuz yerin üst katına çıktılar. Blog için yazmam gereken yazıları yazdım. Yanımda mp3 çalarımı da getirmiştim. Bilgisayara bağlayıp dinlemek istediğim müzikleri indirip attım. Mp3 işi epey bir uğraştırdı; blog işimi tam olarak halledemedim. Selim’in canı nargile çektiği için yakınlardaki nargilecilerden birine gittik. Sağolsun Selim oturduktan sonra bir saat telefonla konuştu. Biraz sohbet ettik ve ardından diğer arkadaşlar geldi. Onlarla da biraz sohbet ettikten sonra kalkıp yemeğe gittik. Sivas Sofrası diye bir yer var. Karışık menü aldığınızda karşınıza her türden eti getiriyorlar. Daha bir tanesini bitirmeden ikinci yemeği getiriyorlar. Doyduğunu hissediyorsun. Tadı da fiyatı da gayet iyi. Yemeği bitirdikten sonra tekrar internet kafeye gittik. bir saat kadar oturduk. O arada bloguma yazmayı istediğim “dövme” konulu yazıyı yazdım. Daha sonra da askeri malzemeler almak için bir dükkana girdik. Taksiye atlayıp birliğimize teslim olduk. Haftaiçi olduğu için nöbet falan yoktu. Zaten istese de yazamazdı yazıcı, hazır kıtada olduğum için. Biraz dinlendikten sonra aşağıya inip televizyon izlemeye başladım. İlerleyen saatlerde uyku bastırmaya başladı ve masanın üstünde uyuya kaldım. Sandalyeleri yan yana dizip üstünde uyudum. Kafamı bir kaldırdım ki saat on bir olmuş. Biraz da masanın üzerinde uyudum yarım saat kadar. Arkadaşın biri beni kaldırıp “istirahat et” diyene kadar uyudum. Silahımızı alıp yukarı çıktık. Çamaşır makinesinin boş olduğunu görünce eşyalarımı getirip yıkadım. Aslında böyle her şeyi anlatmak istemezdim ama o gün gerçekten sivil olmanın ne kadar değerli bir şey olduğunu gördüm.  Elimdeki imkanların kıymetini bilmediğimi farkettim. Sokakta elini kolunu sallaya sallaya istediğin saate kadar gezmenin kıymetini anladım. Şuan için emir altında olduğumdan kendimi devamlı kısıtlanmış hissediyorum. Askerlik gerçekten de insana bir şeyler öğretiyor.

Çarşıdan Fransızca el kitabı, İngilizce bir roman aldım. Sanki romanı okuyabilecekmişim gibi. Fransızca’yı mümkün olduğunca ilerletmem gerekiyor. Bunun için ilk önce sık kullanılan cümleleri ezberlemem gerekiyor. El kitabı almamın nedeni de bu. Bir şekilde zaman bulup şu üç işi helletmem gerekiyor.

  • Fransızcayı ilerletmek,
  • J. K. Rowling “Boş Koltuk” romanını bitirmek,
  • Thomas More “Utopia” romanını bitirmek.

Kendime yine görevler yüklemeye başladım. Umarım en kısa zamanda şu işleri aradan çıkartırım.

(Olayları yaptım ettim şeklinde anlatıyorum çoğu zaman. Yazıları bu kadar basit bir tarzda yazmamın iki nedeni var. Birincisi, yazıları, yaşanan olayları hatırlayabilmek için yazıyor olmam; ikincisi, yazıyı eğer yaşanan gün yazmazsam başka bir gün yazamam düşüncesi. Yazıları daha sonra düzelteceğim zaten.)

Ağustos

21 Ağustos 2015

Son zamanlarda hiç yazamaz oldum. Günler su gibi akıp geçiyor. Günlük hayatın akışından kurtulmak zor geliyor. Kurtulduğum zaman da zaten ya elimdeki J.K. Rowling – Boş Koltuk kitabını okumaya çalışıyorum ya da Fransızca çalışmaya çalışıyorum. Kitap okumaktan ziyade Fransızca çalışıyorum. Aklıma gelen önemli şeyleri aşağıda anlatayım.

Son günlerde uykusuzluk adına pek bir şey yok. Bu durum benim açımdan gayet iyi çünkü gün içinde Walking Dead’daki wolkers‘lar gibi dolaşan biri gibi görünmek istemiyorum.

Çim sulama olayını bölük komutanı ile görüştüm. Acemilerin gelmesine on gün kaldığını, biraz dayanmam gerektiğini söyledi. Umarım acemiler geldikten hemen sonra bu durumdan kurtulurum.

Dün kısa dönem acemilerle tanışmaya gittik. Tiplere baksan pek kısa dönemmiş gibi gibi durmuyorlardı. Daha çok güneşin altında yanıkları olan ameleler gibiydiler. Vaktinde bizim olduğumuz gibi. Onlara bakınca kendi acemiliğim aklıma geldi. Ustalıkta ne iş yapacağız? Hangi bölüğe gideceğiz? Askerlik kolay geçecek mi gibi sorular sorardım. Onların kafalarındaki bütün soru işaretlerini gidermeye çalıştık. Gitmekte biraz geç kalmıştık, sekiz günleri vardı ama yine de önden bir görüşmek iyi geldi onlara.

Bu aralar bazı arkadaşlarla aram iyi değil. Kendileri bilmiyorlar tabi. Aralarında bir bedavacı var, ki kendisi rol yapmaya bayılıyor, kendini her zaman ön plana çıkarmaya çalışıyor. Tabi burada bunu farkedebilecek kişi sayısı az ya da yok. Farkeden pek kimse de olmayınca yaptığı saçmalıklar başkalarının hoşuna gidiyor. İşi sıkışınca yanıma gelip ya bugün benim yerime sen gidebilir misin diyen adam, yemekhaneden aldığı ekmek ve peynirle tost yaptırmaya giderken beni hiç de hatırlamayan adam. Önemli olan tost falan değil, şuan bile gitsem istediğim kadar satın alabilirim ama… Yakında postayı koyacağım, o zaman anlar umarım. Bir de geçmiş gün yanıma oturup telefonda konuştuğu kişiye bedavaya tost yediğinden bahsediyor. Bir de bunu ballandıra ballandıra anlatıyor. Bu olay olduktan yaklaşık iki saat sonra kendi kalitemi korumam gerektiğini hatırladım. Bunu her daim kendime hatırlatmam gerekiyor.

Onbaşılık rütbemi alalı iki hafta oluyor, sanırım daha önce bundan bahsetmedim.

Temmuz

22 Temmuz 2015

Bu hafta tutanak yediğim için çarşı iznim iptal oldu. Normalde pazar günü çarşıda olmam gerekirken sekizden akşam dokuza kadar silahlıkta durdum. Öğle arasında devriye attım. Devriyede sorun çıktı. Her neyse. Diğerleri – benimle aynı cezayı alan bir iki kişi – günde sadece iki saatlik nöbet tutarken benim silahlıkta o kadar saat beklemem pek adil değildi. Benden başka tutabilecek kimse yoktu herhalde. Bunun üstüne akşam hazır kıta olmam beni benden gerçekten aldı götürdü. Hani şanssızlık olur da bu kadar olur. O gün birçok şeyden nefret ettim. Haksızlıklardan, askeriyenin sorgusuz sualsiz yargılayışından, üst rütbelilerin sorumsuzluğundan, hemen hemen her şeyden. Dayanmaya çalışıyorum.

Son birkaç gündür uykusuz kalıyorum. Hazır kıtada gece saat on ikiye kadar beklemek zor oluyor bazen. Bütün gün üzerinde üniformayla geziyorsun. On ikiden sonra duş almak istesen saat biri buluyor. Zaten sabah altıda uyandırıyorlar. Yani kısacası her gün beş saat uyuyorum.

Yanımdaki arkadaşlardan bir tanesi yavaştan sinirlerimi bozmaya başlıyor. Adam resmen insanlarla oyun oynuyor. Kendinden aşağıda gördüğü insanları kullanmaya çalışıyor, onların üzerinde hakimiyet kurmaya çalışıyor. Milletin abi çektiği insanlara da kardeşmiş gibi yaklaşmaya çalışıyor. Şöyle söyleyeyim. Kendinden aşağıda gördüğü insanlara bir şeyler ısmarlatmaya çalışırken milletin abi çektiği insanlara bir şeyler ısmarlıyor, gözlerine girebilmek için. Böyle biri olduğunu zaten biliyorduk, düzelmiştir diye düşünmüştüm ama görünen o ki düzelmemiş. Yavaştan aradaki bağları zayıflatmaya çalışacağım.

Daha doksan küsür günüm var ama şimdiden normal yaşantımı özlemeye başladım. Sabretmeye çalışıyorum. Yapabileceğim başka hiçbir şey yok.

Şuan yazının devamını kantinde yazıyorum. Az önce gelen komutan kantinciyi çağırmam için beni yukarıya gönderdi. Yukarı çıktım ve kantinciyi Hasan Abilerin koğuşunda buldum. İlginçtir ki daha önce bahsettiğim arkadaş (bedavacı) da oradaydı. Adamlar bana “komutan bütün hazır kıtanın aşağıya inmesini söyledi” diyorlar ama kendileri yukarı çıkmış artist artist, ayaklarını ayırarak, kollarını kafalarının arkasına atmış uzanıyorlar. Hayatımda bu kadar artist insanı bir arada görmedim. Hani Hasan Abi tamam, adam görmüş geçirmiş ama diğerleri? Çocuk yirmi küsür yaşında ona buna kafa tutuyor, ukala ukala konuşuyor, külhanbeyiymiş gibi davranıyor… Basitliğin bu kadarı…

Yazıyı birer ikişer saat aralıklarla, müsait oldukça yazıyorum. Az önce evrak almak için karargaha gittim. İşimi hallettikten sonra dışarı çıkıp disiplin subaylığına gidiyordum ki karşımda Ergin Erdem’i gördüm. Ayağında çorap terlik, pat pat yürüyordu. Nereye gittiğini sordum. “Gidiyorum” dedi. Terhis olmuştu. Kulağındaki sorun nedeniyle tam olarak duyamıyordu ve çürük raporu almak için askeri hastaneye, Erzurum’a gitmişti. Oradan dönüp iki hafta sonra da buradaki askeri hastaneye gitti. Çürük raporunu da kaptı sonunda. Zaten almasını da bekliyorduk. Çocuk şimdi elini kolunu sallaya sallaya gidiyor.

Askerlik gerçekten de yapılması gereken bir görev. İyisiyle kötüsüyle insana bir şeyler katıyor. Kısa dönem askerler tam ortama, insanlara alıştım derken çekip gidiyor. Usta birliğime geçtikten sonra bir çok insanla tanıştım. Kısa dönemlisi olsun uzun dönemlisi olsun hemen hemen hepsi iyi insanlardı. Onları kötü yapan tek şey vardı, o da askerliğin yarattığı psikolojik baskıydı. Şimdi çoğu gitti. Tam alıştım, ısındım derken onlar çekip gitti. Kısa dönemliler olarak ayrılan çok insan görmüyoruz fakat uzun dönemliler epey bir dönemi gönderiyor gözlerinin önünden. Biri giderken diğeri geliyor ve yeni gelene alışma dönemi başlıyor onlar için. Zaten yenisine alışana kadar gelen gidiyor. Bu kez daha da yenisi geliyor. Böyle böyle hayat devam ediyor onlar için. Ta ki kendilerini de başkaları gönderene kadar.

 Basit kelimelerle anlatmak açıklayıcı olmuyor, biliyorum. Hayat gerçekten çok garip. İnsanı nerelerden nerelere sürüklüyor… Ne tür insanları karşısına çıkarıyor… Şuan aklıma Amerika’da olduğum günler, sokaklar, caddeler, yemyeşil bahçeli evler, evlerin üzerinden batan akşam güneş geliyor. Avrupa’da kaldığım yurdu, odayı ve sekizinci kattan dışarıyı izlediğim pencereyi hatırlıyorum. Rafa’nın cama yapıştırdığı termometreyi hatırlıyorum. Bunlar sadece beş yıl içinde yaşadığım şeyler. Sadece beş yıl!. İnsan bir garip oluyor bunları hatırlayınca. İleride daha nerelere gidip kimlerle karşılaşacağız, kim bilir?

Temmuz

18 Temmuz 2015

Normalde bu yazıyı bir önceki gün, yani Ramazan Bayramı’nın birinci günü, yani günlerden cuma. Bugün etrafımdaki insanları isimlerini vererek – ki normalde hiçbir kimsenin ismini açık açık yazmıyorum – anlatacağım. İlk olarak kendime yakın olan insanlardan başlıyorum.

Selim Can Temmelli: Selim yüksek bilgisayar mühendisi. Yüksek diyorum çünkü bu onun için büyük bir önem arz ediyor. Yüksek lisans yaptığı için kendine böyle bir sıfat eklemiş. Mantıklı düşünen, zeki bir çocuk. Masa başı bir işi var. Karargahta – bizim tabirimizle galaksi (yıldızlılar çok) – çalıştığı için komutanlarla yüz yüze oluyor. Onlarla yaşadığı bütün şeyleri gelip bize anlatıyor. Bazen hoşumuza gidiyor, bazen de dalga geçiyoruz her şeyi büyük bir olaymış gibi anlattığı için. Ama genel olarak baktığım zaman, benim yakın arkadaşlarımdan biri. Güvenebileceğim biri. Mantıklı biri – ki burada en çok ihtiyacım olan şey mantıklı şeyler düşünen akıllı insanlar. Askeriyede bu tip insanları bulmak zor. Bazı yönlerden benim gibi düşünüyor. Selimin en kötü yanı, bana göre, ota boka hasta olması. Çok çabuk hasta oluyor. Yemekhanede çıkan yemekleri beğenmediği için yemiyor ve bu yüzden de vücudu dirençsiz kalıyor. Ekstradan vitamin falan almaya çalışıyor ama nafile. Yine hasta oluyor. Güncelleme: Selim’in erken terhis için komutanlara ağlaması, kişiliğinden üç gün için ödün vermesi, insanların ve benim gözümde hayal kırıklığı yarattı. Öyle biri olduğunu bilmiyordum açıkçası. Ne zaman Selim’in adı geçse bu olayın konusu açılıyor ve üç gün için saki çektiğinden bahsediyorlar. Bir şey söyleyemiyorum çünkü haklılar, haha. Neyse, o kadar ağladı, gözyaşlarının bir bedeli olmalı.

Ali Kadiroğlu (Muş): Ali Muş’lu. Eren’in onu taklit etmesine sinirleniyor, gülüyor. Revirde görevli. Hasta getir götür işini ona yüklediler. Kendisi ziraat mühendisi. Birçok sınava giriyor, girdiği sınavlara yatırdığı paralardan yakınıyor. Bazen yüzüne bakınca insanın gülesi geliyor. Saçı seyrek, arkadaşların deyimiyle vücudu top yumağı. Namaz kılar, orucunu tutar, camiye gider. Dinibütün bir arkadaş. İyi niyetli, mantıklı konuşuyor. İngilizce bizim ortak noktalarımızdan bir tanesi. Boş olduğu zamanlarda ingilizce çalışıyor. Tabi yanında benim gibi bir kaynak olmasına rağmen neden yalnız çalıştığını anlayamıyorum. Güncelleme: Ali ile aram şu aralar pek iyi değil. Pek işi olmamasına rağmen kendisine küçük işler verildiğinde şikayet ediyor. Bu tip insanları sevmediğim için aramız iyi değil şu aralar. İleride nasıl olur bilmiyorum. Güncelleme: Son zamanlarda iyice saçmalamaya başladı. Kıskançlık hat safhada, ne desem batıyor. Hem hiçbir iş yapmıyor hem de söylenip duruyor. Söylediklerimi anlayabilmesi için beyninin sınırlarını zorlaması gerek; normal bir insan kapasitesine yetişse yeter. Neyse, yüzünü bir daha görmeyecek olmam beni mutlu ediyor.

Ergün Akdağ: Ergün, kendisine de defalarca kez söylediğim gibi, boş konuşan biri. Yani her zaman boş konuşmuyor, söylediği şeylerin yüzde kırkı gereksiz. Bu yüzden çoğu kişi Ergün’ü sevmez. Ama onun şöyle bir özelliği var. Çok mantıklı konuşuyor. Kendisi ile ilgili bir sorun olduğu zaman ona hak vermeniz yüzde doksan olası. Kendine göre sebepleri var ve bu sebepler çok mantıklı. İnsanların dediklerini pek kafaya takmadığı için karşınıza alıp rahatlıkla düşüncelerinizi söyleyebilirsiniz.

Ümit İsgilip:  Aynı koğuşta olmamıza rağmen kendisini pek göremiyorum. Nizamiyeci olduğu için sabah gidiyor akşam saat sekizde koğuşta oluyor. Bu yüzden pek muhabbetimiz olmuyor. Genelde Caner Aksakal ile konuşuyor konuşursa da. Diğer nizamiyecilerle de arası iyi, onlarla takılıyor genelde. Garip bir kişi aslında. Yani ne iyi ne de kötü. Pek anlayamadım. Güncelleme: Ümit kendisi hakkında yazdıklarımı okumuş – haha. Aramız kayıt kabul günlerinden beridir iyi. Eskisine nazaran daha çok sohbet etmeye başladık.

Levent Yangöz: Levent şu zamana kadar gördüğüm en düşünceli, kibar insanlardan bir tanesi. Askere geldiğim gün koğuşta bizimle ilk ilgilenen kişi oldu. O günden bu güne bizimle hiç usanmadan ilgilendi. Onunla sohbet etmeyi harbiden seviyordum. Bazen gece tostçusuna kadar gidip bir yandan tostumuzu yerken diğer yandan sohbet ederdik. Kendisi matematikçi. Acemilikte en sevdiğimiz kıdemli askerlerdendi. Belki de sadece onu seviyorduk kıdemli olarak. Dışarıda görüşmek isteyeceğim kişilerden bir tanesi.

Oğuz Karakaya: Oğuz benim body’im. Acemilikteyken en yakın arkadaşım sayılırdı, şimdi Hizmet Bölüğü’nde tostçuluk yaptığı için pek görüşemiyoruz. Bol bol tost yapıyor, güzel de yapıyor. Çok ama çok iyi niyetli biri. Coğrafya öğretmeni ama henüz atanamamış. İnşallah en kısa zamanda atanır istediği yere. Nevşehirli olmaktan büyük bir gurur duyuyor. Hemşerilerinden birini görünce sanki anasını babasını görmüş gibi seviniyor. Onun bu haline bayılıyorum.

Ahmet Sağlık: Ahmet karadenizli bir arkadaşım. Çok yakınım sayılır. Giyindirmede görevli normalde ama şu sıralar orada iş olmadığı için çim sulatıyorlar. Sarışın/turuncu saçlı, yeşil gözlü, pantalonunu beline kadar çeken bir arkadaşım. Kore ile ilgili çoğu şeyi seviyor. Özellikle Kore dizilerine bayılıyor ve ileride Korece öğrenmek istiyor. İnternet kafeye gittiğimizde yaptığı ilk iş Kore dizilerini izlemek, o derece. Sevimli, aklı başında biri.

İsmail Ünal: İnşaat mühendisi olduğu için kendisini hizmet bölüğüne verdiler. Orada boş boş işlerle oyalanıp vaktin geçmesini bekliyor. Çarşı izinlerinde genelde birlikte takılıyoruz. İsmail’de dikkatimi çeken şey yürüyüşü. Topuğunda bir sorun varmış gibi yürüyor. Genel olarak bakarsak iyi bir çocuk. Saygılı, efendi, aklı başında.

Karargah Bölüğü’nde sonradan tanıştığım bazı kişiler:

Ali Haydar Yılmaz: Öğretmen. Levent’in yakın arkadaşı. Kısa boylu, neşeli ve her daim güldürmeyi başarabilen bir kişiliğe sahip. Uzun süre boyunca aynı mıntıkada temizlik yapıyorduk. Gitmeden önceki son akşam birlikte masa tenisi oynadık. Uzun süredir tanımayı isteyeceğim ender kişilerden bir tanesiydi. Her defasında “gitmeyin olum, napacaksınız gidip de” dediğim bir kişiydi. Birlikte biraz daha fazla vakit geçirebilseydik iyi olurdu. Bu arada kendisi kısa dönem askerlerden bir tanesi.

Alper Gök: Ziraat mühendisi. Ali Haydar ile yakın arkadaş. Biz gelmeden önce sera ile ilgileniyordu. Seranın daha önce çok kötü olduğunu ve yeni haline – iyi hal – kendilerinin getirdiklerini sürekli söylüyorlar. Aslında tahmin edebiliyorum aradaki farkı. Ayrıca komutanlığın önündeki kadife çiçekleri, güller ve çimler onun önderliğindeki ekip tarafından yapılmış. Şuan komutanlığın önü çok iyi görünüyor. Bir bankada çalışıyor, muhtemelen buradan gittikten sonra da orada çalışacak. Beni ne zaman görse gıcıklığına “şafak kaç?” ya da “bir şafak söyleyin de keyfimiz yerine gelsin” Son zamanlarda ona söylediğim tek bir söz var: “Siz hala burada mısınız?”

Eren Akdaş: Eren çok ilginç biri. Günlük yaşamda bir gsm şirketinin şubesinde çalışıyor. Ailesi ile arası pek iyi değil. Aslında onun insanlarla arası pek iyi değil. Bu yüzden hep dışlanıyor. Aşırı derecede bir kötülüğü yok aslında. Sadece aklından geçirdiği bütün düşünceleri dışarıya iletiyor. Bu da insanlarla kendisi arasında sorun çıkartıyor. İlginç bir kişiliğe sahip olduğu için – ki ben de ilginç insanları severim – onunla takılmayı seviyorum. En çok hoşuma giden özelliği, kendi söylediği şeylere kendisinin gülmesi. Yaptığı esprilere değil, söylediği cümlelere gülüyor. Onun bu davranışı da beni güldürüyor. Söylediği şeyi tam bitirmeden gülmesi gerçekten komik bir görüntü ortaya çıkarıyor. Tabi bunu sadece benim farkediyor olmam onun açısından kötü. Komik biri.

Hasan Şahin: Nam-ı diğer Hasan Abi. Koğuş sorumlusu. Kabadayı davranışıyla ilk başlarda çok itici geliyordu fakat daha sonra bu duruşuna saygı duydum. Bölük resmen onun sayesinde düzen içinde. Bunu herkes söylüyor. Adam gibi adam, delikanlı. Delikanlı insanları çok severim. Başından çok fazla olay geçmiş. Bir ara Hollanda’da yaşamış uzun süre, sonra İtalyan bir kadından çocuğu var, sabıkalı vs. Bunlara rağmen eğer bir insan bu kadar çok sevilebiliyorsa… Adaletli biri. Birine yapılan bir saygısızlığı kaldıramıyor. Daha geçen gün sırf bu yüzden bir çocuğu dövdü (çok fazla değil). Hak etti diyebileceğim bir olaydı.

Şahin Akın: Diğer adıyla Şahin K. Şahin hemen hemen herkese sulanıyor. Bunun mental bir bozukluk olduğunu düşünüyor herkes. Birilerinin yanına gelip karıcığım, kocacığım şeklinde şeyler söyleyip yanına kadar sokulmaya çalışıyor. Tabi karşıdaki kişi de müsaade etmiyor. İki hafta önce birlikte nöbet tuttuk ve ciddi bir şekilde konuştuk. O sapıklığına rağmen medeni bir şekilde muhabbet edebileceği çok konu var. Bilgili bir çocuk ama işte ailevi nedenlerden dolayı biraz sorunu var.

Orhan Aydemir: Orhan, Şırnaklı bir arkadaş. Orta boylu, renkli gözlü, hafif sarışın biri. Depocu olarak görev yapıyor. Bir ara sulama yapıyordu. O kadar çok suluyordu ki çimleri, artık çimlerden dallar çıkıyor, çiçekler açıyordu. Hatta Orhan için betondan çim çıkaran adam olarak bahsediyorlardı. Uyanık bir arkadaşımız. İçtima vakti çim sulamaya gidiyordu sırf çalıştığını bize ve komutanlara gösterebilmek için 🙂 Halbuki biz onun çok çalıştığını biliyorduk. Komutanlar da biliyordu. Ustalığa geldikten iki hafta sonra bölük komutanı takdir belgesi bile yazdırmıştı onun için. O derece iyi suluyor ve çalışıyordu. Çimler o kadar çok sulanıyordu ki suyun içinde adeta yüzüyorlardı. Akıllı, gece de suyu açık bırakıp gidiyordu, sırf yemyeşil olsunlar diye. Bazen tek bir hortum yetmiyor, iki, hatta üç hortumun vanasını açıp üç hortumla sulama yapıyordu. Bir gün komutanlığın önünden geçerken suyun yukarıdan aşağıya doğru aktığını gördüm. Tamam dedim, Orhan hala çim suluyor. Dönüp bir de baktım ki Orhan yok. Akıllı hortumu ağacın dalına takmış, çimler öyle sulanıyor. Adam sulamada devir atlamış resmen. Bir ara tugayda sular kesilmişti. Aramızda “Hep Orhan’ın yüzünden. Çimleri o kadar sularsa, tugayda tabi ki su kalmaz” diye espri yapıyorduk. Belki de harbiden haklıydık, Suyu Orhan bitirmiş olabilirdi. O hafta bir gün çimleri sularken şu sözü söylemişti: “Erzincan’ı sevmiyorum, suyunu bitirecem!”. Tabi bunu duyunca gülmekten yerlere yattım. O kadar çok saf bir duyguyla söylemişti ki bu sözü… Bir gün nöbetçi astsubvay karargah binasının önündeki kamelyada hazır kıt’a’nın içtimasını almak istedi. Hepimiz toparlanıp kamelyanın önünde dizildik. Komutan tek tek soru sordu, elindeki kağıda bakarak. Kan gruplarımızı, silah numaralarımızı ve mangada ne görev yaptığımızı. Birkaç kişiye soru sorduktan sonra komutan Orhan’a görevinin ne olduğunu sordu. O saf ve masum yüzüyle “Sulamacıyım, depocuyum…” dedi kelimeleri uzata uzata. Bir yandan bunu söylüyor, diğer yandan da koluyla depoyu ve çimleri işaret ediyordu. Hepimiz gülmekten yarıldık. Söylemesi gereken tek bir şey vardı, avcı er. Yaptığı diğer işlerden o kadar çok bıkmış olmalıydı ki bir hışımla şikayet edermiş gibi bunları söyledi. O günden sonra “sulamacıyım, depocuyum…” sözü bir espri sözü olarak kaldı. Orhan, hatırlamak istediğim ender insanlardan…

Ali Beytaş: Şuan kendisi hakkında yazı yazarken yanımda kafasını masaya koyup uyuyan kişi. Ali, Balıkesirli. Trakya aksanıyla konuşuyor. Tam bir asker tipi var. Orhan’ın kankası. İkisi birbiri olmadan yapamazlar, Zeki Alasya ile Metin Akpınar gibiler. İkisi de depodan sorumlu. Yeni gelen bölük astsubayı bu ikisinin ismini ezberlemiş. Disiplin Subaylığı’nda astsubayın “Aliii…Orhaaaannn…” seslerini rahat bir şekilde duyabiliyoruz. Ali uzmanlığa başvurmuş ve sınava girecek kasımda. Bunu daha bugün öğrendim. Çocuğun yüzünde güller açıyor resmen. İnşallah hakkında hayırlısı olur. Unutmak istemediğim ender insanlardan biri.

Şükri Sınacıoğlu: Şükri, Gaziantepli. Tekerliği ve motoru olan her şeyden çok iyi anlıyor. Bölükte ona Einstein diyorlar. Harbiden de öyle. Her bir boktan anlıyor herif. Geçenlerde çim makinesi bozuldu, geldi hemen yaptı. Televizyonun duvara asılması gerekti, Şükri halletti. Elinden her iş geliyor maşallah. Kendisini çok seviyorum, o da beni seviyor, sayıyor. Onun yeri benim için gerçekten ayrı. Bana devamlı “optik” diye sesleniyor. Yanıma sokulup “gözlüğünün camının çerçevesi olam” ve “gözlüğüm Rayban, parçala beni hayvan” diyor. Hiçbir zaman yaptığı şeylerden dolayı onu terslemiyorum, kötü bir şey yapsa bile. Biliyorum ki o her şeyi iyi niyetiyle, o iyi kalbiyle birlikte yapıyor. İnsanlar hakkında kötü düşünmeyen biri. Güvenebileceğiniz türden bir insan.

Yazı devam edecek…

Temmuz

17 Temmuz 2015

Bugün bayramın birinci günü. Sabah erkenden kalktık, tıraşımızı olup kahvaltımızı yaptık her zamanki gibi. Mıntıkayı falan da aradan çıkardıktan sonra içtima için yatakhanenin önüne dizildik. Tezkeresini alan bir arkadaş vardı. Hepimizle vedalaştıktan sonra gitti. Bayram için tören yapılacaktı, o yüzden bu saatte uyanıp hemen hazırlandık. Bu arada önceki gün kantinde hazır bulunmadığım için yediğim tutanağı da yazının bir kenarına ekleyeyim. Tören alanına düzgün bir sıra halinde geçtik. Oraya vardığımızda daha kimse yoktu. Tribüne geçip oturduk. Bu arada tören alanına bir yemek masası koydular. Üstüne kırmızı ve beyaz bir örtü serip üstüne büyük siyah poşeti koydular. Millet sıraya girip bayramlaşmaya başladı. Poşetin içindeki küçük poşetlere koyulmuş şekerleri de tek tek sırayla verdiler. Tribünden oraya gidip sanki sadaka alıyormuş gibi o şekerlerden almayı reddettim kafamda. Arkadaşlarla bayramlaşıp tokalaştıktan sonra sıraya geçtik tekrardan. Standart tören programı açıklandı, birileri kalkıp konuştu, bayramımızı kutladı. Komutanlar da gelip tek tek bayramımızı kutladı ve yemekhane/yatakhane bölgesine tekrar gittik. Komutan çarşı defterlerimizi imzaladıktan sonra üstümüzü giyinmeye gittik. Orada da birkaç kişi ile bayramlaştıktan sonra kütüphanede görevli olan arkadaşı almak için yola çıktım. Biraz da orada vakit harcadık ve sonunda nizamiyeden çıktık. Otobüsle şehri merkezine gittik. Bir dönercide yemek yedikten sonra kıraathanenin birinde çay içtik iki kişi. Karşısındaki internet kafeye girdik. Şuan oradan yazıyorum.

Facebook’a yazmayı düşündüğüm, bu hafta okumaya başladığım kitaptan bir alıntı vardı. Yazsam mı yazmasam mı diye düşünüyordum ama buraya iliştireyim.

Başkasına merhamet etmek, ondan daha kuvvetli olduğumuzu zannetmektir ki,
ne kendimiz bu kadar büyük, ne de başkalarını bizden daha zavallı görmeye hakkımız yoktur.

Temmuz

10 Temmuz 2015

Bugün 1995-2’lerin B grubunun yemin töreni vardı. Bölük olarak yemin töreninin amele işlerini bizim yapmamız gerekiyordu. Önceki gün hazır kıta olduğumuz için 12’ye kadar oturduk kantinde. O yüzden geç yattım ve sabahın köründe, beş buçukta uyandım. Az uyumaya alışmıştım artık, acemilikten kalma. Tıraşımı oldum, dişlerimi fırçaladım. Daha kimse kalkmamıştı, kamuflajımı giydim, milleti uyandırdım ve botlarımı giyip yemeğe gittim. Hazır kıta olduğum için yemin töreninde amelelik yapacaktım. Silahlıktan silahımı aldım, kantinin oradaki cephanelikten de kompozitimi ve hücum yeleğimi giydikten sonra askeri aracımıza atladık. Kocaman tır yüksekliğinde bir araç. Büyükçe tekerlekleri var. Herkes geldikten sonra tören alanına gittik. Tören alanının arkasındaki salondan sandalye ve diğer gerekli eşyaları teker teker çıkardık. Yerlerine yerleştirdik. Yaklaşık bir saat sonra işimiz bitti ve dinlenmek için bir köşeye çekildik. Tören bitene kadar uyudum. Komutan gelip önceden yerleştirdiğimiz eşyaları geri yerlerine götürmemizi söyledi. Kalkıp eşyaları yerlerine götürdük. Acayip terledim. Günün bittiğini sanıyordum ama bitmemişti. Bölüğün önüne gittik, üstümü değiştirdim ve yemeğe geçtim. İçtimaya kadar dinlendikten sonra başka bir komutan depoya yerleştirilmesi gereken eşyaları taşımamızı istedi. Biz güya öğleden sonra istirahat alacağımızı düşünüyorduk ama öyle bir şey yoktu. Malları depoya taşıdıktan sonra biraz ara verdik ve bu kez başka bir depoya gittik, bizim disiplin subaylığının altındaki. Oradaki eşyaları da yerleştirdikten sonra arka bahçedeki çardağa gidip biraz oturduk. Tam dinlenirken asteğmen gördü ve beni ofise çağırdı. Yapılması gereken ufak tefek işler vardı. İzne ayrılacağından arkasında iş bırakmak istemiyordu. Normal karşıladım ve ofise gittim.

Dışarıdan birinin sesi geliyordu. Bir arkadaş bana sesleniyormuş. Meğer tugay komutanımızı uğurlamaya gidecekmişiz. Ofisten hemen çıkıp aşağıya, silahları almaya gittik. Silahımı ve eldivenimi aldıktan sonra komutanı uğurladık ve dinlenmeye koğuşuma çekildim. Bir ara koridordan yüksek bir ses duydum. Birileri kavga ediyordu, hemen dışarı çıktım. Bizim kısa dönemlerle bir uzun dönem kavga ediyordu. Ortalık birkaç dakika sonra durgunlaştı. Basit bir olay yüzünden askerliği bitmesine üç beş günü kalanlar kavga ediyordu. Askerlik işte… Yemek yemek için bir arkadaşla merkez kantine gittim. Çok yorgundum, ona rağmen oraya kadar gittim. Tostçu arkadaş açık değildi. Kısa dönem grubundan iki arkadaşla karşılaştık ve onları gece tostçusuna gitmeye ikna ettik. Tostçuya gittikten sonra yanımda para olmadığını farkettim. İkişer tost söyledik arkadaşla ve ben hızlı adımlarla tekrar merkezi kantinin oraya gittim. Bankamatikler oradaydı. Gidip geldiğimde çok ama çok yorulmuştum. Ayaklarım resmen sızlıyordu. Tostumuzu yerken biraz da sohbet ettik. Fazla kalmadan kendi bölüklerimize geçtik. Arkadaş dinlenmek için koğuşuna gitti, ben de aşağıya, hazır kıtanın yanına gittim. Pek kimse yoktu, olanlar da televizyon izliyordu. Kitap okuyabilmek için pek uygun bir yer olmadığı için dışarıya çıktım. Fakat orada da uygun bir yer yoktu. En son aşağıya indim ve kafamı masaya koydum. Kafamı koyduğum gibi uyumuşum. Saat on bire doğru uyandım, çavuş olan arkadaş beni çağırıyordu. İstihbarat bölümündeki bir yüzbaşının yardıma ihtiyacı varmış. Çardakta oturan arkadaşlardan birini de yanımıza aldık ve yüzbaşının yanına gittik. Kolay bir işti ama uzun sürdü. Gece, on iki buçuğa kadar sürdü iş. Bittikten sonra arkadaşlar yemek yemek için yemekhaneye gittiler. Ben de yukarı çıkıp duş aldım. Yatağa yattığımda saat bire geliyordu. Sabah altıdan gece saat bire kadar o kadar amelelik iş yapmıştım ki ayaklarım isyan ediyordu. Gün zor geçti benim için. Hiç bu kadar yoğun olmamıştım ama alışsam iyi olur. Yoğun geçecek günler beni bekliyor.

Temmuz

7 Temmuz 2015

Dört – altı nöbetini yeni gelen arkadaşlardan biriyle tuttum. Zaman gayet hızlı bir biçimde geçti. Nöbetten sonra bölüğe gittik ve içtimaya katıldık. İçtimadan sonra disiplin subaylığına geçtim. Yapılması gereken bir kaç iş vardı, kahvemi içtikten sonra dosyaları teker teker inceledim. Yeni gelen erkan başkanı bizim bölüğü bir görmek istemiş. Bu yüzden bölük komutanı tarafından temizlik ültimatomu verildi. Yatakhane ve yazıhane tarafı, biz disiplin subaylığında işlerimizi yaparken temizlendi. Eğer yatakhaneyi gezmeye geliyorsa kesin bizim buraya da uğrar diye düşündükten sonra hemen çalıştığımız yerin giriş kısmını süpürmeye başladım. Süpürüp sildikten sonra ofise geri geçtim.

Öğleden sonra pek bir işimiz yoktu, öyle boş boş oturuyorduk. Bitirmeye çalıştığım John Green’in Kağıttan Kentler kitabının son sayfalarını okumaya başladım. Kitap hakkında biraz bilgi vereyim. İlk başlarda biraz karışık gidiyordu. Ortalara geldiğimde birkaç olay anlatılıyordu ve pek beni sarmadı. Son elli sayfada olaylar akıcı hale geldi, sonradan tekrar biraz normale sardı ama yine de idare ederdi. Kitabın bitmesine az sayfa kala erkan başkanı geldi. Yanında bölük komutanımız ve onun komutan takımı vardı. Asteğmenimiz kısık bir sesle tekmil verdi ama erkan başkanı pek oralı olmadı. Bunu görünce de ben de tekmil vermedim. Adam içeri girer girmez etrafa bakmaya başladı. Sol tarafımda duran, bardakların ve kettle’nın olduğu masaya yöneldi. Dışarı doğru sarkan prizi gördükten sonra “sizin için tehlike yaratıyor, bunu biraz yukarı aldıralım” dedi bölük komutanına ve bardakları koyduğumuz masa için de “bir tane de dolap getirelim buraya” dedi. Odanın diğer tarafını da inceledikten sonra çekip gitti. İzlenimlerim, 1. İnsan içeri girerken bir “merhaba gençler, nasılsınız?” diye sorar, 2. İnsan biraz güler, 3. Çekip giderken “kolay gelsin arkadaşlar” der. Bunların hiç biri yoktu. Yani insan merak ediyor, o makama gelene kadar bizim düşündüklerimizi onlar da düşünmedi mi? Empati yapmaya çalışıyorum, adam yumuşak davranırsa işlerini titiz bir biçimde yaptıramaz. Neyse, sert tipli biriymiş belli ki.

Elimdeki kitabın son kalan sayfalarını da okuduktan sonra aklıma, diğer kitapları bitirdikten sonra da düşündüğüm bir şey, eğer gelişmiş bir ülkede, mesela herkesin yaşamayı hayal ettiği Amerika gibi, doğmuş olsaydım ve çocukluğum gençliğim orada geçseydi nasıl biri olurdum?

İnsanlar farklı okyanuslara düşen yağmur damlaları gibidir. Hangi denize düşersen oranın bir parçası olursun. Başka bir yerin farklılığını tattığın anda, oranın bir parçası olmayı dilersin. Çünkü insan kendinde olmayana sahip olmak ister.

“Take me home.”

Temmuz

5 Temmuz 2015

Son bir haftadır canımı sıkan tek şey nöbetlerin artmış olması. İş konusunda bir sorunum yok ama nöbetlerin git gide artması beni endişelendirmeye başladı. Yazıcılardan bir tanesi yeni gelen kısa dönemlerden pek hoşlanmıyor. Nöbet listesini de o hazırlıyor. Acaba o yüzden mi bu kadar nöbet tutuyoruz diyorum. Gerçekten çok fazla nöbet tutmaya başladık. Mesela geçen gün, cumartesi günü, asıl hazır kıta ekibi çarşıya çıktığı için onların yerine yedek hazır kıta geçti ve sabah sekizden öğlen on ikiye kadar kamuflajları giymiş bir şekilde bekleyiş – bir hiç için – on ikide öğle yemeği, öğleden sonra kitap okuma, dörde kadar, dört altı arası nöbet, altıdan on ikiye kadar yine hazır kıta bekleyişi, gece dört altı arası nöbet… Yani bir insanın üzerine bu kadar gidilir.

Bir adaşım var benimle aynı dönem. Kendisi yazıhanede yazıcı olarak görev yapıyor. Çarşamba günü bir olay oldu. O günden sonra aramızdaki arkadaşlık ilişkisi biraz değişti. Olayı biraz anlatayım. Çarşamba günü, her zaman saat beşte asılan nöbet listesine bakmaya gittim. Listede adımın olmadığını görünce sevindim. Tam o sırada yanımda adaşım vardı. Bana dönüp “nasıl sana yazmazlar ya!” diye espri ile karışık bir çıkışta bulundu. İlk başta pek bir şey demedim, şaka yapıyor sandım. Daha sonra bir kaç kere daha söyledi bunu başka yerlerde başka zamanlarda. Akşam nöbete gitmeden önce, ayakkabısını giyerken bana “alınma ama yüzüne karşı da söylüyorum, ben bu durumu onlara soracam ha!” dedi gülerek. İlk başta şaka falan yapıyor hala diye düşündüm. Ama sonra devam ettirince ciddi olduğunu gördüm. Bir iki saat sonra odama, yatağıma yatmak için geldiğimde kendi yatağında – benim yatağımın üstünde –  yatıyordu. Tekrar aynı şeylerden bahsetti ve bu kez sert çıktım. “Senin yerinde ben olsaydım öyle yapmazdım” dedim. Sert tavrımı yapınca U dönüşü yaptı. Yanımızda sohbeti dinlemekten yana olan başka bir arkadaş da vardı. “Öyle bir şey yapmam, biliyorsun” dedi. “Belli olmaz” dedim. Diğer arkadaş da espri niyetine benim dediğimin aynısını söyledi ve odadan çekip gittim. Ertesi gün bir baktım, bana on iki – iki nöbeti yazmışlar ve kendisinin nöbeti yok. Buna sinirlendim. Tabi daha sonradan benim için böyle olmasının normal olduğunu biliyordum ama böyle düşünmüş olmasını kaldıramamıştım. Cuma günü de sabah iki – dört nöbeti tuttum. O gün de kendisinin nöbeti yoktu. İki gün üst üste nöbeti olmayınca ben kıllandım. Cumartesi günü hazır kıtadakiler çarşıya gidince yerine yedek hazır kıta geçti. Hazır kıtada toplamda yedi kişi olan kısa dönemlerin, yani bizlerin, dört tanesinin ismi vardı, fakat kendisinin ismi yoktu. Daha sonra kendi söyledi o listeyi kendisinin hazırladığını. Bunu duyunca daha da kıl oldum. Adam hazır kıtada yok, sadece bir öğle nöbeti var. Ben hem hazır kıtadayım, hem de bir nöbetim var. Neyse, olabilir öyle dedim. Kantinde hazır bir halde otururken yanımıza gelmiş espri ile karışık “sana söylemiştim oğlum bunu gidip konuşacam diye” dedi ve lafı yine uzattı. Bu kez tamam dedim kendi kendime. Bu çocuk kaşınıyor. Saat dört gibi nöbete gidip geldikten sonra yeni asılan nöbet listesine bakmaya giderken o da oradaydı. Bana yine pişkin pişkin “sana sabah dört – altı nöbet yazmışlar” dedi. Umursamayıp yukarıya çıktım. Ama nasıl sinirliyim. Bu kadarı da olmaz yani. Sen bu kadar mı arkadaş düşmanısın. Adam benim nöbet tutmamdan zevk alıyor sanki. O derece bir zevk değil ama en azından hoşuna gidiyor yani. Ne diyeyim? Akşam yemeğine girmeden önce arkadaşla yemekhanenin önünde otururken yanımıza geldi nizamiyedeki (bizle aynı koğuşta yatan diğer arkadaşım) arkadaşla birlikte. Yine aynı muhabbeti yapmaya çalışıyorken “çok konuşuyorsun” dedim ve o anda sustu. Bir daha da konuşmadı. Anladı heralde çok konuştuğunu, muhabbeti sululaştırdığını.

Ne insanlar var şu dünyada.

Haziran

28 Haziran 2015

Sadece hafta sonu yazabiliyorum. İnternete girememek artık bir ızdırap gibi gelmiyor. Telefonsuz olmak şimdilik psikolojik bir sorun yaratmıyor. Nöbetlere son hız devam ediyorum. Günde en az bir kez iki saatlik nöbetimi tutuyorum. Gece tutulan nöbetlerde iki kişi bulunuyor. Gece nöbetlerinde iyi birine rastlarsam muhabbet ede ede geçiyor zaman ama muhabbet edecek insan olmayınca zor geçiyor.

Bu hafta atışlara gittik. Önce yatakhanenin altında bulunan cephanelikten silah aldık. Silahlar üzerimize zimmetlendikten sonra eğitime gittik. Silahlı yanaşık düzen hareketleri falan gösterdiler. Öğleden sonra gideceğimiz atışlarla ilgili bilgi verdiler. Tekrar yatakhanenin olduğu yere geldik. Komutan cephanelikten mat ve hedef tahtaları getirtip ilk denemeleri orada yaptık. Tabi kurşun olmadan. Birkaç kere deneme yaptıktan sonra birkaç kere ara verdik ve sonunda yemeğe geçtik. Yemekten hemen sonra bir içtima yapıldı ve poligona gitmek için araçlara bindik. Poligon alanı epey bir uzaktaydı, nereye geldiğimizden pek de haberim yok gibiydi. Tek farkedebildiğim şey, dağa doğru çıkıyor olmamızdı. Araç sonunda bir yerde durdu. Sol tarafımızda yan yana rakamların sıralandığı, düz bir arazi vardı. Diğerlerinden sonra geldiğimiz için amelelik işler çoktan yapılmıştı. Komutan listedeki sıraya göre bizi sıraya geçirdi. İkinci grupta ve yedinci numaradaydım. Biraz tedirgindim açıkçası, çünkü poligona gelmeden önce silahın atması, geriye sıçraması gibi şeylerden bahsediyorlardı. İlk grup yerine geçti ve atışa hazırlandı. Komutan teker teker emirleri verdi. En son atış serbest komutunu verdi ve sıkmaya başladılar. İlk başlarda biraz korktum, ne yalan söyleyeyim. Ne kadar yüksek ses çıkacağını bilmediğimden dolayı. Ama sonraki atışlarda alıştım. 25 metrede ilk önce 3 atış yaptırdılar. Daha sonra hedef tahtalarının yanına götürüp beklettirdiler. Komutan tek tek kağıtta (atış tahtasındaki kağıt) nereye ateş ettiklerine baktı. Ayarlama yaptırdıktan sonra tekrar atış yaptırdı. Birinci grubun atışlarından sonra sıra benim olduğum gruba geldi. Yerlerimizi aldık. Şarjörler verildi. Atış emri verildikten sonra solumdaki arkadaş ilk atışını yaptı. O anda sanki yüz metre ileride ses bombası patlamış gibi kulağıma tiz bir ses geldi. Şarjörü tam takamadığımdan ilk atışı yapamadım. Komutan geldi kontrol etti. Hedefime baktım, derin bir nefes aldım. Biraz daha bekledim ve yavaşça tetik düşürdüm. Birden bir ses duydum. PAT! İlk atışımı yapmıştım. Öyle beklediğim gibi zor değildi. İkinci ve üçüncü atışımı da yaptıktan sonra komutanın emriyle hedef tahtalarının yanına geldik. Mermiler kağıdın üzerinde alakasız noktalara gitmişti. Bu, silahın ayarının düzgün olmadığını gösteriyordu. Komutan geldi ve ayarı yaptı. Daha sonra tekrar geçip üç el daha ateş ettik. Tekrar kağıtların başına geçip atış noktalarımıza baktık. Bu kez düz bir sırada gitmişti. Silahlarımızı alıp en arkaya geçtik. Üçüncü grup da atışını yaptıktan sonra bu kez 200 metreye atış yapmak için yerlerimizi aldık. Yere yattığımda komutana iyi bir atış yapabilmek için sol elimizin silahın neresinde olması gerektiğini sordum. Sarjörü kum torbasına yaslamamı önerdi. Yaslayıp bir de öyle ateş ettim. Bu kez atışlarım daha düzgün gitti, 200 metre olmasına rağmen. Zaten hedefi tutturmak zordu o mesafeden. En son 50 metrede atış yaptık. Normalde gece atmamız gerekirken gündüz yaptık bu atışı. Altı atışı 25 metre için, 3 atışı 200 metre için, 2 atışı da 50 metre için yaptık. En sonda etraftaki mermileri topladık ve araçlara bindik. Kaçta kaç yaptığımızı komutan söylemedi. Zaten formalite icabı olduğunu, gece yapılması gereken atışların gündüz yapılmasından anlamıştık. Araçlara bindikten sonra yatakhane bölgesine gittik. Silahlarımızı verdik ve dağıldık.

Atışları yaptıktan sonra bize 2 nolu nizamiyenin de nöbetini vermeye başladılar. Normalde sadece 1 nolu nizamiyelerde silahsız nöbet tutuyorduk ki bu da bizden öncekilerin bizden daha fazla nöbet tutmalarını gerektiriyordu. Atış yaptıktan sonra artık biz de ikinci nizamiyede nöbet tutabilirdik. Atıştan geldikten sonra zaten kıdemlilerin yüzü gülüyordu daha az nöbet tutacaklarından dolayı. O gün nöbetlerimiz önceki gibi oldu ama sonraki gün değişti. Gündüz çalıştığım için sadece gece nöbeti aldım. Bir kaç arkadaşa ikişer nöbet gelmiş, görevlerinden dolayı. Bu hafta nöbet açısından kolay geçti diyebilirim. Aslında benim için tek sıkıntı şu çelik yelek olayı. Çelik yelek 7, silah 4.25, kompozit başlık 1 kilogram olunca kafadan 10 kiloyu iki saat boyunca taşımak zorunda kalıyorsun. Bu da büyük bir sıkıntı. Gerçi sadece iki nolu nizamiyede giyilen çelik yeleği nöbetçiler çıkarıyorlarmış ve komutanlar da bir şey demiyormuş. Eğer bana da gelirse iki nolu nizamiye nöbeti, ben de çıkaracam. Silah taşırken bile sırtım ağrıyor zaten. Üstüne bir de çelik yeleği giyemem.

Koğuştaki arkadaşlarla aram daha iyi olmaya başladı. Önceden pek tanımadığım insanlarla bile aram iyi şu aralar. Şu aralar iyiyim işte. Ramazan bayramı yavaş yavaş yaklaşıyor. Bölükten yaklaşık 25 kişi ayrılacak, onların işleri de bize düşecek. Zor günler bizi bekliyor gibi. Bayramdan sekiz gün önce yanında çalıştığım asteğmen de gidecek ve o on günlük zaman zarfında bütün iş bana binecek. Gelen evrak işlerini benim halletmem gerekecek. Bakalım üstesinden kalkabilecek miyim.

Kitap okumayı sürdürüyorum. Geçen hafta çarşıdan Fransızca dilbilgisi kitabı ve sözlük almıştım o kadar para verip. Bu hafta yavaştan çalışmaya başladım. Bu Fransızca’nın peşini bırakmayacağım (inşallah!). Zaman buldukça çalışmaya çalışıyorum.

Şu aralar diğer kısa dönem arkadaşlarla pek görüşemiyorum, zaman bulamadığım için. Bazen de izin alamadığım için gidemiyorum. Her iki saatte bir içtima alıyor gibiler. Bazı komutanlar altıdan sonraki vakitlerde kafasına göre bir saat verip o zaman içtima alıyorlar. Eğer dışarıdaysan ve o arada içtimanın olduğunu bilmiyorsan tutanak yediğinin farkında olmuyorsun. Bir keresinde az kalsın tutanak yiyordum. İşte sırf bu yüzden beşte işimiz bitse bile yatakhanenin etrafında oluyoruz, içtimayı geç alsalar bile.

Dün, bölüktekilerin yarısı çarşıya çıktığı için hazır kıtaya biz kaldık. Hazır kıta, AMK’nın (Acil Müdahale Komutası) bir olaya müdahaleye gittiği zaman yerine geçen bir grup. Adı üstünde, hazır olması gerekiyor. Bu grupta olanların kıyafetlerini giymiş, silahlarını almış kantinde hazır bir halde bulunması gerekiyor. Ben de hazır kıtada olduğumu bir önceki gün öğrendim. Sabahtan öğlene kadar kantinde oturup televizyon izledik. Saat iki olduğunda nöbete gittim. Geri döndüğümde kimse yoktu. Herkes uyumak için koğuşlara dağılmıştı. Yemek yemediğim için birilerine haber verip merkezi kantine gittim. İki tost yeyip oradaki kısa dönem arkadaşlarımla sohbet ettikten sonra geri döndüm. Yatağıma yatıp aldığım gazeteyi biraz okudum ve bir müddet sonra uyuyakaldım. Uyandıktan sonra botlarımı giyip tekrar aşağıya indim. Bir saat kadar oturduktan sonra yemeğe geçtim. Yediden sonra da hazır kıtalığa devam ettim. Orada boş boşuna oturup televizyon izlemektense kitap okurum dedim ve yukarıya çıkıp romanımı aldım. Uzun bir süre kitabımı okudum ve saat 10:30 gibi bizden bir kişinin çalıştığı gece tostçusuna gittik. Tostumuzu yerken oraya gelen diğer arkadaşlarla sohbet ettik. Çok fazla kalmadan geri döndük ve televizyon izlemeye başladık. Saat 23:30 gibi silahlarımızı silahlığa verip yukarıya koğuşlarımıza dağıldık.

Bu gün için anlatabileceklerim bu kadar. Diğer haftadan farklı olan tek şey atışa gitmemiz oldu. Bakalım önümüzdeki hafta ne gibi şeyler beni bekliyor.

Haziran

21 Haziran 2015

Bu hafta karargah bölüğündeki işim belli oldu. Disiplin Subaylığı’ndaki asteğmene yardımcı olarak çalışıyorum artık. Şanslı sayılırım, asteğmen çok iyi biri. İşi bana öğretebilmek için elinden geleni yapıyor. Sorduğum sorulara sıkılmadan cevap veriyor. Tek bir sorun var şimdilik, o da gelecek olan disiplin subayının nasıl biri olduğu. Asteğmenin dediğine göre gelecek olan kişi iyi biriymiş ama buraya geldikten sonraki tutumu nasıl olur bilmiyorum.

Nöbetlerimiz başladı. İlk nöbetimi cuma günü yaptım. Bu hafta yine yatarız diye düşünüyordum ta ki biri çıkıp “Yarım saat sonra nöbetin var” diyene kadar. Acemiyken nöbetleri dert etmiyordum ama son iki gün tuttuğum nöbetlerden sonra nöbetlerin dedikleri kadar sıkıntı bir şey olduğunu anladım. Hizmet bölüğüne geçseydim nasıl olurdu demeden geçemiyorum. Hizmete geçen arkadaşların hem nöbet sayıları az hem de nöbet tuttukları yerler iyi. Biz iki kritik yerde nöbet tutarken onlar benzinlikte ve merkezi kafeteryada sivil bir halde tutuyorlar. Gerçi benzinlikte silahla bekliyorlar. En azından nöbet sayıları az. Neyse yapacak bir şey yok. Kaldığımız koğuşlar rahat, duş saatleri esnek, çamaşır makinesi var, içtimalar kolay alınıyor… Bunları düşünecek olursak tuttuğumuz nöbetler değer diye düşünüyorum şimdilik. Bakalım ilerde neler diyeceğim bu nöbetler hakkında.

Bu hafta yeğenim doğdu 😀 Çok ilginç bir duygu aslında. O ikinci dayılık hissini nedenini açıklayamayacağım bir şekilde yaşayamıyorum. Deliler gibi mutlu olmam lazım aslında ama mutlu olamıyorum. Sanki sadece İpek varmış gibi geliyor bana. Askerdeyken her şey biraz daha yapay, duygularım bile. İnsanları özleyemiyorum, annem babam olsa dahi. Komutanların dediği tabirler “mala bağladım”.

Arkadaşlarla şuan internet kafede takılıyoruz. Haftasonu Erzincan’da yapabileceğin pek bir şey yok. İki tane cadde ve cadde üzerindeki esnaftan başka bir şey yok. Bu sabah içtimadan sonra nizamiyenin önündeki taksilerden birine atladık. Ana caddelerden birinde indik. Kahvaltıyı dışarıda yaparız güzel bir şekilde diye düşündük nizamiyeden çıkmadan önce. İlk olarak kahvaltı yapabileceğimiz bir yer aradık. Pazar günü ve ramazan ayında olmamız nedeniyle her yer kapalıydı. Uzun bir süre yürüdükten sonra pidecinin birine girdik. Erzincan’ın kır pidesi meşhurmuş, yiyelim dedik ama adamlar yarım saat sonra hazır olur anca deyince atıştırmalık bir şey yeyip çıktık. Caddenin yukarısına doğru yürürken üst devrelerden üç arkadaşla karşılaştık. Onlarda bir beş dakika yürüdükten sonra tertip arkadaşlardan ikisiyle karşılaştık. Sevinmiştim çünkü iki kişiyle pek iyi geçmiyordu çarşı izni. Ne kadar çok olursan o kadar eğlenceli oluyor. Kişi sayısı arttıkça sohbet edilecek konu sayısı da artıyor.

Bu hafta nöbetlerden dolayı biraz zor geçeceğe benziyor. Napacam bilmiyorum.

Bölükte garip garip şeyler oluyor. Bir tanesini anlatayım. İngilizce çalıştırdığım bir uzman çavuş var. Açıköğretimden İngilizce sınavlarına giriyor. Adam kaç kere geçememiş sınavı. Biz bölüğe gelir gelmez içtimada “İngilizce bilen biri var mı?” diye sormuş. Bizimkiler de beni söylemişler. Ben içtimaya gelir gelmez adam beni sormuş. O günden itibaren bir kaç kere uzmanı subayı ders çalıştırdım. Tam ders çalıştırmak denemez, sadece çıkmış sorulara baktık. Bazen gece 12:30’a kadar çalışıyorduk nöbetçi olduğu sıralar. Benim için zor oluyordu biraz ama pek de sorun etmiyordum. Neyse, en son odasına gittiğimde içeride bizim nöbetçi başçavuş da vardı. Adem uzman geç otur şöyle hoca dedi, ben de yanındaki sandalyeye oturdum. İkisi konuşmaya devam etti. Akşam saat dokuzda yat içtiması alınıyordu. Başçavuş da nöbetçi olduğundan Adem uzman “bu arkadaş bana iki saatliğine lazım, nöbetten düş sana zahmet” dedi. Başçavuş da tamam dedi. Konuşmaya devam ettiler, biraz siyaset konuştuktan sonra sohbeti bitirdiler ve başçavuş içtima almaya gitti. Biz de ders çalışmaya başladık. Yarım saat geçtikten sonra bir telefon geldi. Arayan başçavuştu. Adem Uzman konuştu ve bana dönüp “az kalsın firar ettiğini düşüneceklermiş” dedi. Ben de güldüm ve bir şey demedim. İki üç saat çalıştıktan sonra koğuşa gittim. Elbiselerimi değiştirdim ve yatağıma yatıp uyudum. Sabah kalktığımda arkadaşların çoğu bana önceki gece nerede olduğumu sordu. Ben de Adem uzmanın yanında olduğumu ve başçavuşun da bunu bildiğini söyledim. Arkadaşları beni aramaları için iki kilometre ötedeki merkez kantine bile göndermişler. Hizmetteki arkadaşları aramışlar, sormuşlar. O derece, herkes beni aramış. Hani başçavuşa söylememiş olsam hadi neyse de adam yanı başımızdaydı, nasıl unutabilir. Bir de o adama uyanık diyorlar. Bilerek mi öyle yaptı anlamadım. Kalmış şurada 130 günüm askerden mi kaçacam? Bunu düşünebilecek kadar garipler sanırım. Daha geçen gün buna benzer bir olay yaşandı. Akşam 8-10 nöbetine gittim. Nöbette olduğumu koğuştaki pek samimi olmadığım arkadaşlar biliyordu. Zaten nöbet kağıdında da yazıyor. Yat yoklamasında beni aramışlar. İnsan yoklama almadan önce nöbetçi listesine bir bakar. Onu bile düşünemiyorlar o kadar süre burada kalmışlar. Bizim üzerimizde oynuyorlar gibi geliyor. Bugün birlikte çarşıya çıktığım arkadaşa da aynı şeyi yaptılar. Bazen bu tip durumları önceden sezebiliyorum. İleriki zamanlarda anlaşılacak ne olup bittiği.

Şu aralar yanımda getirdiğim müzik çaları ani bir arama sonucu nasıl saklarım diye düşünüyorum. Keşke getirmeseydim diyorum ama bazen canım sıkılıyor ve müzikle sakinleşiyorum. Zaten boş durduğum zamanlar içimden şarkı söylüyorum. Genelde nöbetteyken vakit geçsin diye yapıyorum bunu. Çok saçma geliyor. Hani telefon olsa hadi neyse de müzik çaları da yasaklamış olmaları gerçekten garip. Herkesin elinde cep telefonu gezerken ve bunu da bütün komutanlar biliyorken neden ani arama yapıyorlar anlamış değilim. Mantığın olmadığı yer diyorlar ya, harbiden öyle. Mantığım “M”si bile yok. Bize nöbet yerlerine giderken silah ve mühimmat veriyorlar herhangi bir şey olur diye. Lan bir olay olsa bir aylık asker ne yapabilir ki? Adam arabayla karşımızdan hızla gelse ve ateş etse napacaz biz? Yapabildiğimiz ilk iş zaten bir yerlere saklanmak olur. Adam akıllı eğitim almamış insanları kilit noktalara koymaları harbiden mantıksız. Bu noktalara uzman çavuşları ya da özel yetiştirilmiş paralı askerleri yerleştirmeleri gerek. Haberlerde gördüğümüz o asker ölümleri harbiden gereksiz yere yapılan hatalar yüzünden gerçekleşiyor.

Çocuğum olursa ve bedelli askerlik olayı devam ederse parası neyse verecem gitmesin askere maskere. Mantığın olmadığı bir yere ben ve benim çocuğumun işi olamaz. En verimli olduğum zamanı askerde gereksiz işler yaparak harcamam vatan için bir kazanç değil, tam tersi, bir kayıp. Burada altı ay boş vakit harcayacağıma, çalışır, ülkeme vergi öderim daha iyi.

Haziran

14 Haziran 2015

Yazmak istediğim çok fazla şey var, yazacak zaman yok. Askerlik nasıl bir şey, şöyle anlatayim. Askerlik demek güneşin altında komutanlar gelene kadar gereksiz yere beklemek demek. Bir kişinin yaptığı hatanın cezasını herkesin çekmesi demek. Okumamış cahil insanlardan emir almak, onların egolarına karşı boyun eğmek demek. Şuan için aklıma bu tanımlar geliyor ama daha da artırılabilir bunlar. Hayatımda görmediğim kadar israfın yapıldığı bir yer askeriye. Rütbelilerin bir üstlerinin kıçından ayrılmadığı, onları tatmin etmek için ellerinden geleni yaptığı bir yer. Cahilliğin sınır tanımadığı, mantık kelimesinin yerinin olmadığı bir yer. En çok söylenen kelimeler “sabır” ve “siktir et”.

Yaklaşık otuz gün acemilik yaptık. Arkadaş ortamımız gayet iyiydi, üniversite mezunlarını (kısa dönemlileri) aynı koğuşa vermişlerdi, bizim için yapılmış olan en büyük iyilik gibiydi bu. Eğer başka bir yerde ayrı ayrı acemilik yapıyor olsaydık şuan eminim hem askeriden hem de ülkemden nefret ediyor olurdum.

Acemiyken hem rahattık hem de huzursuz. Bütün kısa dönemlerin aynı yerde olması içimizi ferahlatan tek şeydi. Aynı kafa yapısına sahip insanların bir arada olması kadar güzel olan başka bir şey olamaz askeriyede. Devamlı bir şeyler yaptırmaya çalışan komutanlar vardı. Askerin, bir dakika bile boş bıraktığında birbirini *****  insanlar olduğunu düşünüyorlardı. Belki haklılardı belki de değil.

Çok yoruluyorduk. Her dakika bir şeyleri yapmamız için uyarıyorlardı. Yapılacak hiçbir şey olmadığında güneşin altında oturtuyorlardı. Güneşin altında oturmak ya da boşu boşuna ayakta beklemek bizim için dinlenmek sayılıyordu.

Akşam altıdan sonra da dinlenmek yok gibiydi. Altıda içtima alınıyor, yemeğe geçiliyordu. Yemeği yedikten sonra girişten spor ayakkabısını ve terliği alıp yukarıya çıkıyordum. Eğer sonlara kalırsan terlik bulamazsın. Spor ayakkabının da çalınma ihtimali var. Zaten botunu ve spor ayakkabısını kilitliyorsun. Buraya gelmeden önce bunun bir saçmalık olduğunu düşünüyordum ama daha sonradan bunun bir gereklilik olduğunu anladım. Her türlü insanın olması insanı bu tip tedbirleri almasına neden oluyor. Kilitli botları ve ayakkabıları çalan insanlar bile oluyordu. Burada “çalma” yok, “yer değiştirme” var. O derece garip bir yer.

Sürünme olayları hiçbir zaman unutulmaz. Bir gün akşam eğitimi yapıldı. Ortam karanlık olduğunda askerin yapması ve yapmaması gereken şeyleri öğretmek için bizi iki kilometre uzaklıktaki eğitim alanımıza götürdüler. Hava epey bir bozuktu, rüzgar sert esiyordu. Kuzeydeki dağların üzerinde kapkara bulutlar yağmur bırakmak için toplanmıştı. Eğitimin bitimine doğru, saat sekiz gibi, rüzgarın şiddeti arttı. Komutan bizi yemekhane/yatakhane bölgesine götürmesi için üst devrelerden birini görevlendirdi. Eğitim alanına gelmeden önce komutan üst devrelere kızmıştı, sırf bu yüzden üst dönemler de hırslarını bizden çıkartmışlardı eğitim alanına gelirken. Aşağı inerken yağmur yağmaya başladı. Bir müddet sonra şiddeti arttı. Yetkiyi alan arkadaş, kol kola girmemizi ve hafif tempoda koşmamızı söyledi. Kol kola girdik ve aşağıya doğru koşmaya başladık. Uzun dönemlerden bir kaç kişi yağmurda bağırmaya başlayınca bizi durdurdular ve çök dediler. Yağmur şiddetli yağıyordu, buna rağmen çöktük ve devam demesini bekledik. O kadar çok konuşuyorlardı ki üst devrelerden biri çıkıp “keplerinizi çıkartın” dedi. Çıkardık ama çok sinirliydik. Bir ara tansiyon yükseldi, kavga çıkacak gibi oldu. Bizlerden biri bir söz söyledi ve üstlerden biri de bunu kendi üstüne alındı. Ortam daha da karıştı. Yolumuza devam ettik, yemekhanenin önündeki alanda komutanı bekledik. Yağmur dinmişti fakat rüzgar devam ediyordu. Deli gibi esiyordu. Islanmıştık ve üstüne bir de rüzgar yiyorduk. Kıdemliler, aşağıya inerken kendilerinden birine küfrettiğini düşündükleri arkadaşımızı yanlarına çağırdı ve birden saldırdılar. Birden kıyamet koptu. Kısa sürede sakinleştik ama içimizdeki nefret daha da büyümüştü. Aralarında en nefret ettiğimiz egoist aptal bize “yarın sabah kalk saati dört, sizle daha görüşecez” dedi. Komutan geldi ve sağa dönmemizi emretti. Sağa döndük dönmesine de bu kez resmen sırtımızı rüzgara dönmüş olduk. “Tamam, yarın hastayız” dedim içimden. Zaten ateşim vardı bu da tam oldu. İki saat konuştuktan sonra kalk saatinin altı olduğunu söyledikten sonra Osman mort oldu. Nasıl rahatlamıştık ama o mort oldu diye. Zaten bizi kaldıramazdı o saatte, artistlik yapıyordu aptal ama işte egoist, kendini bir şey zannediyor. Halbuki tostçu, öyle emir verme yetki de yok. Kendi tertipleri bile sevmiyor. Neyine güveniyorsa… Komutan gittikten sonra kıdemlilerden aklı başında olanlarla konuştuk. Gayet sakin bir konuşmaydı. Aklı başında olan iki kişiyle konuşmuştuk, bizi anladıklarını söylediler. Konuşmadan sonra koğuşlara dağıldık. Bu, olaylardan sadece bir tanesi. Buna benzer birkaç olay daha var.

Askerlik böyle günlük hayatta bir baltaya sap olamamış insanların egolarını tatmin etmekle geçiyor. Eğitimli, aklı başında insan bulmanız çok zor. Nerede işsiz var, hepsi askere gelmiş para kazanmak için. Anlatacaklarım şimdilik bu kadar.